Sıradaki klip kime gelsin?

Siz şimdi yatağınıza uzanmış mışıl mışıl uyuyorsunuz ya, çok uzaklarda, fotoğraflarını gördüğünüzde bile irkildiğiniz coğrafyalarda, gözler açık, eller tetikte, gururlu, korkusuz, vatanını bekleyen, yani sizin rahat uyumanızı sağlayan gencecik insanlar var.

Biz o gençleri sadece televizyon kanallarında “son dakika”larda; “hain saldırı” anonslarında, bir de Türk Bayrağı’na sarılı tabutlarını gösteren haberlerde görüyoruz, hatırlıyoruz.

Oysa hayatın dip notlarında dolaşır hikayeleri. Yüzümüze çarpar durur da görmeyiz, göremeyiz, fark etmeyiz ya da, işimize gelmez.

O gençlerin özlemleri var, aşkları var, sevdaları var, kimseye anlatamadıkları kim bilir ne dertleri var.

Kiminin terhisine 10 gün kalmış, kimi yeni evli, hepsi farklı duygular içinde, kimi komşu kızını görür rüyasında, kimi yeni doğmuş bebeğini koklayamadan gelmiş asker ocağına.

***

Mesela daha şimdi, siz uyurken, müzik kanalında bir alt yazı geçti;

“İstanbul’dan Yasin – Sıradaki klip tüm Mehmetçiklerimize gelsin”

Peşinden bir alt yazı daha;

“Sıradaki klip Bingöl Güzeldere Karakolu’ndan Çorumlu Mayın Dedektörcüsü  Hasan ve Biksici Mustafa için gelsin”

Siz uyuyorsunuz, müzik kanalında alt yazı şeridi uzadıkça uzuyor;

“Sıradaki klip Hakkari Otluca’dan Cafer için gelsin.”

Siz uyuyorsunuz bir alt yazı daha;

“Diyarbakır Dicle Jandarma Karakokulu’ndan Çorumlu Aşçı Ali – Sıradaki klip bütün aşçılara gelsin.”

Siz uyurken, O sevdiği kız belki görür diye SMS atmış;

“Birinci Ana Jet Üssü’nden Orhan – Tüm Türkiye duysun, Hayriye seni çok seviyorum.”

Müzik kanalı 24 saat yayında;

“Cevap yazarsan göremeyebilirim. Sıradaki klip tüm sevdiklerimize gelsin.”

Siz uyurken, O sevdiği kızı uyandırıyor usulca;

“Miniciğim günaydın…”

Siz uyurken, müzik kanalında bir alt yazı geçiyor;

“Tüm klipleri hayatımın anlamı biricik anneme armağan ediyorum”

Siz uyurken, müzik kanalında bir alt yazı daha;

“Şafak 20… Kavuşacağız”

Siz mışıl mışıl uyurken, müzik kanalında bir alt yazı geçiyor;

“Mardin’den Hazal – Biz insanlar neden bu kadar tuhaf varlıklarız, yalanlarda gerçeği ararız…”

Siz uyurken, müzik kanalında peş peşe alt yazılar geçiyor;

Filanca Sınır Karakolu’ndan, Şemdinli Dağ ve Komando Taburu’ndan, Kayseri 2. Hava İndirme’den, Cudi’den, Bolu Dağ Komando’dan, Sivas Zara’dan, Dağlıca’dan, Tunceli’den, Hudut Tugay Komutanlığı’ndan, Hakkari Yüksekova’dan…

Ve siz hala uyuyorsunuz… Müzik kanalında alt yazılar geçmeye devam ediyor…

 

 

Dipnot: bir müzik kanalında yayınlanan SMS mesajlarından esinlendim.

Yavaş yavaş ölmeyin!

Yavaş yavaş ölürler seyahat etmeyenler…

Yavaş yavaş ölürler okumayanlar; müzik dinlemeyenler, vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler alışkanlıklarına esir olanlar; her gün aynı yolu yürüyenler.

Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler…

Elbiselerinin rengini değiştirmeyi bile göze alamayanlar veya bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler, ihtiraslardan ve mücadelenin verdiği heyecandan kaçınanlar.

Aşkta veya işte bedbaht olup istikamet değiştirmeyenler.

Hayallerini gerçekleştirmek için riske girmeyenler…

Hayatlarında bir defa bile mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmayanlar yavaş yavaş ölürler.

Şimdi yaşayın, hemen harekete geçin, kendinizi yavaş yavaş ölüme teslim etmeyin.

(1971 Nobel Ödülü sahibi Pablo Neruda’nın tavsiyeleri)

Yavru balık yakalandığında…

Balıkçıların kendi aralarında konuştukları garip bir lisanları var. Örneğin balık ağlarını tamir eden kişiye “Merhamet” adını takmışlar.

Kaleiçi’nde bizi balığa götüren Recep Kaptan’a sordum; “Neden balık ağı tamircisi değil de Merhamet?”

Tam yanıtını vermedi ama şöyle izah etti: “Artık balık ağlarını tamir eden o kadar az kişi kaldı ki. Üstelik parayla yapmazlar bu işi. Bir nevi keyfine kalmıştır. Canı isterse oturur tamir eder, keyifsizse öldürsen bakmaz yüzüne. O yüzden biz bu kişilere Merhamet diyoruz.”

 

Balıkçıların dinlemeye doyamadığınız hikayeleri vardır.

 

Yüzlerce defa balığa çıkarsınız, her seferinde farklı bir hikaye anlatırlar.

Çok balıkçı tanıdım. 

Yakaladıkları balıkları satarak karınlarını zor doyuran, hafta sonları yorgun ve uykulu gözlerle balığa çıkardıkları “Keyifçi”lerin verdiği üç beş kuruşla mazot parasını denkleştiren, kocaman yürekli balıkçılar tanıdım.

 

Balıkçılar “Merhamet”li adamlardır.

Yazımıza konu olan kötü adamlara “balıkçı” demek, bu güzel insanlara hakaret olur. Denizi kurutan, balık neslini katleden çirkin adamlar asla balıkçı olamazlar.

 

 

Greenpeace’ten Kıyı Balıkçısı Kenan Kedikli” imzasıyla bir mektup düştü posta kutuma. Serde amatör balıkçılık var. Hepsi bir yana, “denizsiz yaşayamam” sözünü yaşam felsefem haline getirmişim. Uzak duramam hiç Antalya’dan, Konyaaltı’ndan, Lara’dan. Belki de bu yüzden tam da yüreğime dokundu bu mektup.

Rahmetli Babamla balığa gitmedim hiç ama büyüklerimden öğrenmiştim “küçük bir balık yakalandığında öpüp denize geri bırakmayı” .

Ege ve Efe ile zaman zaman kıyıda balık yakalarken, tuttuğumuz küçük balıkları çoğu kez öpüp denize geri bırakmıştım onların şaşkın bakışları arasında.

 

İşte bu yüzden “Kıyı Balıkçısı”nın mektubunu dostlarla paylaşmak istedim;

Yavru balık yakalandığında “öpmeden salma denize” derdi babalarımız.
Öperek salardık denize, kırlangıç, kalkan, pisi ve onlarca balığın yavrusu, heyecanla bakardık arkalarından, huzurlu ve saygılı.
Deniz işyerimizdi, balıklar ekmeğimiz. Zengin olamazdık belki ama aç da kalmazdık. Onlar beslenebiliyorsa, onlar üreyebiliyorsa, onların yavruları hayatta kalıp yaşamını devam ettirebiliyorsa, biz de varlığımızı devam ettirebiliyorduk. Kaderimiz kaderleri idi, kaderleri kaderimiz.

Önce uskumruyu kaybettik, sonra kılıçları. Denizin kuru fasulyesi derdik istavrite, artık yok olmak üzere. Ağustos ayında başlardık lüfer tutmaya, gazlı lüks lambalarının ışığında, Ocak’ta, Şubat’ta kofanalarla dolardı livarlarımız. Orkinoslar koparırdı oltalarımızı, kızmazdık onlara. Saygı ve hayranlıkla seyrederdik kendilerini sudan fırlatışlarını. Büyüklerimiz zıpkın vurmazdı küçük kılıçlara. Palamut, kalkan, uskumru fakir balığıydı çocukluğumuzda. O kadar bol ve ucuzdular ki, sofralar şenlenirdi göç başladığında.

Balık yok oldukça, balıkçı köylerimiz, kasabalarımız da yok olmaya başladı. Bizler yok olmaya başladık, sessiz çaresiz. Biz küçük kıyı balıkçıları olarak bundan sonra sessiz kalmayacağız. Balıklarımızı da kendimizi de kurtarmak, çocuklarımıza, balıklarla dolu denizleri ve mesleğimizi miras bırakmak istiyoruz. Bu amaca birlikte yürür, sesimizi birlikte çıkarırsak ulaşabiliriz. Yavru balıkları kurtarmak küçük kıyı balıkçısını kurtarmak demektir.

Greenpeace’in yürüttüğü kampanyayı sadece balık stoklarını değil, küçük kıyı balıkçılarını da kurtarmak için bir adım olarak görüyor ve destekliyorum.

Bu çığlığa ses vermenizi ve kampanyaya destek olmanızı istiyorum.

Sevgiler.”

 

http://www.kacsantim.org/?utm_source=Newsletter&utm_medium=Text&utm_term=09-45&utm_content=09-01-2012&utm_campaign=Denizler

 

Hamdolsun verdiğin nimetlere, Akdeniz’e, yeşile, aşka

 

 

 

 

 

 

Dua eder misiniz?

Ne zaman dua etsem ya da Tanrı’dan kendim, ailem, insanlık için bir şey istesem, her akşam yatmadan önce mutlaka birkaç sure okuyan, çocukken bu sureleri bana da öğreten – öğrendiğim her sure için harçlık veren – Rahmetli Ömer Dedem aklıma gelir.

Dua etmek bir ibadet midir, yoksa ruhumuza iyi gelen bir eylem biçimimi?

Özellikle sosyal medyada Cumaları ya da Kandil günleri atılan binlerce iyi niyetli mesaj ve dua var.

İyi dilek ve temenniler için kimseyi sorgulayacak, sınavdan geçirecek, samimiyet testine tutacak değilim elbet.

Sadece merak ediyorum;

Hamdolsun verdiğin nimetlere, Akdeniz’e, yeşile, aşka..” diye başlayan bir dua ettiniz mi hiç?

Dua ederken bile bencil miyiz yoksa.

  orhancakmurYayın tarihi Kategoriler Not DefterimEtiketler , , Hamdolsun verdiğin nimetlere, Akdeniz’e, yeşile, aşka için bir yorum yapın

Kaç sezon finali sığar ki bir ömre?

 

 

 

 

 

 

 

 

–        Siz hangi edebiyat uyarlamasındansınız? Ben sizi Araba Sevdası’ndan hatırlıyorum.

–        O daha çekilmedi mi?

–        Siz Gossip Girl dizisinde Bihter’in ablası olan kız değil misiniz?

–        Pardon karıştırdım mı? Benim favori dizim Maymunlar Cehennemi de!

 

Ne çok fragman dönüyor hayatın dipnotlarında dikkat ettiniz mi hiç?

Bir gecede birkaç tekrar ve yeni bölümde, birden fazla karaktere bürünüyoruz çoğu zaman.

Kendisi “varoşcity” İstanbul’un arka sokaklarında… Çakma Mardin, Çakma Urfa dolaylarında…

Sabah uykulu gözlerle birbirimize anlatıyoruz, “arkası haftaya” devreden yaşanmamışlıklarımızı.

İçimizdeki çocuk Osman, tercüman oluyor duygularımıza.

Zaman “öyle bir geçiyor” ama şairin dediği gibi “delipte geçiyor” kardeşim.

Ekranda durduğu gibi durmuyor ki meret.

“Kendi hayatımda sürgünüm” diye bağırıyordu genç bir kadın.

Yalan da değildi, sahici bir replikti. Toplumsal bir mesaj içeriyordu ilk defa.

Kendi hayatımızın sürgününde ekrana kilitlenmiş meraklı gözleriz artık hepimiz.

Bu sezona yetişmese de bir daha ki sezona yine bekleriz.

“Mutlu finaller” temennisiyle.

Ama bir dakika biz “mutlu final” sevmeyen bir nesiliz.

Ne demiş şair; Hüzün ki en çok yakışandır bize

Zaten kaç sezon finali sığar ki bir ömre?

 

 

 

 

 

 

Sosyal Medya’daki ilk zaferim

Yazılı medyada uzun yıllar görev yaptım. Türkiye’nin en önemli gazetelerinde çalıştım. Övünmek gibi olmasın haber ödülleri, yılın gazetecisi ödülleri almışlığım var. 

Ama bu süre zarfında başta rahmetli babam Ali Temel Çakmur olmak üzere yakınlarımdan sık sık şu azarı işittim durdum; “Ne biçim gazetecisin?”

Azarlanma nedenimi izah edeyim.

Emekli olan Babam, bütün gün arkadaşlarıyla kentin caddelerini ve parklarını dolaşır, gözüne çarpan her konuyu cebindeki not defterine yazar, sonra ilk fırsatta çalıştığım gazetenin ofisine uğrardı. Kısa bir muhabbetten sonra, babam cebindeki not defterini çıkarır, başlardı anlatmaya;

–          “Evlat, yine bizim mahalleyi kazıyorlar. Her yer toz toprak içinde”

–          “Kalekapısı’nda su borusu patlamış, turistlere rezil oluyoruz”

–          “Halk pazarında balıkçıların suları caddeye akıyor, etrafı kokutuyor”

–          “Karaalioğlu Parkı’ndaki kafeler, belediyenin banklarını kasıtlı olarak ıslatıyor ki, millet oraya değil, kafeteryaya otursun, hepsi üçkağıtçı bunların”

(bu sonuncusuna çok güler, inanmazdım ama doğruymuş)

Yazın bunları, niye yazmıyorsunuz?

Babam siteminde haklıydı elbet.

Ama o günün koşullarında bizim yaptığımız gazetecilikte ortadaydı. Hoş bugünde durum farklı değil. Anlı şanlı gazeteler ne yapsın bizim mahallenin patlayan su borusunun haberini. Antalya’da bugünkü gibi Akdeniz ekleri yok, yerel gazete sayısı bir elin parmaklarından az. Genellikle ünlü sanatçıların konserlerini, üstsüz güneşlenen turistleri, devlet büyüklerinin ziyaretlerini vs. haber yapardık.

Bugün artık medya çok gelişti. Özel televizyonlar, radyolar ve en önemlisi internet  ve “sosyal medya” var.

Dün televizyonda bir yangın haberini izliyorum, herkesin elinde cep telefonu, herkes kameraman, muhabir vaziyetinde.

Çektiğiniz bir fotoğrafı bir tık’la dünyanın dört bir yanına iletebiliyorsunuz.

Ben artık aktif olarak bir gazetede çalışmıyorum. Ama gördüğüm tüm olumsuzlukları ve güzellikleri twitter’da ve blog’da yazarak, bir çoğunu şahsen tanımadığım takipçilerimle paylaşıyorum.

Sosyal medyada serbest gazeteci olmanın keyfini çıkarıyorum.

Geçtiğimiz günlerde superonline’cılara taktım. Fiber optik kablo – süper internet sloganlarıyla mahallenin altını üstüne getirdiler.

Twit bombardımanı ile konuyu gündeme getirdim. 24 saat dolmadan, açılan çukurlar kapatıldı, yolumuz asfaltlandı, toz – toprak temizlendi mahalle pırıl pırıl oldu.

Bu benim sosyal medya’daki ilk zaferim.

Rahmetli babam görseydi benimle gurur duyardı.

Dipnot: Şayet babam sağ olsaydı o zaman bürokratların, bakanların, belediye başkanlarının vay haline. Kesin elinde tablet bilgisayar bütün gün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile twit’leşir, belediye başkanlarını ve bürokratları twit bombardımanına tutardı