Dünyanın canı neresinden yanıyorsa başkent orası

Her ilişkinin gizli bir mezarlığı vardır. Eğer iki kişiden biri bu mezarlığı yalnız ziyaret etmeye başlamışsa pek yakında o mezarlık, ilişkinin de ebedi istirâhatgâh olacak demektir.

***

Ülkesini, ülkesiz kalmış annesinden babasından bilen her çocuk gibi memleketini kalbinde, yerini bilmediği bir dilek gibi taşıyordu…

***

Dünyanın canı neresinden yanıyorsa başkent orası…

***

“….Magdalen Köprüsü’nün altında, melankolik bir şehir planlamacısının intihar etmeden önce şehre bıraktığı küçük bir not gibi duran, kurumuş nehir yatağının sonsuza uzanan çimenliğine bakan bankta…”

Sakın bana uzaktan pahalı oyuncaklar göndermeye kalkma! Çünkü uzak, zengin ülkelerden gönderilen hediyeler çok acıklıdır. Yoksul evlerin iyiden iyiye kolunu kanadını kırar böyle hediyeler. Evdeki her şeyden, hatta bazen herkesten daha kıymetli göründükleri için evdekilerin şavkını söndürüp kendi başlarına bir ışık yaratırlar. Evin geri kalanı artık daha karanlık olur. Üstelik çocuk ne zaman oyuncağı eline alsa –acaba sadece bu topraklarda mı öyle bu? – biri mutlaka çocuğa kızar; Dikkat et! Dikkat et!

***

Sen doğduğun günlerde, yani 1981’in Mayıs ayında, bizim evin önündeki portakal ağacı çiçek açtı. Ve annenin yatağına her sabah portakal çiçekleri koydum. Sen yani, doğduğunda hep portakal çiçeği kokuyordun.

 

 dipnot: Ece Temelkuran’ın “Muz Sesleri” kitabını okurken, en çok etkilendiğim satırların altını çizdim. Umarım paylaştığım için çok kızmaz.

Antalya’nın hafızası!

Antalya son 30 yılda büyük bir evrim geçirdi. Yollar genişledi, beton binalar yükseldi, meyve bahçeleri azaldı, sahilleri yıldızlı oteller kapladı.

Antalya’da doğup ta bugün benim gibi 40’lı yaşlarını yaşayanlar bu değişimin tanıklarından. Çocukluğumuzda oynadığımız boş araziler, gizlice meyve çaldığımız bahçeler ve Yedi Arıklar’ın serin suları yok artık.

Bu değişiklikleri Antalya’da bir yere not eden, bunların anılarda kalan izlerini yazıya döken biri var mı acaba, diye sormama gerek yok. Antalya kenti bu yönden çok şanslı. Çünkü yaşananları gün be gün kayda alan “Antalya’nın hafızası” bir Hüseyin Çimrin var.

Ne zaman eski günlere ait bir konuda başımız sıkışsa, o günleri tarihi yaşanmışlıkları ve fotoğrafları ile birlikte hemen önümüze koyuveriyor.

Antalya’nın ilk Almanca turist rehberi, sivil tarihçi Hüseyin Çimrin ile geçmişe doğru çok özel bir yolculuğa çıkarmak istiyorum.

 Antalya Kalesi’nin yıkılmadan önceki denizden görünümü (Francis Beauford -1912)

Antalyalılar kolay kolay ev satmazdı

“İlk olarak 1930’larda “Kaleiçi Meltem rüzgârını alamıyor” bahanesi tarihi değerlerimiz olan Antalya Kalesi’ni yıkmaya başladık. Sonra 1960’ların apartman inşaatı dönemi başladı. Aslında Antalyalı ev konusunda biraz tutucudur. Eskiden Antalya’ya yerli turist olarak, bayram veya tatil günlerinde, İstanbul, Ankara, İzmir gibi yörelerinden gelenler Antalya’ya hayran kalırlar ve buradan ev satın almak isterlerdi. Ama Antalyalıların, ‘Baba mülkü satılmaz’ diye,  bir geleneği vardı. Kimse kolay kolay mülk satmazdı. Hele miras ise, ‘babamızın, anamızın hatırası’ diyerek asla satmaya yanaşmazlardı.

Gelin görün ki, boş arsalarda zamanla birer birer apartmanlar yükselmeye başlayıp, müteahhitler arsalara yüzde elli daire payı vermeye başlayınca, ‘Baba yadigarları’ satılmadı ama müteahhitlere verildi. Bahçe içinde yer alan cumbalı iki katlı o güzelim evler yıkıldı, bahçelerindeki meyve ağaçları kesildi. Arıkların üstleri kapatıldı. Mülk edinmek kolaylaşınca, insanlar Antalya’ya akmaya başladı.

İşte o zaman, Antalya da, Antalyalı da değişmeye başladı. Hele 1973’lerde koruma altına alınınca, Kaleiçi’nin son yerli halkı da Kaleiçi’ni terk etti.

Bütün esnaf cadde üzerindeki dükkânların kiraları yükselince, yerlerini hamburgercilere, döner kebapçılara, süslü pahalı mağazalara terk ettiler. Yorgancı, demirci dükkânları ve bakırcıların, demircilerin çekiç sesleri yok artık.

Sahildeki verimsiz araziler kızlara verilirdi

Bugün değer biçilemeyen sahildeki arsaları, eskiden bedavaya bile alan olmazdı. Çünkü bu taşlık, susuz araziler ekmeye dikmeye elverişli değildi. Bu yüzden deniz kenarındaki yerleri de alan satan yoktu. Miras pay edilirken bu verimsiz araziler genellikle kızlara veriliyordu. Erkek çocuklar ise, iç kesimlerdeki sulak arazileri alırlardı. Kıyılar değerlenince, Antalya’nın damatları zengin oldular.

Her köşede bir Hemşehri Derneği var

Antalya artık, Türkiye’nin her tarafından gelen insanların yaşadığı bir kent oldu. Her köşede bir dernek tabelası göze çarpıyor: Sivaslılar Derneği, Çorumlular Derneği, Vanlılar Derneği ve diğerleri.

Fakat işin ilginç yanı, bu insanlardan bazı tanıdıklarım bana şaka yollu hep çatarlar.  Antalya’nın yazın Eyyam-ı Bahur sıcaklarından ve kış geldi mi, en çok üç gün süren fakat insanın içini titreten Ayazı’ndan şikâyet ederler. Nüfus sayımlarında eskiden memleketlerinde sayılmak için oralara kaçanlar, şimdi ise ikamet adreslerini Antalya’da göstermeyenler ne kadar Antalyalı olabilirler ki?

Antalya’nın doğal güzelliklerini kimler bozdu? Hazine arazileri kimler tarafından yağmalandı? Araştırın bakalım, tek bir Antalyalıya rastlayamazsınız.

Antalya’da Antalyalı yok

Bir de, Antalya’da Antalyalı yok artık. Antalya benim memleketim diyen yok, benim memleketim diye benimseyen de yok. Bir zamanlar Antalyalı olarak gördüklerimizin oranı da % 8’e düşmüş, belki daha da az.

Böyle olunca, hiçbir kimse, hiçbir şeyi benimsemiyor. Antalya’da yaşayan, Antalya’ya gelen, ya çalışmaya geliyor, kazanıp parasını, memleketine götürüyor. İş sahibi yine aynı, kendisinin burada evi ve işyeri var ama, ‘nerelisin’ diye sorarsanız, ‘Antalyalıyım’ diyemiyor. Kendi memleketinin adını söylüyor.”

Turistler için kapı kapı dolaşıp evlerden çiçek toplandı

“Bir dokun bin ah işit” derler ya Hüseyin Çimrin’in ki de o hesap. Konu Antalya olunca duygulanıyor, gözleri nemleniyor, sesi çatallaşıyor.

Çimrin, çekirdekten yetişme bir turizmci. Antalya’nın ilk Almanca turist Rehberi. Antalya’da turizmin ilk yıllarını sorarak konuyu değiştiriyorum.

 İlk turizm kafilesindeki turistler çiçekten kolyelerle karşılandı. (Mart 1967)

Gözlerini hafifçe kısmış, adeta o saatleri yaşar gibi, heyecanla anlatmaya başlıyor;

“1967’de Antalya’ya gelen ilk turist kafilesini karşılamak için hazırlandık. Bu Antalya için Turizmde bir milattır. Daha önceki yıllarda, beş turist gelse yerel basında isimleri birlikte yer alırdı. Havaalanımız, her çeşit büyük uçakların inişine uygun3,5 km.lik Acentecilik işlemlerini İzmir’den Ege Tur Seyahat Acentesi sahibi Ergun Göksan yapıyordu. Ege Tur’un Antalya temsilcisi ise Pamfilya Seyahat Acentesi sahibi Yaşar Sobutay idi.

Yaşar Sobutay hiçbir masraftan kaçmadı. Davullu zurnalı folklor ekibi geldi Antalya Havalimanı’na. Kokteyller hazırlandı. Çiçeklerden kolyeler yapıldı gelenlerin boynuna asmak için. Güller verildi. Bir de o zamanlar Antalya’da şimdiki gibi çiçekçi dükkânı yoktu. Ev ev, kapı kapı dolaşarak evlerden çiçek toplandı. Çünkü o gün, Antalya Turizm Tarihi için büyük bir gündü.

Yaklaşık 90 kişilik Alman turist kafilesi, o zamanlar askeri havalimanına iniş yaptı. Haftada bir gün charter seferi yapılıyordu ve bu iki yıl yaz ayları boyunca sürdü. İki yıl diyorum çünkü turizmdeki tecrübesizliğimiz yüzünden gelen bazı turistlerde memnuniyetsizlik oldu. İlginçtir, ucuz otellerde kalan turistlere gösterilen aşırı ilgi ve misafirperverlik, daha pahalı otellerde kalan turistlere gösterilmeyince tepki çekti. Sonuçta gelen turistler aynı uçakla gelip gidiyor. Ve dönüşte yaşadıkları tatili birbirlerine anlatıyorlar. Ucuz otelde kalanlarla, daha çok para ödeyip pahalı otelde kalanlar arasında hizmet farkı olmayınca kapris yapanlar oldu. Hatta şöyle söyleyebilirim; ucuz ve biraz primitif tesisler müşterilerine daha iyi ve Türk misafirperverliğine yakışır hizmet sundu.”

Hüseyin Çimrin’i dinleyince insan Antalya’nın kısa sürede katettiği çarpıcı gelişmeyi ve dönüşümü daha iyi anlıyor.

İlk Turizm Kafilesini karşılayanlar arasında Profesyonel Rehber Hüseyin Çimrin de vardı. (Mart 1967)

 

Antalya, Hava Alanı (1972)

 

Kente ve sana dair

Beydağları’nı seyrediyorum aklımda sen

Konyaaltı’nda denizde taş sektiriyorum, sen

Lara’da kumlara adını yazıyorum,

Üç Kapılar’da tatlı bir esintiyle gelen turunç çiçeği kokusunda, sen

Kadınım sen Memleketim gibisin.

 

44

Geride kalan 44 yıla bakınca;

muhteşem bir Aile’ye,

şahane dostlara sahip olduğumu,

güzel insanlar tanıdığımı

ve onlarla keyifli-hüzünlü,

acı-tatlı bir sürü anı biriktirdiğimi görüyorum…

 

Herkesin bilmesini isterim ki;

İster yanımda olsun, ister uzağımda,

Hikayemde her kesin ayrı ve özel bir yeri var.

 

Zira, Mevlana’nın dediği gibi;

Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim.
Olur ya, kalp durur… akıl unutur…
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur …”

Güzel mesajlarıyla beni duygulandıran, neşelendiren ve en önemlisi geleceğe umutla bakmamı sağlayan herkese teşekkür ederim.
İyi ki varsınız.

İmza: beyazatlipress

Fidan

Büyük memleket şairi Nazım’ın dediği gibi;

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim…”

 

 

ATSO Hatıra Ormanı’na dostlarla fidan diktik.

Beş yıl önce çocuklarımızla diktiğimiz fidanların boy verdiğini görmenin sevinciyle, yeni fidanlar diktik.

Fidan dikmenin insana huzur veren tuhaf bir yanı var.

Birbirimize bolca “Dikili bir ağacımız var artık” esprileri yaptık.

Aydınlık ve mutlu yarınlar temennisinde bulunarak, Çocuklarımızın isimlerini astık fidanların boynuna…

 

 

Dedemin nergisleri

Böyle güzel bir çiçek neden kış ortasında açar ki?

Yaradanı yargılamak olmaz ama, insanı türlü düşlere salan kokuları ile Nergisler baharın müjdecisi olmalı aslında.

Belki de aralık ayının kasvetli, soğuk, is kokan havasına inat, gelecek güzel günlerin habercisidir kim bilir.

Nergis kokusu beni çocukluğuma götürür.

1980’li yılların başı…..

Antalya’nın ilk Zabıt katiplerinden olan Ömer Dedem, yakasına mutlaka çiçek takan, çiçek bulamazsa taze bir yaprak takan gerçek bir beyefendi idi.

İşe gitmek için sokağa çıktığı zaman mahallenin tüm kadınları “Ömer bey bugün yakasına hangi çiçeği takmış acaba?” diye kapıya  – pencereye çıkardı.

Sonbahar geldi mi dedem telaşlanırdı. Gözü sürekli pencerenin önündeki saksılarda, diktiği nergis soğanlarının ilk filizlerini görmek için sabırsızlanırdı.

Nergis soğanları, Selanik göçmeni bir ailenin çocuğu olan dedemin en önemli varlığıydı. Babası, annesi ve kardeşleriyle Tunaboyu’ndaki değirmenlerini terk etmek zorunda kalıp trenle Türkiye’ye gelirken, annesi bir avuç nergis soğanını da elbisesinin cebine koymuştu son anda. Türkiye’ye gelmişlerdi gelmesine ama ailecek yakalandıkları tüberkülozdan (verem) bir tek dedem kurtulmuş, O’nu da devlet Antalya’da bir ailenin yanına yerleştirmişti.

Ölen annesinin elbisesinin cebinde bulmuştu, nergis soğanlarını.

Bu yüzden her sonbahar, annesinin kokusunu bekler gibi bekliyordu nergislerin açmasını.

Dedem bir gün çok hastalandı. Çocukluğunda yakalandığı tüberküloz (verem) nüksetmişti.

İstanbul Heybeliada’daki sanatoryuma yatırıldı. Aylarca burada kaldı.

Bir gün anneannemi İstanbul’a gitmek için hazırlık yaparken gördüm. Eskiden adetti, şehir dışına giderken, eşe dosta hediye olarak bir kasa meyve – sebze götürülürdü. Anneannem bir kasa sebze – meyvenin yanında bir başka kasanın içine ise ıslak bir havlu sermiş, arasına nergis çiçeklerini yerleştiriyordu.

“Nergisler kimin için anneanne” diye sordum.  

“Deden istedi” dedi.

Ömer Dedem, hastanede yattığı sürece her gün yanındaki diğer hastalara, hemşirelere ve doktorlara hep, bahçesindeki Nergislerin nasıl koktuğunu anlatıp duruyormuş. Onlar da “Ömer bey senin şu çiçeği çok merak ettik” diyorlarmış. Dedem, kendisini almaya gelecekleri zaman anneanneme, “boşverin portakalı, domatesi, bana nergis getirin” diye tembihlemiş.

İşte anneannem bu nedenle yolculuk sırasında solmaması için büyük bir özenle yerleştiriyordu nergisleri ıslak havlunun arasına….. (Malum o yıllarda, hava yolları bu kadar gelişmemiş,  otobüs yolculuğu hayli zahmetli. Antalya’dan İstanbul’a bir günde gidiliyor.)

Annem anlattı, Dedem büyük bir sevinçle karşılamış nergisleri ve “işte benim çiçeklerim geldi” diyerek göstermiş doktorlara hemşirelere. Hastaneyi Antalya’dan özel olarak getirilen nergis çiçeklerinin o büyülü kokusu sarmış. Doktorlar ve hemşireler çok etkilenmiş adını duydukları ama daha önce görmedikleri bu çiçeğin kokusundan.

Ama dedem son kez görmüştü nergislerini.

Çünkü iyileşti sandıkları dedem son nefesini vermişti. Cenazesini alıp geldiler İstanbul’dan.

İşte bu yüzden pazarda ya da bir sokağın köşesinde, bir çiçek satıcısının tezgahında görünce Nergisleri, içimi bir hüzün kaplar. Hemen bir demet alır, evimin en güzel köşesine koyarım.

Nergisler, bir çiçekten fazlasıdır çünkü. Aile kokar, aşk kokar, gurbet kokar, özlem kokar, hasret kokar.

Ben hala çocuk aklıyla merak eder dururum, Tunaboyları’ndan başka nergis soğanları da gelmiş midir Anadolu’ya? Peki ya Türkiye’den gitmiş çiçekler de açıyor mu acaba karşı kıyıda?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Nergis efsanesi;

………..Kendine âşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte âşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda ‘eko’ dediğimiz yankılara dönüşür.

Olimpos Dağı’nda yaşayan tanrılar bu duruma çok kızar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine âşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü. O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, aynı Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür. (Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat)

 

Çember

Kiraz mevsimi bitti ama Kırmızısı kaldı…

Atlasın neresine dokunsan fena halde kan kırmızı…

Herkesin payına dünya kadar dert düşmüş…

Akşam eve ekmek götürülecek, kira, elektrik, üst baş…

Diğer yanda karşı kıyıda bir general çocukları öldürüyor.

 

Hiçbir şey düşünmemek mümkün mü? Hiçbir şey hissetmemek?

Payıma düşen dünya kadar derdi görmezden gelmek mümkün mü?

İşler çığırından çıkarsa “Çemberin dışına çıkın” diyor bir uzman.

İyi de çemberin içi neresi, dışı neresi?

Kulağını kesen ressama imreniyorum. Gündüz vakti, elinde fener, insan arayan deliye imreniyorum…

Ve bu günlerde her hikayeyi yarım bırakıyorum. Her şiiri, her haberi, payıma düşen her işi.

Çemberin kapısını arıyorum.

 

Steven Kenny

saat

 

 

 

 

 

 

 

Ne zaman sahile otursam

Aklıma gelir

Denize attığım saat

Ellerimde paslı bir yelkovan

Bileklerimde akrebin gölgesi

 ****

Balıklar zamanla yarışsaydı

Sabahı, öğleni, ikindisi olsaydı

mesela bir orkinosun

o zaman bir işe yarardı belki

denize attığım saat

 ****

Korsanlar yanaşırken Olimpos kıyılarına

güneşe baksaydı mesela kaptan Attalos

onuru yaralanır vazgeçerdi yağmadan

çalsaydı zamansız

Denize attığım saat

Orhan Çakmur

Kırmızı eylül

Böyle zamanlarda gözümün önünde bir tablo beliriyor; Çığlık..

Ressam Edvard Munch’un 1895’te yaptığı başyapıtı…

Kan kırmızı bir gök altında başını tutarak çığlık atan bir adamı tasvir ediyor.

Munch, resmi için; “büyük bir endişe ile tir tir titrediğini” ve “doğadaki büyük çığlığı içinde hissettiğini” belirtiyor.

 

Büyük bir endişe, büyük bir çığlık…

Eminim bir çoğunuz, tıpkı benim gibi çığlığınızı içinizde hapsediyorsunuz.

Büyük bir dağın zirvesine çıkıp avazım çıktığı kadar “yeter” diye bağırmak istiyorum.

***

Eylül hiç bu kadar hüzünlü olmamıştı,

Hiç bu kadar kan kırmızı.

***

Oysa baharı aynı sevinçle

Hazanı aynı hüzünle karşıladık hep.

***

Gözlerimi, kulaklarımı kapatıyorum, görmemek işitmemek için.

Ne işitsem, neye baksam, kan kokuyor.

* **

Yüzlerde hüzünlü birer maske.

Havadaki barut kokusu gözlerimi yakıyor.

***

Azrail’in elçileri hiç bu kadar kalleş olmamıştı.

***

Bir çocuk, annesinin parçalanmış elini tutuyor.

Bir anne, oğlunun fotoğrafını kokluyor.

***

Yerde kurumuş sarı yapraklar arıyor gözlerim

Rüzgarla savrulan.

***

Şairin dediği gibi;

Bir körün görmek,

bir sağırın işitme arzusuyla…