Duvar

Seni yazmaya nereden başlasam bilemiyorum…

Seni düşünmeye başlayınca, nereye baksam bir boşluk, bir duvar…

Dağlar duvar, deniz duvar, duvarda asılı tablolar duvar…

Çiçekler duvar,  saksıdaki fesleğen duvar, masanın üzerindeki boş sürahi duvar…

Akvaryumdaki balık, kuş tüyü yastığım…

Sonuç: Elde var duvar…

 

Duvar dediysem, öyle topraktan, kireç boyalı boş bir duvar da değil aslında

Küçük bir kız köpeğini gezdiriyor parkta…

Ya da serin sulara atlıyorsun, üstüm başım deniz suyu…

Geniş bir bahçeye açılan bir kapının önündesin, korkuyorum içeriye girmeye…

Tuvalimin başındayım, fırça elimde, onlarca renk var,  gözlerini çizmek istiyorum…

Seçemiyorum yüzünü…

Gözlerin duvar…

Kumdan bir kalede konaklıyorsun ömrüm

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kocaman bir adamdım,

Kumdan kaleler yapan bir çocuğa sordum;

Kaç dalga gerek bir ömrü yutmaya?

Kaç rüzgar uçurabilir?

Ya da kaç ayak izi, kaç adım?

Saydın mı?

Saymadım!

Sayamadım!

Sayılmıyor!

***

Kumdan kale yapmak kolay, korumak zor.

Akşam olunca, yengeçler çıkınca yuvalarından,

Kumdan kaleleri görünce ne düşünüyorlardır acaba?

***

Her depremden sonra tv’de “binalar deniz kumuyla yapılmış” diyen adamlara gülüyorum.

Kumdan kalelerde oturursan, “depreme” hazırlıklı olacaksın.

***

Hayat dediğimiz şey kumdan bir kale misali,

Rüzgar poyrazdan melteme dönünce,

Küçük bir dalga yıkıveriyor kalemizi.

***

Marifet yıkılmaz kaleler de oturmak mıdır?

Yoksa kalemiz yıkıldıktan sonra eskisinden daha sağlam kaleler kurmak mı?

Ömrü boyunca tek bir kalede konaklayan adam yaşamış sayılır mı?

Sahi, kaç kumdan kalede konaklar bir ömür?

Küçük bir sahil kasabasında çakıltaşlarına resim yapan adamın yalnızlığını istiyorum

Balkonda çayımı yudumlarken, bir yandan tüm iyimserliğimle etrafımda olup bitenlere kafa yoruyor, küçük anlamlar yüklemeye çalışıyorum.

Mesela; kırmızı saksıdaki biberiyenin tuhaf bir takıntısı var! Sürekli balkon demirlerine asılı olmaktan şikayet edip, sitenin bahçesine yerleşmek istiyor.

Beyaz saksıdaki fesleğen ise görevinin sadece sivrisinekleri kovmak olduğunun farkında ve zaman zaman başını okşayan evsahibesini çok seviyor.

**

Mesela yeryüzünde güçlü ile zayıfın, iyi ile kötünün, zengin ile fakirin savaşı artan bir şiddetle devam ederken, bilim insanlarının saatlerin 1 saniye geri alınması konusundaki ısrarlarına ve sarsılmaz inançlarına hayret ediyorum.

**

Elektronik posta kutuma bakıyorum, yüz kızartan bir istatistik düşmüş; 7 ilde sinema, 55 ilde tiyatro salonu yok.
54 il tiyatro için çok amaçlı salon kullanıyor, 1 ilde o da yok.

Sözde ekonomik kriz olduğu söylenen Moskova’da neredeyse her köşe başında bir tiyatro yada opera binası önündeki uzun kuyruklar gözümün önüne geliyor birden.

**

Cüce gezegen, 9 yıldır 3 milyar mil yol kat eden New Horizons uzay aracımız aracılığıyla dünyaya bir aşk notu göndermiş. Fotoğrafta görülen şekil sosyal medya kullanıcıları tarafından vakt-i zamanında gezegenlik statüsünden çıkarılan Plüton’a atıfta bulunularak, ‘incinmiş bir kalbe’ benzetilmiş.

**

Uzmanlar İtalyan ressam Leonardo Da Vinci’nin dünyaca ünlü tablosu ‘Mona Lisa’nın büyüleyici gülüşünün gizemini çözmeyi başardıklarını açıklamış. Figürün yüzündeki tebessüm gözlerden değil sadece dudaklardan kaynaklanıyor muş.

**

İstatistik haberlerini sevmem. Basit olanları en acı gerçeği yansıtırlar. İşte güzel ülkemden bir istatistik! Son 30 gün içinde 45 asker ve polis şehit olmuş.

**

Çaresizlik kötü bir şey. Elinden hiçbir şeyin gelememesi… Belki de sırf bu yüzden küçük bir sahil kasabasında çakıltaşlarına resim yapan adamın yalnızlığını istiyorum.

**

İşte tam da kafamdan bunlar geçerken, küçük bir sahil kasabasında, küçük bir mülteci çocuğun cansız bedeni kıyıya vuruyor.

**

Ve bir son dakika haberi!!!! Mars’ta su olma ihtimali varmış.

**

İnsanlık çok ilerledi, görünmüyor!

**

Balkonda çayımı yudumlarken…

Dünyayı güzellik kurtaracak

Yaşamda bazı anlar vardır yüreğinize kazınır. Kimi büyük heyecanlardır, sevinçlerdir, hüzünlerdir, hiç bırakmaz sizi. Bazı anlara tanık olduğunuz için gururlanırsınız. “Orada olmak”, torunlara anlatılacak bir madalya gibi göğsünüzde asılı durur.

Antalya Kültür Sanat’ın açılışında bunları hissettim.

 

Rengarenk cephesiyle dikkat çeken binanın tasarımcısı Mimar Sinan Genim’in sözleri binlerce kitaba bedeldi;

“O çubukların hepsini birer insan gibi düşünürseniz, onlar yan yana olmasaydı ve renksiz olsaydı kimsenin dikkatini çekmezdi. Zaman zaman toplumumuzun başına geliyor. Aynı, tek tip düzgün insanları yan yana dizmeye çalışıyor devleti yönetenler, olmuyor. Geçmişte de olmadı, günümüzde de olmuyor, gelecekte de olmaz. Malzeme çok basit boru, öteki de boya. Biraz da onun kendini ifade etmesini sağlıyorsanız. Cepheye dikkatle bakarsanız renkler birbirine gökkuşağı gibi gayet uyumlu bir şekilde geçiyor. Ama maviyle lacivert arasında keskin bir çizgi var. Kimini rahatsız ediyor, kimini etmiyor. O keskin çizgileri de, toplumun içindeki keskin çizgileri de kabul edeceksiniz. Yapılardan yüreklerimize bir şeylerin dokunması lazım. Yapılar ancak o zaman mimari olur.”

**

Antalya Kültür Sanat’ta yıllar boyu sergiler, sergiler, sergiler açılacak, çocuklar sanatın farkına varacak, içlerinden ressamlar, heykeltraşlar, mimarlar, doktorlar, öğretmenler, milletvekilleri, valiler, belediye başkanları belki de başbakanlar çıkacak.

**

Kesin olan şu ki, Antalya Kültür Sanat’tan sonra Antalya’da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

**

Fazlaca iyimser bir düşünce biliyorum; kentteki karar vericiler, mimarlar, müteahhitler, Saat Kulesi’nin önünde midye satan Mardinli çocuklar, Picasso’nun orijinal resimlerine bakıp bunu ben de yaparım diyen sanat eleştirmeni gazeteciler, köşedeki sayısal loto bayii, kira geliri ile vergi rekortmeni olan ticaret erbapları, Dönerciler Çarşısı’ndaki GSM operatörleri, Kalekapısı’nda 2 liraya tavuk döner satanlar, yabancı misafirine 1 liralık kolyeyi 10 liraya pazarlayan kuyumcular, çakma Prada, Versace’yi orijinalmiş gibi pazarlayan işportacılar, hanutçular, İtalyan dondurmacısının ter kokan garsonları, yandaki işhanının ağır abileri, sigara izmaritini caddeye atan Mercedes’li genç, sırf ucuz ve çakma ürünler almak için kent merkezine gelen Rus turist…. gökkuşağı renkli binaya bakıp belki kendilerine çeki düzen verecekler.

**

Kim bilir beki de şair haklıdır: “Dünyayı güzellik kurtaracak”

Sergi hakkında dip not;

“Picasso: Kadın ve Boğa – Doğduğu Evden Gravürler ve Seramikler” sergisinde Picasso’nun 1929 ve 1964 yılları arasına tarihlenen gravür ve seramik çalışmalarından oluşan 54 parça yapıt yer alıyor.

Suna-İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi koordinatörlüğünde düzenlenen, küratörlüğünü Picasso Vakfı, Picasso Evi Müzesi Kültürel Tanıtım Direktörü Mario Virgilio Montañez Arroyo’nun üstlendiği sergiye Cervantes Enstitüsü de katkıda bulundu.

Yaklaşık 2500 yıllık geçmişe sahip bir kentin merkezinde, Málaga’da, Merced Meydanı’na bakan bir evde 1881 yılında dünyaya gelen Pablo Ruíz Picasso geçtiğimiz yüzyıldan itibaren tüm zamanların görme biçimlerine damgasını vurdu. İspanyol sanatçının kişiliğini yansıtan boğa tutkusu ve kadınlara duyduğu hayranlık ise, geniş üretim serüveni içinde en çok tekrarladığı temalar olarak biliniyor.

Sergi için Picasso Vakfı, Picasso Evi Müzesi Koleksiyonu’ndan derlenen gravürler, sanatçının klasisizm, kübizm ve gerçeküstücülüğü birleştirdiği ve dönüştürdüğü yarım asırlık ışıltılı yaratım serüvenini panoramik bir bütünlük içinde sunuyor.

Sergide, Picasso’yu, 20. yüzyılın en büyük sanatçısına dönüştüren durmak bilmez arayış, farklı konuların gerçekçi betimlemelerinden kübist ve sürrealist yorumlarına uzanan gravür ve seramiklerle göz önüne seriliyor.

“Picasso: Kadın ve Boğa – Doğduğu Evden Gravürler ve Seramikler” sergisi, 28 Şubat 2016’ya kadar Antalya Kültür Sanat’ın 3. ve 4. katlarında açık kalacak. Antalya Kültür Sanat, Salı’dan Pazar’a her gün 10:00-18:00 saatleri arasında gezilebiliyor. Perşembeleri ise saat 20:00’ye dek açık tutuluyor.

Adres: Elmalı Mah. Şehit Binbaşı Cengiz Toytunç Cad. No: 60, 07040 Muratpaşa / Antalya

 

 

 

 

 

 

 

Yeni yakalanmış bir balığın üşümesi gibi…

 

 

 

 

 

 

Sadece seni düşünürken yazabildiğimi

Sadece senin için yazabildiğimi farkettim bugün

Seni tanıdığım andan beri benim ilham perim oldun,

Varlığın da yokluğun da ilham veriyor.

İlham denen şey, belki de yaşama bağlayan şey,

Sen İstanbul’da boğazı geziyorsun, burnuma deniz kokusu geliyor,

Beyoğlu’nu dolaşıyorsun, canım rakı çekiyor

Kulağımda bir bardan gelen gitar sesi

ve erkek sesli bir kadın şarkıcı beni çağırıyor

Galata köprüsü üzerinde

yeni yakalanmış bir balığın üşümesi gibi içim titriyor…

 Orhan Çakmur

 

Antalya benim tutkularımın baş şehri

Antalya benim tutkularımın baş şehri.

Yalnızlığım da, dağınıklığım da bu kentle barışık.

En çok sevdiğim, mesela kavurucu bir yaz günü, gökyüzüne dalar gibi yakalar beni Akdeniz.

***

Antalya benim tutkularımın baş şehri.

Torosların eteğine uzanmış genç bir kız gibi Konyaaltı. Öpülmeyi bekliyor!

***

Bazı günler, Lara sahilinde kumlara adını yazmaya çalışan bir çocuk gibi hissederim kendimi.

***

Ben küçük bir çocukken Antalya henüz elmanın tadına bakmamış Pamuk Prenses gibiydi. Ya şimdi?

Güneş kavuruyor derimizi. Yoğurt sürdüğümüz yerler acıyor ama aynı güneş aydınlatmıyor içimizi!

Antalya benim tutkularımın baş şehri.

 

tanışma

İzinsiz geldin, girdin içime

Kimse tanıştırmadı bizi

Birden

Kimsesiz tanıştık

**

Konuşmadan

Göz göze gelmekten bile korkarak tanıştık

**

Dokunmadan

Tenlerimiz birbirine değmeden

Kokularımız karışmadan

**

Önümüze bakmadan ve

Ardımıza

Yan yana olamadan

Bir uykuya yatamadan

**

Havada çilek kokusu vardı

Elinde yakamozlar

**

Kimse tanıştırmadı bizi

Birden

Kimsesiz tanıştık…

Gözleri Konyaaltı’ndaki çakıltaşlarına benzeyen sevgili!

Sıradan bir pazar sabahı.

Uzanmışım kumsala…

Bir termos çay. Fırından yeni çıkmış simit. Deniz süt liman.

Ilık bir rüzgar tatlı tatlı yüzümü okşuyor.

 

Biraz uzakta, sahilin, güneşin, kıyıya vuran dalga seslerinin hakkını verenler var.

 

Nedense içimde her yılbaşı topluca denize giren avukatların çocuksu sevinci.

 

Oysa henüz sabahın dokuzu ve fonda Ahmet Kaya, “hayat bana yine yalan söyledi” diyor.

 

Kumrular ve serçeler, çakıltaşlarının arasında tatilcilerden kalan yiyecek kırıntılarını topluyor.

 

**

 

“Gözleri Konyaaltı’ndaki çakıltaşlarına benzeyen sevgili” kim mi?

 

Sonunu yıllardır getiremediğim bir şiirin, bir şarkının ya da yaşanmamış bir öykünün ilk cümlesidir o.

Dünyanın canı neresinden yanıyorsa başkent orası

Her ilişkinin gizli bir mezarlığı vardır. Eğer iki kişiden biri bu mezarlığı yalnız ziyaret etmeye başlamışsa pek yakında o mezarlık, ilişkinin de ebedi istirâhatgâh olacak demektir.

***

Ülkesini, ülkesiz kalmış annesinden babasından bilen her çocuk gibi memleketini kalbinde, yerini bilmediği bir dilek gibi taşıyordu…

***

Dünyanın canı neresinden yanıyorsa başkent orası…

***

“….Magdalen Köprüsü’nün altında, melankolik bir şehir planlamacısının intihar etmeden önce şehre bıraktığı küçük bir not gibi duran, kurumuş nehir yatağının sonsuza uzanan çimenliğine bakan bankta…”

Sakın bana uzaktan pahalı oyuncaklar göndermeye kalkma! Çünkü uzak, zengin ülkelerden gönderilen hediyeler çok acıklıdır. Yoksul evlerin iyiden iyiye kolunu kanadını kırar böyle hediyeler. Evdeki her şeyden, hatta bazen herkesten daha kıymetli göründükleri için evdekilerin şavkını söndürüp kendi başlarına bir ışık yaratırlar. Evin geri kalanı artık daha karanlık olur. Üstelik çocuk ne zaman oyuncağı eline alsa –acaba sadece bu topraklarda mı öyle bu? – biri mutlaka çocuğa kızar; Dikkat et! Dikkat et!

***

Sen doğduğun günlerde, yani 1981’in Mayıs ayında, bizim evin önündeki portakal ağacı çiçek açtı. Ve annenin yatağına her sabah portakal çiçekleri koydum. Sen yani, doğduğunda hep portakal çiçeği kokuyordun.

 

 dipnot: Ece Temelkuran’ın “Muz Sesleri” kitabını okurken, en çok etkilendiğim satırların altını çizdim. Umarım paylaştığım için çok kızmaz.

Antalya’nın hafızası!

Antalya son 30 yılda büyük bir evrim geçirdi. Yollar genişledi, beton binalar yükseldi, meyve bahçeleri azaldı, sahilleri yıldızlı oteller kapladı.

Antalya’da doğup ta bugün benim gibi 40’lı yaşlarını yaşayanlar bu değişimin tanıklarından. Çocukluğumuzda oynadığımız boş araziler, gizlice meyve çaldığımız bahçeler ve Yedi Arıklar’ın serin suları yok artık.

Bu değişiklikleri Antalya’da bir yere not eden, bunların anılarda kalan izlerini yazıya döken biri var mı acaba, diye sormama gerek yok. Antalya kenti bu yönden çok şanslı. Çünkü yaşananları gün be gün kayda alan “Antalya’nın hafızası” bir Hüseyin Çimrin var.

Ne zaman eski günlere ait bir konuda başımız sıkışsa, o günleri tarihi yaşanmışlıkları ve fotoğrafları ile birlikte hemen önümüze koyuveriyor.

Antalya’nın ilk Almanca turist rehberi, sivil tarihçi Hüseyin Çimrin ile geçmişe doğru çok özel bir yolculuğa çıkarmak istiyorum.

 Antalya Kalesi’nin yıkılmadan önceki denizden görünümü (Francis Beauford -1912)

Antalyalılar kolay kolay ev satmazdı

“İlk olarak 1930’larda “Kaleiçi Meltem rüzgârını alamıyor” bahanesi tarihi değerlerimiz olan Antalya Kalesi’ni yıkmaya başladık. Sonra 1960’ların apartman inşaatı dönemi başladı. Aslında Antalyalı ev konusunda biraz tutucudur. Eskiden Antalya’ya yerli turist olarak, bayram veya tatil günlerinde, İstanbul, Ankara, İzmir gibi yörelerinden gelenler Antalya’ya hayran kalırlar ve buradan ev satın almak isterlerdi. Ama Antalyalıların, ‘Baba mülkü satılmaz’ diye,  bir geleneği vardı. Kimse kolay kolay mülk satmazdı. Hele miras ise, ‘babamızın, anamızın hatırası’ diyerek asla satmaya yanaşmazlardı.

Gelin görün ki, boş arsalarda zamanla birer birer apartmanlar yükselmeye başlayıp, müteahhitler arsalara yüzde elli daire payı vermeye başlayınca, ‘Baba yadigarları’ satılmadı ama müteahhitlere verildi. Bahçe içinde yer alan cumbalı iki katlı o güzelim evler yıkıldı, bahçelerindeki meyve ağaçları kesildi. Arıkların üstleri kapatıldı. Mülk edinmek kolaylaşınca, insanlar Antalya’ya akmaya başladı.

İşte o zaman, Antalya da, Antalyalı da değişmeye başladı. Hele 1973’lerde koruma altına alınınca, Kaleiçi’nin son yerli halkı da Kaleiçi’ni terk etti.

Bütün esnaf cadde üzerindeki dükkânların kiraları yükselince, yerlerini hamburgercilere, döner kebapçılara, süslü pahalı mağazalara terk ettiler. Yorgancı, demirci dükkânları ve bakırcıların, demircilerin çekiç sesleri yok artık.

Sahildeki verimsiz araziler kızlara verilirdi

Bugün değer biçilemeyen sahildeki arsaları, eskiden bedavaya bile alan olmazdı. Çünkü bu taşlık, susuz araziler ekmeye dikmeye elverişli değildi. Bu yüzden deniz kenarındaki yerleri de alan satan yoktu. Miras pay edilirken bu verimsiz araziler genellikle kızlara veriliyordu. Erkek çocuklar ise, iç kesimlerdeki sulak arazileri alırlardı. Kıyılar değerlenince, Antalya’nın damatları zengin oldular.

Her köşede bir Hemşehri Derneği var

Antalya artık, Türkiye’nin her tarafından gelen insanların yaşadığı bir kent oldu. Her köşede bir dernek tabelası göze çarpıyor: Sivaslılar Derneği, Çorumlular Derneği, Vanlılar Derneği ve diğerleri.

Fakat işin ilginç yanı, bu insanlardan bazı tanıdıklarım bana şaka yollu hep çatarlar.  Antalya’nın yazın Eyyam-ı Bahur sıcaklarından ve kış geldi mi, en çok üç gün süren fakat insanın içini titreten Ayazı’ndan şikâyet ederler. Nüfus sayımlarında eskiden memleketlerinde sayılmak için oralara kaçanlar, şimdi ise ikamet adreslerini Antalya’da göstermeyenler ne kadar Antalyalı olabilirler ki?

Antalya’nın doğal güzelliklerini kimler bozdu? Hazine arazileri kimler tarafından yağmalandı? Araştırın bakalım, tek bir Antalyalıya rastlayamazsınız.

Antalya’da Antalyalı yok

Bir de, Antalya’da Antalyalı yok artık. Antalya benim memleketim diyen yok, benim memleketim diye benimseyen de yok. Bir zamanlar Antalyalı olarak gördüklerimizin oranı da % 8’e düşmüş, belki daha da az.

Böyle olunca, hiçbir kimse, hiçbir şeyi benimsemiyor. Antalya’da yaşayan, Antalya’ya gelen, ya çalışmaya geliyor, kazanıp parasını, memleketine götürüyor. İş sahibi yine aynı, kendisinin burada evi ve işyeri var ama, ‘nerelisin’ diye sorarsanız, ‘Antalyalıyım’ diyemiyor. Kendi memleketinin adını söylüyor.”

Turistler için kapı kapı dolaşıp evlerden çiçek toplandı

“Bir dokun bin ah işit” derler ya Hüseyin Çimrin’in ki de o hesap. Konu Antalya olunca duygulanıyor, gözleri nemleniyor, sesi çatallaşıyor.

Çimrin, çekirdekten yetişme bir turizmci. Antalya’nın ilk Almanca turist Rehberi. Antalya’da turizmin ilk yıllarını sorarak konuyu değiştiriyorum.

 İlk turizm kafilesindeki turistler çiçekten kolyelerle karşılandı. (Mart 1967)

Gözlerini hafifçe kısmış, adeta o saatleri yaşar gibi, heyecanla anlatmaya başlıyor;

“1967’de Antalya’ya gelen ilk turist kafilesini karşılamak için hazırlandık. Bu Antalya için Turizmde bir milattır. Daha önceki yıllarda, beş turist gelse yerel basında isimleri birlikte yer alırdı. Havaalanımız, her çeşit büyük uçakların inişine uygun3,5 km.lik Acentecilik işlemlerini İzmir’den Ege Tur Seyahat Acentesi sahibi Ergun Göksan yapıyordu. Ege Tur’un Antalya temsilcisi ise Pamfilya Seyahat Acentesi sahibi Yaşar Sobutay idi.

Yaşar Sobutay hiçbir masraftan kaçmadı. Davullu zurnalı folklor ekibi geldi Antalya Havalimanı’na. Kokteyller hazırlandı. Çiçeklerden kolyeler yapıldı gelenlerin boynuna asmak için. Güller verildi. Bir de o zamanlar Antalya’da şimdiki gibi çiçekçi dükkânı yoktu. Ev ev, kapı kapı dolaşarak evlerden çiçek toplandı. Çünkü o gün, Antalya Turizm Tarihi için büyük bir gündü.

Yaklaşık 90 kişilik Alman turist kafilesi, o zamanlar askeri havalimanına iniş yaptı. Haftada bir gün charter seferi yapılıyordu ve bu iki yıl yaz ayları boyunca sürdü. İki yıl diyorum çünkü turizmdeki tecrübesizliğimiz yüzünden gelen bazı turistlerde memnuniyetsizlik oldu. İlginçtir, ucuz otellerde kalan turistlere gösterilen aşırı ilgi ve misafirperverlik, daha pahalı otellerde kalan turistlere gösterilmeyince tepki çekti. Sonuçta gelen turistler aynı uçakla gelip gidiyor. Ve dönüşte yaşadıkları tatili birbirlerine anlatıyorlar. Ucuz otelde kalanlarla, daha çok para ödeyip pahalı otelde kalanlar arasında hizmet farkı olmayınca kapris yapanlar oldu. Hatta şöyle söyleyebilirim; ucuz ve biraz primitif tesisler müşterilerine daha iyi ve Türk misafirperverliğine yakışır hizmet sundu.”

Hüseyin Çimrin’i dinleyince insan Antalya’nın kısa sürede katettiği çarpıcı gelişmeyi ve dönüşümü daha iyi anlıyor.

İlk Turizm Kafilesini karşılayanlar arasında Profesyonel Rehber Hüseyin Çimrin de vardı. (Mart 1967)

 

Antalya, Hava Alanı (1972)