ben bıraktım artık kelimelerin peşinden koşmayı

ben bıraktım artık kelimelerin peşinden koşmayı…

renklerin peşinden,

sahile vuran bembeyaz köpüklerin peşinden,

bulutların peşinden,

nisan yağmurlarının peşinden

bir çiğ tanesinin peşinden,

bir çocuk sevincinin peşinden…

 

öyle senle doldurdum ki içimi

bıraktım artık

ağustosun ardından gelen eylülün

eylülde dalından kopan sarı bir yaprağın peşinden koşmayı

 

masaya vurulan son kadehin peşinden koşmayı…

 

Ellerim, ellerin olmadan yarım kalmış bir duadır

Ellerin nefestir

Ellerim titrer her nefesinde…

 

Ellerin güneştir

Ellerim yanar her doğuşunda…

 

Ellerin bir nehirdir

Ellerimi yıkarım her damlasında…

 

Ellerin bir dağdır

Ellerin bir gönül ağrısıdır

Ellerin uzaktır

Ellerin bekleyiştir

Ellerin yazgıdır

Ellerin sızıdır

Ama sen bilmezsin, bilemezsin

Ellerim, ellerin olmadan yarım kalmış bir duadır.

 Orhan Çakmur – 30 Nisan 2013 – Antalya

 

 

Duvar

Seni yazmaya nereden başlasam bilemiyorum…

Seni düşünmeye başlayınca, nereye baksam bir boşluk, bir duvar…

Dağlar duvar, deniz duvar, duvarda asılı tablolar duvar…

Çiçekler duvar,  saksıdaki fesleğen duvar, masanın üzerindeki boş sürahi duvar…

Akvaryumdaki balık, kuş tüyü yastığım…

Sonuç: Elde var duvar…

 

Duvar dediysem, öyle topraktan, kireç boyalı boş bir duvar da değil aslında

Küçük bir kız köpeğini gezdiriyor parkta…

Ya da serin sulara atlıyorsun, üstüm başım deniz suyu…

Geniş bir bahçeye açılan bir kapının önündesin, korkuyorum içeriye girmeye…

Tuvalimin başındayım, fırça elimde, onlarca renk var,  gözlerini çizmek istiyorum…

Seçemiyorum yüzünü…

Gözlerin duvar…

Kumdan bir kalede konaklıyorsun ömrüm

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kocaman bir adamdım,

Kumdan kaleler yapan bir çocuğa sordum;

Kaç dalga gerek bir ömrü yutmaya?

Kaç rüzgar uçurabilir?

Ya da kaç ayak izi, kaç adım?

Saydın mı?

Saymadım!

Sayamadım!

Sayılmıyor!

***

Kumdan kale yapmak kolay, korumak zor.

Akşam olunca, yengeçler çıkınca yuvalarından,

Kumdan kaleleri görünce ne düşünüyorlardır acaba?

***

Her depremden sonra tv’de “binalar deniz kumuyla yapılmış” diyen adamlara gülüyorum.

Kumdan kalelerde oturursan, “depreme” hazırlıklı olacaksın.

***

Hayat dediğimiz şey kumdan bir kale misali,

Rüzgar poyrazdan melteme dönünce,

Küçük bir dalga yıkıveriyor kalemizi.

***

Marifet yıkılmaz kaleler de oturmak mıdır?

Yoksa kalemiz yıkıldıktan sonra eskisinden daha sağlam kaleler kurmak mı?

Ömrü boyunca tek bir kalede konaklayan adam yaşamış sayılır mı?

Sahi, kaç kumdan kalede konaklar bir ömür?

Küçük bir sahil kasabasında çakıltaşlarına resim yapan adamın yalnızlığını istiyorum

Balkonda çayımı yudumlarken, bir yandan tüm iyimserliğimle etrafımda olup bitenlere kafa yoruyor, küçük anlamlar yüklemeye çalışıyorum.

Mesela; kırmızı saksıdaki biberiyenin tuhaf bir takıntısı var! Sürekli balkon demirlerine asılı olmaktan şikayet edip, sitenin bahçesine yerleşmek istiyor.

Beyaz saksıdaki fesleğen ise görevinin sadece sivrisinekleri kovmak olduğunun farkında ve zaman zaman başını okşayan evsahibesini çok seviyor.

**

Mesela yeryüzünde güçlü ile zayıfın, iyi ile kötünün, zengin ile fakirin savaşı artan bir şiddetle devam ederken, bilim insanlarının saatlerin 1 saniye geri alınması konusundaki ısrarlarına ve sarsılmaz inançlarına hayret ediyorum.

**

Elektronik posta kutuma bakıyorum, yüz kızartan bir istatistik düşmüş; 7 ilde sinema, 55 ilde tiyatro salonu yok.
54 il tiyatro için çok amaçlı salon kullanıyor, 1 ilde o da yok.

Sözde ekonomik kriz olduğu söylenen Moskova’da neredeyse her köşe başında bir tiyatro yada opera binası önündeki uzun kuyruklar gözümün önüne geliyor birden.

**

Cüce gezegen, 9 yıldır 3 milyar mil yol kat eden New Horizons uzay aracımız aracılığıyla dünyaya bir aşk notu göndermiş. Fotoğrafta görülen şekil sosyal medya kullanıcıları tarafından vakt-i zamanında gezegenlik statüsünden çıkarılan Plüton’a atıfta bulunularak, ‘incinmiş bir kalbe’ benzetilmiş.

**

Uzmanlar İtalyan ressam Leonardo Da Vinci’nin dünyaca ünlü tablosu ‘Mona Lisa’nın büyüleyici gülüşünün gizemini çözmeyi başardıklarını açıklamış. Figürün yüzündeki tebessüm gözlerden değil sadece dudaklardan kaynaklanıyor muş.

**

İstatistik haberlerini sevmem. Basit olanları en acı gerçeği yansıtırlar. İşte güzel ülkemden bir istatistik! Son 30 gün içinde 45 asker ve polis şehit olmuş.

**

Çaresizlik kötü bir şey. Elinden hiçbir şeyin gelememesi… Belki de sırf bu yüzden küçük bir sahil kasabasında çakıltaşlarına resim yapan adamın yalnızlığını istiyorum.

**

İşte tam da kafamdan bunlar geçerken, küçük bir sahil kasabasında, küçük bir mülteci çocuğun cansız bedeni kıyıya vuruyor.

**

Ve bir son dakika haberi!!!! Mars’ta su olma ihtimali varmış.

**

İnsanlık çok ilerledi, görünmüyor!

**

Balkonda çayımı yudumlarken…

Dünyayı güzellik kurtaracak

Yaşamda bazı anlar vardır yüreğinize kazınır. Kimi büyük heyecanlardır, sevinçlerdir, hüzünlerdir, hiç bırakmaz sizi. Bazı anlara tanık olduğunuz için gururlanırsınız. “Orada olmak”, torunlara anlatılacak bir madalya gibi göğsünüzde asılı durur.

Antalya Kültür Sanat’ın açılışında bunları hissettim.

 

Rengarenk cephesiyle dikkat çeken binanın tasarımcısı Mimar Sinan Genim’in sözleri binlerce kitaba bedeldi;

“O çubukların hepsini birer insan gibi düşünürseniz, onlar yan yana olmasaydı ve renksiz olsaydı kimsenin dikkatini çekmezdi. Zaman zaman toplumumuzun başına geliyor. Aynı, tek tip düzgün insanları yan yana dizmeye çalışıyor devleti yönetenler, olmuyor. Geçmişte de olmadı, günümüzde de olmuyor, gelecekte de olmaz. Malzeme çok basit boru, öteki de boya. Biraz da onun kendini ifade etmesini sağlıyorsanız. Cepheye dikkatle bakarsanız renkler birbirine gökkuşağı gibi gayet uyumlu bir şekilde geçiyor. Ama maviyle lacivert arasında keskin bir çizgi var. Kimini rahatsız ediyor, kimini etmiyor. O keskin çizgileri de, toplumun içindeki keskin çizgileri de kabul edeceksiniz. Yapılardan yüreklerimize bir şeylerin dokunması lazım. Yapılar ancak o zaman mimari olur.”

**

Antalya Kültür Sanat’ta yıllar boyu sergiler, sergiler, sergiler açılacak, çocuklar sanatın farkına varacak, içlerinden ressamlar, heykeltraşlar, mimarlar, doktorlar, öğretmenler, milletvekilleri, valiler, belediye başkanları belki de başbakanlar çıkacak.

**

Kesin olan şu ki, Antalya Kültür Sanat’tan sonra Antalya’da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

**

Fazlaca iyimser bir düşünce biliyorum; kentteki karar vericiler, mimarlar, müteahhitler, Saat Kulesi’nin önünde midye satan Mardinli çocuklar, Picasso’nun orijinal resimlerine bakıp bunu ben de yaparım diyen sanat eleştirmeni gazeteciler, köşedeki sayısal loto bayii, kira geliri ile vergi rekortmeni olan ticaret erbapları, Dönerciler Çarşısı’ndaki GSM operatörleri, Kalekapısı’nda 2 liraya tavuk döner satanlar, yabancı misafirine 1 liralık kolyeyi 10 liraya pazarlayan kuyumcular, çakma Prada, Versace’yi orijinalmiş gibi pazarlayan işportacılar, hanutçular, İtalyan dondurmacısının ter kokan garsonları, yandaki işhanının ağır abileri, sigara izmaritini caddeye atan Mercedes’li genç, sırf ucuz ve çakma ürünler almak için kent merkezine gelen Rus turist…. gökkuşağı renkli binaya bakıp belki kendilerine çeki düzen verecekler.

**

Kim bilir beki de şair haklıdır: “Dünyayı güzellik kurtaracak”

Sergi hakkında dip not;

“Picasso: Kadın ve Boğa – Doğduğu Evden Gravürler ve Seramikler” sergisinde Picasso’nun 1929 ve 1964 yılları arasına tarihlenen gravür ve seramik çalışmalarından oluşan 54 parça yapıt yer alıyor.

Suna-İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi koordinatörlüğünde düzenlenen, küratörlüğünü Picasso Vakfı, Picasso Evi Müzesi Kültürel Tanıtım Direktörü Mario Virgilio Montañez Arroyo’nun üstlendiği sergiye Cervantes Enstitüsü de katkıda bulundu.

Yaklaşık 2500 yıllık geçmişe sahip bir kentin merkezinde, Málaga’da, Merced Meydanı’na bakan bir evde 1881 yılında dünyaya gelen Pablo Ruíz Picasso geçtiğimiz yüzyıldan itibaren tüm zamanların görme biçimlerine damgasını vurdu. İspanyol sanatçının kişiliğini yansıtan boğa tutkusu ve kadınlara duyduğu hayranlık ise, geniş üretim serüveni içinde en çok tekrarladığı temalar olarak biliniyor.

Sergi için Picasso Vakfı, Picasso Evi Müzesi Koleksiyonu’ndan derlenen gravürler, sanatçının klasisizm, kübizm ve gerçeküstücülüğü birleştirdiği ve dönüştürdüğü yarım asırlık ışıltılı yaratım serüvenini panoramik bir bütünlük içinde sunuyor.

Sergide, Picasso’yu, 20. yüzyılın en büyük sanatçısına dönüştüren durmak bilmez arayış, farklı konuların gerçekçi betimlemelerinden kübist ve sürrealist yorumlarına uzanan gravür ve seramiklerle göz önüne seriliyor.

“Picasso: Kadın ve Boğa – Doğduğu Evden Gravürler ve Seramikler” sergisi, 28 Şubat 2016’ya kadar Antalya Kültür Sanat’ın 3. ve 4. katlarında açık kalacak. Antalya Kültür Sanat, Salı’dan Pazar’a her gün 10:00-18:00 saatleri arasında gezilebiliyor. Perşembeleri ise saat 20:00’ye dek açık tutuluyor.

Adres: Elmalı Mah. Şehit Binbaşı Cengiz Toytunç Cad. No: 60, 07040 Muratpaşa / Antalya

 

 

 

 

 

 

 

Yeni yakalanmış bir balığın üşümesi gibi…

 

 

 

 

 

 

Sadece seni düşünürken yazabildiğimi

Sadece senin için yazabildiğimi farkettim bugün

Seni tanıdığım andan beri benim ilham perim oldun,

Varlığın da yokluğun da ilham veriyor.

İlham denen şey, belki de yaşama bağlayan şey,

Sen İstanbul’da boğazı geziyorsun, burnuma deniz kokusu geliyor,

Beyoğlu’nu dolaşıyorsun, canım rakı çekiyor

Kulağımda bir bardan gelen gitar sesi

ve erkek sesli bir kadın şarkıcı beni çağırıyor

Galata köprüsü üzerinde

yeni yakalanmış bir balığın üşümesi gibi içim titriyor…

 Orhan Çakmur

 

Antalya benim tutkularımın baş şehri

Antalya benim tutkularımın baş şehri.

Yalnızlığım da, dağınıklığım da bu kentle barışık.

En çok sevdiğim, mesela kavurucu bir yaz günü, gökyüzüne dalar gibi yakalar beni Akdeniz.

***

Antalya benim tutkularımın baş şehri.

Torosların eteğine uzanmış genç bir kız gibi Konyaaltı. Öpülmeyi bekliyor!

***

Bazı günler, Lara sahilinde kumlara adını yazmaya çalışan bir çocuk gibi hissederim kendimi.

***

Ben küçük bir çocukken Antalya henüz elmanın tadına bakmamış Pamuk Prenses gibiydi. Ya şimdi?

Güneş kavuruyor derimizi. Yoğurt sürdüğümüz yerler acıyor ama aynı güneş aydınlatmıyor içimizi!

Antalya benim tutkularımın baş şehri.

 

tanışma

İzinsiz geldin, girdin içime

Kimse tanıştırmadı bizi

Birden

Kimsesiz tanıştık

**

Konuşmadan

Göz göze gelmekten bile korkarak tanıştık

**

Dokunmadan

Tenlerimiz birbirine değmeden

Kokularımız karışmadan

**

Önümüze bakmadan ve

Ardımıza

Yan yana olamadan

Bir uykuya yatamadan

**

Havada çilek kokusu vardı

Elinde yakamozlar

**

Kimse tanıştırmadı bizi

Birden

Kimsesiz tanıştık…

Gözleri Konyaaltı’ndaki çakıltaşlarına benzeyen sevgili!

Sıradan bir pazar sabahı.

Uzanmışım kumsala…

Bir termos çay. Fırından yeni çıkmış simit. Deniz süt liman.

Ilık bir rüzgar tatlı tatlı yüzümü okşuyor.

 

Biraz uzakta, sahilin, güneşin, kıyıya vuran dalga seslerinin hakkını verenler var.

 

Nedense içimde her yılbaşı topluca denize giren avukatların çocuksu sevinci.

 

Oysa henüz sabahın dokuzu ve fonda Ahmet Kaya, “hayat bana yine yalan söyledi” diyor.

 

Kumrular ve serçeler, çakıltaşlarının arasında tatilcilerden kalan yiyecek kırıntılarını topluyor.

 

**

 

“Gözleri Konyaaltı’ndaki çakıltaşlarına benzeyen sevgili” kim mi?

 

Sonunu yıllardır getiremediğim bir şiirin, bir şarkının ya da yaşanmamış bir öykünün ilk cümlesidir o.