Mezopotamya’nın Kalbinin Attığı Yer; Mardin Müzesi…

Mardin Müzesi’nin davetiyle Türkiye’nin çeşitli kentlerinden blog yazarları “Blog Buluşması” için Mardin’deydik. Mardin Müzesi Müdürü Nihat Erdoğan’ın, çalışma arkadaşlarının ve ailesinin yakın ilgisiyle rüya gibi bir seyahat gerçekleştirdik. Ne yazsam eksik kalacak. Unuttuklarım için peşinen affola.

Mardin, kuzey Mezopotamya’da bir yamaç üzerine yerleşmiş, 11. yüzyıl ve sonrası bine yakın tescilli kültür varlığı olan bir kent. Mardin Müzesi bu kentin göbeğinde yer alıyor. Aslında kentin kendisi bir müze desem abartmış olmam… Kentin merkezinde 1895 yılında inşa edilen Süryani Katolik Eski Patrikhanesi 1995 yılından beri Müze olarak kullanılıyor.

4

Müzeler yaşamları değiştirebilir

Mardin Müzesi, son dönemde müze olmaktan çıkıp adeta kenti ve kentliyi kucaklayan, üreten, düşünen kısaca yaşayan ve yaşatan bir yer haline gelmiş. Kuşkusuz bunda Müze Müdürü Nihat Erdoğan’ın dinamizmi ve olağanüstü gayretinin büyük payı var.

Mardin Müzesi’nin kapısından içeriye adımınızı attığı andan itibaren müze ziyaretçisiyle iletişime geçiyor, adeta sizinle konuşuyor.

1
Ziyaretçilerin gördükleri objeleri ve kültürel el sanatlarını deneyimleyebilecekleri bölümler var. Müzenin fark yaratan uygulamalarından birisi bu. Pek çok atölye var. Karagöz ve Hacivat, çivi yazısı atölyesi, heykel, mozaik, ahşap yakma, kukla, seramik, linol baskı atölyesi, müzik atölyesi… Yaz aylarında uzun soluklu atölyeler düzenleniyor.

Müzenin girişinde kendimizi küçük bir darphanenin içinde bulduk. Görevlilerin yardımı ile Mardin yöresine ait tarihi uygarlıkların paralarını bastık. Yine hemen bir başka atölyede yöreye özgü dokuma kumaştan hazırlanan çantanın üzerine kök boya ile şahmeran figürü bastım. Bir başka blog yazarı arkadaşım ebru atölyesinde kendi ebru tablosunu yaptı. İnanılmaz keyif aldık.

Hemen belirteyim tüm bu atölyelerde para basmak dahil her şey ücretsiz. Dilerseniz müzeye bağış yapabileceğiniz küçük bir bağış kutusu var. Gönlünüzden ne koparsa. Size kalmış.

Ayrıca seramik atölyesinde hediyelik eşya üretimi de yapılıyor. Yine müzenin çevresindeki mahallelerde oturan kadınların gönüllü olarak katıldığı dikiş nakış atölyesi var. Buralarda üretilen el emeği göz nuru eserler, dükkanlarda satılıyor. Bir işletme modeli oluşturulmuş.

Müzenin hemen yanındaki bir bina Mutfak Atölyesi olarak düzenleniyor. Henüz tam olarak faaliyete geçmemesine karşın, gezimiz boyunca öğle ve akşam misafir olduk. İnanılmaz yöresel lezzetler tattık. Ellerine sağlık.

ark

Benim için müzenin en etkileyici bölümlerinden biri Arkeopark oldu. Müzenin bahçesindeki arkeoparkta çocuklara arkeoloji eğitimi verildiğini öğrenmek mutluluk vericiydi. Eserlerin müzeye nasıl geldiği ve kazı yapmanın serüveni çocuklara anlatılıyor. Çocuklar, toprağa gömülü eserleri arkeologlar eşliğinde çıkarıyor. Müzenin en önemli ziyaretçileri çocuklar. Dokuz yılda 100 binden fazla çocuk müzeyi ziyaret etmiş. Çocukların müze kültürünü eğlenerek, yaşayarak ve yaparak öğrenebileceği bir zemin oluşturulmuş. Masal atölyesinden yaratıcı dramaya kadar onlarca atölye var. Geleneksel meslek erbapları müze içinde görev alıyor. Yaparak yaşayarak öğrenirken, müzeye gelen her çocuk mutlu ayrılıyor.

28

Uluslararası ödüller

Mardin Müzesi 7 Kasım 2014 tarihinde 14’üncüsü Sydney’de düzenlenen Uluslararası Tasarım İletişim Ödülleri’nde müze eğitim çalışmaları ve Arkeopark ile “Gençlere Yönelik En İyi Program” dalında dünya birincisi olarak “Altın Ödül” kazanmış.

“Shining Star Awards” 2014 yarışmasında “Eğlencenin Yıldızları – En İyi Müze” kategorisinde birincilik ödülü Mardin Müzesi’ne verilmiş.

Yine Mardin Müzesi’nin “Müzeler Yaşamları Değiştirebilir!” adlı müze eğitim programı Avrupa Kültürel Miras Kuruluşları Federasyonu olan Europa Nostra’nın “Avrupa Kültürel Miras Jüri Özel Ödülü”ne değer bulunmuş.

Mardin Müzesi Müdürü Nahit Erdoğan’ın sözleri önemli;

“Mardin Müzesi olarak kendi kültürel mirasını, geçmişini merak eden bir toplum yaratma felsefesiyle hareket ediyoruz. Farkındalık kurumu olarak çalışıyoruz. Müzeler, değişen topluma ayak uydurmakla kalmayıp değişimin öncüsü olma rolünü de üstlenmelidir.

Bir sloganımız var: müzeler yaşamları değiştirebilir.

Yemekler kayboluyor, müzik kayboluyor, gelenek görenekler kayboluyor, bunların fark edilmesine yönelik topluma yönelik ilişkilerimizi devam ettiriyoruz.”

Müze eğitim uygulamalarının etkin tanıtımı, eğitim programlarının takibi için oluşturulan www.arkeoparktabirgun.com ve www.mardinmuzesi.gov.tr web ve sosyal medya hesaplarından öğretmenler başta olmak üzere herkesin geniş kapsamlı bilgiye ulaşabilmesi sağlanıyor.

6

Nadide Koleksiyonlar

Anlatacak o kadar çok şey var ki daha müzenin salonlarına giremedik. Mezopotamya’nın kalbi sanki Mardin Müzesi’nde atıyor. Arkeolojik Kazılar Salonu, İnanç Salonu, Ticaret Salonu, Yaşam Salonu’nda birbirinden ilginç ve nadide koleksiyonlar var. Bölgede yapılan onlarca kazıda ortaya çıkan ve günümüzden 12 bin yıl öncesine ışık tutan nadide eserler müzede sergileniyor.

Müzenin ziyaretçileri ilk karşılayan koleksiyonlarından biri Boncuklu Tarla buluntuları… Dünyada tespit edilen en eski yerleşim yeri olduğunu öğrenince şaşırdık… Karbon testlerine göre Boncuklu Tarla, Göbeklitepe’den bile 2-3 bin yıl geriye gidiyor. Boncuklu Tarla’dan çıkan eserlere göre 12 bin yıldır süsleniyoruz. Ve bir dip not: 12 bin yıl önce erkekler kadınlardan daha çok süsleniyor muş.
Müzenin ziyaretçileri ilk karşılayan koleksiyonlarından biri Boncuklu Tarla buluntuları… Dünyada tespit edilen en eski yerleşim yeri olduğunu öğrenince şaşırdık… Karbon testlerine göre Boncuklu Tarla, Göbeklitepe’den bile 2-3 bin yıl geriye gidiyor. Boncuklu Tarla’dan çıkan eserlere göre 12 bin yıldır süsleniyoruz. Ve bir dip not: 12 bin yıl önce erkekler kadınlardan daha çok süsleniyor muş.

Ilısu Barağı kurtarma kazıları, Dara Antik Kenti, Cizre ve Mardin Kalesi kazı alanlarında çıkan eserlerin değerlendirildiği salonlar dikkat çekiyor.

Bilinen en eski tapu senedi de Mardin Müzesi’nde sergileniyor. MÖ 9-7 yy’a ait Asurlular’dan kalma bu minik tapu senedi – tablet -  Mardin Gırnavaz’da bir meyve bahçesi satışı için verilmiş. Bu tarihi belgeye göre kapitalizm ve mülk edinme Anadolu’da doğmuş diyebiliriz.

Bilinen en eski tapu senedi de Mardin Müzesi’nde sergileniyor. MÖ 9-7 yy’a ait Asurlular’dan kalma bu minik tapu senedi – tablet –  Mardin Gırnavaz’da bir meyve bahçesi satışı için verilmiş. Bu tarihi belgeye göre kapitalizm ve mülk edinme Anadolu’da doğmuş diyebiliriz.

Mardin Müzesi’nde “Sahte Eserler Salonu” var… Evet yanlış okumadınız, güvenlik güçlerince ele geçirilen sahte eserler, “dolandırıcılık” konusunda toplumu bilinçlendirmek ve farkındalık yaratmak için sergileniyor.

Güncel sanat aktivitelerinin olduğu sanat galerisi, konferans salonu, yaz ayları için 500 kişilik amfi tiyatro, ihtisas kütüphanesi, tam donanımlı restorasyon analiz laboratuvarı var. Türkiye’nin her yerindeki yapıların harç ve derz tahlilleri yapılıyor.

kitap

Müzenin Çocuk Kütüphanesi’nde 3 bin kitap var. Biz gezerken içerisi cıvıl cıvıldı. Her zaman böyleşmiş. Dara Antik Kenti’ni gezerken 7-8 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim Neslihan, Ahmet Arif’ten ve Nazım’dan şiirler okudu. Zindan’da güller açtı… Müzenin çocuk kütüphanesindeki şiir atölyesinde öğrendiğini söyledi.

18

Çocuk Kütüphanesi’ni gezerken camın kenarındaki içi küçük kağıt parçaları dolu iki kavanoz dikkatimi çekti. “Bir dize de sen bırak” adlı bir çalışma yapmışlar. Kütüphanenin önünden geçen büyük küçük herkes kavanozdan bir kağıt çekiyor, tıpkı niyet çekmek gibi… Dilerseniz siz de kağıda içinizden geçen bir kaç dizeyi yazıp atıyorsunuz. Ben o anda aklıma gelen Nazım’ın “Yaşamak bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçesine” dizelerini yazıp attım.

Mardin Müzesi'nin yanındaki Kültür Sokağı adeta instagram sokağı olmuş durumda.
Mardin Müzesi’nin yanındaki Kültür Sokağı adeta instagram sokağı olmuş durumda.

Çiçek üretiyor, sokakları güzelleştiriyor

Mardin Müzesi’nin çiçek serası var. Müzenin dışında komşu mahallelerin sokak çiçeklendirmesine de destek veriliyor, avlular güzelleştiriliyor.

Uçurtma festivali, köylerde sanat atölyeleri, Leyli geceleri, Bilale Şenliği yapılıyor.

Mezopotamya’da hasat 1950’lere kadar kutlanırmış, Mardin’in Bilale Köyü’nde arpaların biçilmesi şerefine “Bilale Şenliği Hasat Bayramı” düzenlenirmiş. 1950’lerden sonra bu gelenek kalkmış. Mardin Müzesi son üç yıldır bu geleneği yeniden canlandırmış. İnsanlar yeniden köylerine dönmeye başlamış. Bilale Köyü'nü Mardin Müzesi Müdürü Nihat Erdoğan rehberliğinde gezdik.
Mezopotamya’da hasat 1950’lere kadar kutlanırmış, Mardin’in Bilale Köyü’nde arpaların biçilmesi şerefine “Bilale Şenliği Hasat Bayramı” düzenlenirmiş. 1950’lerden sonra bu gelenek kalkmış. Mardin Müzesi son üç yıldır bu geleneği yeniden canlandırmış. İnsanlar yeniden köylerine dönmeye başlamış. Bilale Köyü’nü Mardin Müzesi Müdürü Nihat Erdoğan rehberliğinde gezdik.

Mardin’de yaşayan insan hazinesi olabilecek bir çok değer var. Bakırcılar, demirciler, marangozlar, kalaycılar, semerciler, telkâri ve taş ustaları. Mardin Müzesi bu değerleri yaşatmak adına çalışmalar yürütülüyor.

Yine engellilerin de müzeyi rahatça gezebilmeleri adına “Engelsiz Müze” projesi ile düzenlemeler yapılmış.

reyhani

İki yıldır her cumartesi müzede Leyli Geceleri düzenleniyor. Biz de güzel bir eylül akşamında Mezopotamya’ya karşı Reyhani Müzik ekibinden Anadolu’nun kadim ezgilerini dinleme fırsatı bulduk. Mardin’e giderseniz bu etkinliği kaçırmayın. Leyli Gecesi’nde dinlediğimiz Cizreli sanatçı Abdurrahman Oğuz’un türküleri ve Mehmet Fidan’ın Reyhani Oyunu gönlümüze kazındı. Abdurrahman ağabey Mardin yolculuğumuzda zaman zaman bize eşlik etti. Kasimiye Medresesi’nin avlusunda bizi kıramadı ve bir uzun hava seslendirdi ki tüylerimiz diken diken oldu.

Hatırlatma: Leyli Gecesi sadece cumartesi akşamları. Ve ilgi o kadar büyük ki mutlaka internetten rezervasyon yaptırmanız gerekiyor.

Mardin Müzesi tarafından yerel sanatçıların katkısı ile 5 dilde Mardin’in Sesleri filmi hazırlanmış.  Filmde, Mardin’in geleneksel üç halk ezgisi, 48 müzik sanatçısı tarafından Türkçe, Arapça, Kürtçe, Süryanice ve Ermenice olarak seslendirilmiş. Mardin’in binlerce yıllık somut ve somut olmayan kültürel mirasının, kültürel çeşitliliğinin görünür kılınması, tanıtılması ve yaşatılması hedefleniyor. Mutlaka izleyin dinleyin.

Bu arada Mardin sokaklarında dolaşırken Mardin’in ünlü masalcısı Ebu Burak’la tanışma fırsatı yakaladım. Şahmeran ustası ve masal anlatıcısı Ebu Burak’ın dükkanı Mardin Revaklı Çarşı (Sipahiler Çarşısı) da. Mutlaka tanışın. Mardin bienali için hazırlanan bir sanat çalışması Ebu Burak’ın dükkanının önünde duvarları ve sütunları süslüyor. Bu sıradışı çalışmaya “Şehrin Duygu Haritası” adını vermişler. Ne hoş değil mi?
Bu arada Mardin sokaklarında dolaşırken Mardin’in ünlü masalcısı Ebu Burak’la tanışma fırsatı yakaladım. Şahmeran ustası ve masal anlatıcısı Ebu Burak’ın dükkanı Mardin Revaklı Çarşı (Sipahiler Çarşısı) da. Mutlaka tanışın. Mardin bienali için hazırlanan bir sanat çalışması Ebu Burak’ın dükkanının önünde duvarları ve sütunları süslüyor. Bu sıradışı çalışmaya “Şehrin Duygu Haritası” adını vermişler. Ne hoş değil mi?

Mardin Müzesi “Masalcılar Buluşması” kısa sürede tüm Türkiye’nin merak ettiği bir etkinlik haline geldi. Masallar da somut olmayan kültürel miras ve kaybolup gidiyor, masallar unutuluyor, anlatılmıyor. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceleri biliyoruz, Kül Kedisi’ni biliyoruz ama Küllü Fatma’yı bilmiyoruz… Robin Hod’u biliyoruz ama Köroğlu’nu bilmiyoruz… Oysa masalların toplum örgüsünü oluşturmada iyiyi kötüyü öğretmedeki rolü çok büyük… İşte Mardin Müzesi bu coğrafyanın masalları unutulmasın, anlatılsın diye 40 masalcıyı her sene Mardin’de buluşturuyor.

masalcocuk

Mardin’de “Uçan Halı Çocuk Müzikleri Festivali”nin açılışına konuk olduk. Kentin ana caddesi üzerinde gerçekleşen ve müzenin önündeki meydanda sona eren kortej çok eğlenceliydi. Akşam müze bahçesindeki amfide gerçekleşen konser ise ayakta alkışlandı.

Mardin Müzesi Galerisi’nde “Göçebe Tuvaller Sergisi”nin açılışında Mardinli sanatseverlerle buluşma fırsatı yakaladık.
Mardin Müzesi Galerisi’nde “Göçebe Tuvaller Sergisi”nin açılışında Mardinli sanatseverlerle buluşma fırsatı yakaladık.

Mardin şiirdir aslında

Mardinli Şair Murathan Mungan, bir röportajında “Şehirlerin anlamı herkes için farklıdır. Yaşadığın şehir seni biçimlendirir. Mesela Mardin’deki mimari, gözlerimi terbiye etti. Işığın gölgesini içime taşıdım. Belki sen şiirimi okurken o ışık ve gölgeyi görmezsin ama o şiiri var eden ışık ve gölge Mardin’den süzülmüştür. Her şehir sana bir şeyler vermeye hazırdır ama önemli olan senin ne kadar aldığın” diyor.

Küçük Mardin olarak da adlandırılan Kalecik.
Küçük Mardin olarak da adlandırılan Kalecik.

Şair Refik Durbaş Mardin için “taşın ve inancın şiiri” diyor.

Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Süryani, Keldani ve Ezidilerin kardeşçe bir arada yaşadığı, hilalle haçı bir arada görebileceğiniz, ezanla çanı aynı anda duyabileceğiniz kadim kent… Din dil ve ırkın önemi yok burada. Binlerce yıl beraber yaşamışlar bu topraklarda.. Beraber örmüşler bu taş duvarları.

Dara Antik Kenti Nekrepolü’nde Büyük Galeri Mezarı.. Kutsal kitaplarda bahsedilen Ezekiel Peygamberin ruhlara nefes vermesi  ve yeniden diriliş mucizesinin kapı girişinde işlendiği galeri mezar, 573 yılında Sasaniler tarafından savaşta öldürülenlere ithafen Romalılar tarafından 591 yılında yaptırılmış.  Mardin Müzesi’nin çalışmaları sonu 3 binin üzerinde insana ait iskeletin bulunduğu mezar, ziyarete açılmış. Mutlaka görülmeli.
Dara Antik Kenti Nekrepolü’nde Büyük Galeri Mezarı..
Kutsal kitaplarda bahsedilen Ezekiel Peygamberin ruhlara nefes vermesi  ve yeniden diriliş mucizesinin kapı girişinde işlendiği galeri mezar, 573 yılında Sasaniler tarafından savaşta öldürülenlere ithafen Romalılar tarafından 591 yılında yaptırılmış.  Mardin Müzesi’nin çalışmaları sonu 3 binin üzerinde insana ait iskeletin bulunduğu mezar, ziyarete açılmış. Mutlaka görülmeli.

27

Mardin’de dünyanın en büyük üzüm işliğini gezdik. Çelbira (Kırk Kuyu) Üzüm İşliği, tesadüf eseri Google sayesinde bulunmuş… Anadolu’da 2 bin yıldır, üzüm işleniyor, pekmez ve şarap yapılıyor. Çelbira’da 100’e yakın sarnıç açık. Ancak her yerde olduğu gibi burada da yapılaşma tehdidi var.

Yaşayan İnsan Hazinesi Telkari ustası Suphi Usta.. Mardin Müzesi’nin hemen yanında Suphi Usta’nın atölyesi var. Gümüş tellerin neredeyse sanat yapıtı takılara dönüştüğü telkari atölyesine uğramalı son Süryani ustayla tanışmalı, sohbet etmeli, küçük de olsa bir hatıra telkari almalısınız.
Yaşayan İnsan Hazinesi Telkari ustası Suphi Usta..
Mardin Müzesi’nin hemen yanında Suphi Usta’nın atölyesi var. Gümüş tellerin neredeyse sanat yapıtı takılara dönüştüğü telkari atölyesine uğramalı son Süryani ustayla tanışmalı, sohbet etmeli, küçük de olsa bir hatıra telkari almalısınız.

23

Kasımiye Medresesi… Artuklular döneminde 13.yy’da yapımına başlanmış.  15.yy’da Akkoyunlu sultanı Kasım İbn Cihangir döneminde tamamlanmış. Astrolojiden felsefeye pek çok eğitim verilmiş. Medresenin avlusundaki çeşme havuz düzenlemesinde tasavvuf felsefesinde suyun akışıyla doğumdan ölüme kadar geçen insan hayatı ve sonrası simgelenmiş. Çeşmeden çıkan su doğumu, döküldüğü yer bebekliği sonraki bölümler sırasıyla çocukluğu ve gençliği, ince uzun oluk yaşlılığı suların toplandığı havuz ise mahşeri temsil ediyor.

Kasımiye Medresesi...
Kasımiye Medresesi…

Mardin’de farklı din, dil ve kültürlerin bir arada yaşadığı, şehrin huzur ve sükûnetine tanık olduk. Yüzlerce yıl önce Mardin dağlarında safran çiçekleri açarmış. En çok da Deyrulzafaran Manastırı’nın etrafında. Manastır da adını çevresinde yetişen ve günümüzde artık altın değerinde olan bu hoş kokulu bitkiden almış.

Deyrulzafaran Manastırı…
Deyrulzafaran Manastırı…

25

Nusaybin’de UNESCO listesine aday;  Zeynel Abidin Camii ve Mor Yakup Kilisesi’nin içinde yer aldığı Kültür ve İnanç Parkı’nı gezdik.

16

Anadolu’nun en eski camilerinden Mardin Ulu Cami... Avlusunda dinlenmek huzur verici. Minaresindeki desenler ise göz kamaştırıcı.

marin

Marin Antik Kenti, Eskihisar Köyü…  Masallara konu olmuş bir yer.  Tarih boyunca köyün Mistik güçleri olduğuna inanılmış ve ordular uzak durmuş. İskender’in ki dahil hiçbir ordu buraya yaklaşmamış.

Şener Şen ve Meltem Cumbul’un başrolünü paylaştığı “Gönül Yarası” filmi burada çekilmiş.  Haşim Muhtar’ın keçi peyniri enfes. Şanslıysanız tadabilirsiniz.

13
Zindan…

Yöre halkının Zindan adını verdiği binlerce yıllık “Su Sarnıcı” yerin 30-40 metre kadar altına inen mimari harikası bir yapı. Güneş enerjisi ile aydınlatılan sarnıç, farklı ışık oyunları ve muhteşem akustiği ile ziyaretçisini etkiliyor.

2

Bu bir başlangıç…. Türkiye’nin dört bir yanından Mardin Müzesi davetiyle Blog Yazarları Buluşması için geldiğimiz kadim kent Mardin’den emek verilmiş, akılteri dökülmüş örnek projeler, harika dostluklar, güzel tatlarla ayrıldık. Evsahipliği için Mardin Müzesi Müdürü Nihat Erdoğan’a, mesai arkadaşlarına, yol arkadaşlıkları için butopraklar.com, keşfetTV.com, fullantalya.com, esrageziyor.com, ArkeolojikHaber.com, MutluEller.com, istanbulistanbulolali.blogspot.com’a sonsuz teşekkürler. Yeniden buluşmak dileğiyle.

Nazım’ın masasında Viyana düşleri

vynazim2

Dün Nazım’ın masasına oturdum.

“Yaşamak güzel şey be kardeşim” dedim.

“Seni düşünmek güzel şey, umutlu şey” dedim.

“Bir ağaç gibi hür ve tek bir orman gibi kardeşçesine” dedim.

Teker teker heceledim.

Ağır ve vakur bir sesle teker teker.

Derin bir nefes aldım “Havelka”yı içime çektim.

Nazım’la göz göze geldim.

Viyana’da güzel insanlarla tanıştım.

Güzel caddelerden geçtim.

Güzel binalar gördüm.

Sonra işçiler gördüm.

Türk işçileri.

Bizim işçilerimiz.

Güzel Türk kızlarıyla tanıştım.

Güzel, Türk işçi kızları.

Ve Tuna.

Mavi Tuna’ya baktım.

Akıp gidiyordu.

Şehri bölen değil de,

Sanki birleştiren bir fermuar gibi.

Tuna’ya baktım,

Türk işçilerinin alın teri gibi temiz,

akıp gidiyordu

akıp gidiyorduk…

vynazim

Dipnot: Rivayet odur ki, büyük şair Nazım Hikmet, Viyana’da geçirdiği her gün Hawelka’ya uğrar, kahve içer, memleket özlemiyle şiirler yazarmış. Hawelka, duvarlarında film ve konser afişlerinin yer aldığı, şirin, sıcak bir mekan. Garsonları inanılmaz misafirperver. Dilerseniz duvarlara bir kaç not yazıp imzanızı da atabiliyorsunuz. Kendi markasıyla kahve satışı da yapılıyor. Viyana’da beni en çok etkileyen yerlerin başında gelen Cafe Leopold Hawelka, kentin tam kalbindeki, görkemli Stephansdom Katedrali’ne yaklaşık 500 metre mesafede bir ara sokakta.

vynazim5

Aphrodisias’ın Mavi Atı

Aphrodisias Müzesi Sevgi Gönül Salonu’nda bir Mavi At var. Bugüne kadar onlarca heykel, sanat eseri ve yapıt gördüm, hiç biri beni bu Mavi At kadar etkilemedi. Antik heykeller arasında büyük boyutlu, mermerden yapılmış, dörtnala koşan bir atı temsil eden tek eser olduğu belirtiliyor.

2

Genç Troia prensi Troilos, Truva surları dışındaki bir çeşmeye at üstünde gittiği bir anda Akhilleus tarafından pusuya düşürülüp öldürülür. Eser, Akhilleus’un genç Troilos’u dörtnala koşan Mavi atı üzerinden saçından tutarak çektiği anı tasvir ediyor.

At, kahraman gibi betimlenmiş çıplak bir genç tarafından sürülmektedir. Beyaz mermerden yapılmış bu genç erkek figürünün sadece tek bir baldırı günümüze ulaşmış. Kalçasındaki kenet yerinden anlaşıldığı üzere bu kahraman genç, attan düşerken betimlenmiş. Koyu mavi-gri mermerden yapılmış dörtnala koşan bu at 1970 yılında Sivil Bazilika’nın içinde, kaidesinin kalıntıları yanında bulunmuş. Atın üzerinde, küçük demir iğnelerle atın sırtına tutturulmuş, kedigil derisi şeklinde altın kaplama bronz bir eğerin izleri görülüyor.

9

Aphrodisias Müzesi Sevgi Gönül Salonu bölgede bulunan eşsiz heykellere evsahipliği yapıyor. 

Aphrodisias Aydın’ın Karacasu ilçesi, Geyre Mahallesi yakınında bulunmasına karşın, Denizli’ye de 30 dakikalık mesafededir. Yolunuz bu coğrafyaya düşerse mutlaka ziyaret ediniz. Otomobilinizi antik kente 2 dakikalık mesafede bir otoparka bıraktıktan sonra, traktörün arkasına yerleştirilmiş bir römorkla ören yerinin girişine kadar ücretsiz götürülüyorsunuz.

Ünlü fotoğrafçı Ara Güler’in ilk kez fotoğraflarıyla dünyaya tanıttığı Aphrodisias Türkiye’nin güneybatısında, Antik Karia bölgesinde yer alan, çok iyi korunmuş bir Roma dönemi şehri olup antik dönemde Aphrodite Kutsal Alanı ve mermer heykeltıraşlık eserleriyle ünlenmiş. Seyyahların ve turistlerin 18. yüzyıldan beri tanıdığı şehir 20. yüzyılın başından itibaren bilimsel araştırmalara konu olmuş. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın himayesinde 1961 yılından bu yana New York Üniversitesi tarafından sürdürülen kazı çalışmalarına 1995 yılında Oxford Üniversitesi de dahil edilmiş.

3

Aphrodisias daha önce Geyre Köyü ile iç içeymiş. Ancak kazı çalışmalarıyla birlikte köy taşınmış. Ancak köye ait evlerin bir kısmı kafe, müze ve kazı evi olarak kullanılıyor. Dev çınar ağaçlarının gölgelediği köy meydanı çok keyifli bir ortam.

Aphrodisias, kentin baş tanrıçası Aphrodite’ye adanan kutsal alanı ve mermer heykeltraşlık eserleriyle ün salmış.

Aphrodisiaslılar mermerden görkemli bir kent ve bu kenti süsleyen çok miktarda üstün kalitede mermer heykeltıraşlık eseri yaratmışlar. Ortaçağda ve modern dönemde Anadolu’nun ana geçiş yollarından görece uzak olması bakımından da şanslı bir yerleşim. Bu sayede yerleşim yeri ve barındırdığı heykeller başka yerlerde olmadığı kadar iyi korunmuş.

Aphrodisias antik kenti geniş bir alana yayılmış. Yürüyüş yolları düzgün. Ne kadar süre gezeceğiniz size kalmış. 1 saatte turlamakta mümkün, bir gün dolaşmakta. Ayakta kalmış eserleri, özellikle stadyumu, tiyatrosu, tapınağı, hamamları fotoğrafı tutkunları için bulunmaz bir atmosfer sunuyor.

afrodisias-3

Aphrodisias çığlığı…

Bir baraj açılışı için bölgeye gazeteci olarak giden ve dönüşte yolunu kaybeden Ara Güler, bir köyden geçerken köylülerin tarihle içiçe yaşadığını görür. Köyde yaşayan insanlar tarafından Roma sütunları ve mimari parçaları hala kullanılmaktadır. Köyde yer alan her türlü mimari yapı, Roma dönemi eserlerini de barındırmaktadır. Tarihi lahitler bile üzüm şırası süzmek için kullanılmaktadır ve köyün her yeri tarihi eserlerle doludur.

Ara Güler, şaşkınlık içinde bu güzelliklere baktıktan sonra köyün çeşitli yerlerinden onlarca fotoğraf çeker ve İstanbul’a döndükten sonra bu bölgeyi araştırmaya başlar. Fakat hiçbir bilgiye ulaşamaz. Çektiği fotoğrafları çeşitli kuruluşlara gönderir fakat beklediği ilgiyi bulamaz. En sonunda fotoğrafları Times’a gönderir. Times fotoğrafların renkli olanlarını çekmesini ister ve Ara Güler tekrar aynı köye giderek renkli fotoğraflar çeker. Bu yolla dünya basınına dağıtılan fotoğraflar bir anda büyük yankı uyandırır. Amerika’dan gelen arkeologlar Geyre’de araştırma yapmaya başladıklarında burasının Roma İmparatorluğu’na ait, tarihi MÖ. 500’li yıllara dayanan ve ismini tanrıça Afrodit’ten alan Aphrodisias antik kenti olduğu anlar.

afrodisias-4

Prof. Dr. Kenan T. Erim Aphrodisias’a gelip hayran olduktan sonra, 1961’de Aphrodisias’ı kazmaya başlar. Ara Güler, yaptığı bir röportajda Aprodisias ile tanışmasını şu sözlerle anlatıyor:

“Devir 1958. Adnan Menderes’in son zamanlarıydı. Aydın’da valiye gittim. “Adnan Menderes’in açılış yapacağı baraj var. Beni oraya gönder, açılışta resim çekeceğim” dedim. Şoför dedi “Ben bir kestirme yol biliyorum, oradan gidelim.” Kestirme yoldan giderken yolu kaybettik. Yolu kaybedince de nereye gitsek karşıma hep o büyük kayalar çıkıyordu. Güneş battı ve zifiri karanlık oldu.

Gidiyoruz, gidiyoruz yine aynı kayalıklara geliyoruz. Kaybolduk!

Baktım bir ışık var. Bir kahve… Kahveye girdik, adamlar oyun oynuyor. Lüks lambasıyla aydınlanıyordu. Biraz sonra gözüm ışığa alıştı, bir de baktım ki kahvede masa yok. Sütun başlıklarını masa yapmışlar ve üstünde domino oynuyorlar.

Tarih ve bugün içi içe yaşamaktadır. Böyle acayip bir yer hayatımda görmedim. Harabe dediğin harabedir. Ama bu öyle değil, bu bambaşka. Bu, tarih içinde yaşayan bir şehir…
Baktım ki taşların içinden suratlar bana bakıyor. Hemen aklıma röportajın adı geldi; Aphrodisias çığlığı…

O taşlar bana bakıyor ve “beni buradan kurtar!” diye çığlık atıyor.”

5

Kafeteryadan bir fincan kahve alıp, dev çınar ağacının altındaki mermer koltuğa oturdum. Zihnimde Ara Güler’in fotoğraflarında gördüğüm köylüler. Hafiften bir rüzgar esiyor. Nasıl huzurluyum anlatamam.

Anadolu’nun her karışı hazine… Tabiki bakmayı bilene. Anadolu’yu keşfetmeyi, zenginliklerini fotoğraflamayı ve paylaşmayı seviyorum.

afrodisias-1

Dip Not;

Prof. Dr. Kenan T. Erim, öldükten sonra ömrünü adadığı Aphrodisias’a gömülüyor. Mezarı antik kentin girişinde. Aphrodisias meydanındaki eski köy evlerinden birini küçük bir müze haline getirmişler. Burada Arkeolog Erim’in kullandığı giysiler ve ekipmanlar sergileniyor. Müzenin duvarlarını ise Ara Güler’in fotoğrafları süslüyor.

Yararlandığım kaynaklar: aphrodisias.classics.ox.ac.uk, arkeofili.com, aphrodisias.org

 

 

Evlat yetiştirirken büyür bütün babalar aslında

orhan

Hıdırlık Kulesi tanığımdır. Ben hiç büyümedim. 40 yıl önce 40 yıl sonra…

***

Ömür insanın kendisiyle yarıştığı bir arenadır esasen. Kendini, nasıl “insan” sıfatıyla ve dahi doğru bilgiyle beslemiş olmandır mühim olan. Erdem de diyebilirsin buna… Bunu, eşref-i mahlukatın “iyi olma hali” olarak bilirim, kendinle olan yücelmeyi, sevmeyi, bir diğerinden ayırmadan saymayı, değer vermeyi…

Merdiveni dayadığın yaş basamaklarında daha da bilgeliğe, arınmaya, sadeleşmeye başladığını anlayacaksın. İnsan, önce insan olmalı. İnadına insan olmaya adanmış dünün basamaklarında kaç kez tökezlemişsindir, kim bilir? Ama ne önemi var, işte yeni bir basamaktasın…

Evlat yetiştirirken büyür bütün babalar aslında; alın kırışıklığı, göğüsün kabarması, her yeni yaş almalarında fark etmeden esas yaşı almış sırtlanmış çıkıyorsan merdivenleri, onur da senin, gurur da…

İşte Orhan Kardeşim; hayat böyle geçiyor, bir çiçeğin doğurganlığında iki evlat ve harika bir eş ile… Gün sonu elde olan da bu, aile olmak!

Yeni yaşınla ömrün her daim güzel, iyi ve doğrularla geçsin…

Selam ve muhabbetle.

Hüsamettin.

 

Hayat kusursuzluk hariç her şeydir!

Çok çarpıcı ve derin bir cümle… Daha önce benzer bir cümleyi sevgili arkadaşım Elif kullanmıştı.. Duvardaki seramik tablonun çatlaklarına bakıp, “Hayat gibi” demişti… “Kusursuz değil”…

Sanki hepimiz kusursuz olma yarışına girmiş gibiyiz…

Güzel bir kitap okudum… Laurent Gounelle’in “Mutlu Olmak İsteyen Adam” adlı kitabı…

Aynı yazarın “Tanrı Daima Tebdili Kıyafet Gezer”ini de beğenmiştim.

Kitabı okurken elimden kalem düşmedi… İlginç anekdotları not aldım, bolca satırın altını çizdim…

Onlardan bir kaçını paylaşmak istiyorum…

Şansa inanır mısınız?

….Avrupa’da çok tuhaf bir deney yapıldı. Bazıları kendilerini şanslı gören, bazıları ise görmeyen gönüllüler bir sınava tabi tutuldu. Her birine bir gazete veriliyor ve içinde yayımlanmış fotoğrafların tam sayısını birkaç dakika içinde hesaplamaları isteniyordu. Birkaç sayfa sonra, gazetenin tam ortasında büyükçe bir ilanla karşılaşmışlardı ve ilanda iri puntolarla şöyle yazıyordu; “Saymaya gerek yok: Bu gazetede 46 fotoğraf var.”

Şanslı olduklarını düşünen insanların hepsi bu mesajı okuyunca saymaya son vermişler. Gazeteyi kapatıp araştırmacıya “kırkaltı fotoğraf var” demişler. Peki sizce, şanssız olduklarını düşünenler ne yapmış?

Gazetenin sonuna kadar saymaya devam etmişler. Ama onları ilanı neden dikkate almadıkları sorulduğunda hepsi birden “İlan mı, ne ilanı?” demiş. Hiçbiri ilanı görmemiş.

Siz de herkes kadar şanslısınız ama belki de karşınıza çıkan fırsatlara dikkat etmiyorsunuz.

“Bebeklerden öğrenecek çok şeyimiz vardır. Yürümeyi öğrenen bir çocuğa bakın. İlk seferde başardığını mı sanıyorsunuz? Tam ayakta durmaya çalışırken, hop düşüverir. Acı bir yenilgidir bu, ama yine de derhal yeniden başlar. Yeniden doğrulur, yeniden düşer! Bir bebek yürümeyi öğrenmeden önce ortalama iki bin kez düşecektir.”

 

Eğer hiçbir şeyden vazgeçmezseniz, seçmekten kaçınırsınız. Seçmekten kaçındığınızda, istediğiniz hayatı yaşamaktan kaçınmış olursunuz.”

Hayat başkalarına açılmaktır, kendi içimize kapanmak değil. Başkalarıyla bağ kurmayı sağlayan her şey olumludur.

İnsanları yalnızca bizim ideallerimize uygun davrandıklarında sevmek sevgi değildir… Sevgi dolu bir ailede bile herkes kendi hayatını yaşamalıdır.

Başkalarıyla ilgili şeyler hakkında genelleme yapmaya son verildiğinde ve herkes, aslında kendisini aşan bir bütünün, insanlığın ve hatta daha ötesinde evrenin parçası olsa bile birey olarak ele alındığında, yaşamın içine doğru büyük bir adım atılmış olur.

Üzerine dikkatimizi verdiğimiz şey genişler ve büyür. Eğer projektörleri bir kişinin meziyetlerine çevirirseniz, bunlar önemsiz bile olsa giderek büyür, üstün olana dek gelişirler. Size, sizin niteliklerinize ve kapasitenize inanan insanların çevrenizde olması bu yüzden önemlidir…

Para nasıl kazanılıyor ve nasıl harcanıyor?

Para bütün hayalleri, yansıtmaları, korkuları, nefretleri, hasedi, kıskançlığı, aşağılık komplekslerini, büyüklük komplekslerini ve daha bir çok şeyi somutlaştırır.

Özlem duyulan maddi düzey ne olursa olsun, ona erişildiğinde daha fazlası istenir. Bu gerçekten de sonsuz bir yarıştır.

Para eğer en iyi yanlarımızı vererek yeteneklerimizi uygulamaktan kaynaklanıyorsa sağlıklıdır. Bu durumda onu kazanana gerçek bir tatmin sağlar. Ama eğer başkalarını, örneğin müşterileri ya da iş ortaklarını suistimal ederek kazanılmışsa, bu durumda, sembolik olarak, negatif enerji denebilecek şeyi yaratır.

Şamanlar buna “Huşa” derler. Bu Huşa tüm dünyayı aşağı doğru çeker, ruhları kirletir ve sonuçta soyulanı da soyguncuyu da mutsuz eder. Soyguncu bir şey kazanmış gibi hissedebilir kendini, ama onun içinde biriktirdiği şey, daha fazla mutlu olmasını engelleyecek bu Huşa’dır. İnsan yaşlandıkça bu yüzden okunur, üstelik biriken servet ne olursa olsun, bu böyledir… Oysa ki, kendindeki en iyi şeyi vererek ve başkalarına saygı göstererek para kazanan kişinin kendisi de serpilip gelişerek zenginleşir…

 Maddi mal biriktirmekle yetinilirse, o zaman yaşam anlamını yitirir. İnsan yavaş yavaş kurur.

Başarılı bir hayat nedir?

  “….Başarılı bir hayat, kişinin arzularına uygun sürdüğü, daima kendi değerleriyle uyum içinde hareket ettiği, yaptığı şeye elinden gelenin en iyisini kattığı, olduğu haliyle uyum içinde yaşadığı bir hayattır. Ve mümkünse, kendimizi aşma fırsatını elde ettiğimiz, kendimizden başka bir şeye kendimizi adamadığımız ve insanlığa çok mütevazı da olsa, küçücük de olsa bir şey kattığımız bir hayattır. Rüzgara bırakılmış küçücük bir kuş tüyü. Başkalarına bir gülümseyiş.”

 

 

 

Laurent Gounelle “Mutlu Olmak İsteyen Adam”

Pegasus Yayınları.

Laf’ı güzaf…

Tik tak tik tak tik tak…

“Bazen bir anın gerçek değerini (o an) bir hatıraya dönüşmeden önce anlayamazsınız.”

Carolin Koç’un eşine veda mesajında görmüştüm. O gün çok etkilemişti beni. Eski notları karıştırırken rastladım.

Şu sıralar “zaman”a taktım. Çoğunlukla biz farkında bile olmadan önümüzden geçip giden zamana. Gelecekle ilgili, hatta yarınla ilgili bile plan yapmam oysa.

Gazetecilik refleksi olsa gerek, yaşamın sürekli yeni sürprizlerle planlarımızı boşa çıkaracağına inanırım. Kimine göre olgunluk, kimine göre yaşlılık belirtisi.

Bolca zamanla alakalı şiirler okuyorum. Not defterimdekileri Amelie’nin fotoğrafları eşliğinde paylaşıyorum, bakalım beğenecek misiniz?

at-2

Louis Aragon “Elsa’ya Şiirler”inde sevgilisini zamana, zamanı bir kadına benzetiyor.

“Sana büyük bir sır söyleyeceğim zaman sensin

Zaman kadındır ister ki

Hep okşansın diz çökülsün hep

Çözülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına

Bir taranmış

Bir upuzun saç gibi zaman

Soluğun buğulandırıp sildiği ayna gibi

Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken

Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi….

**

Sana büyük bir sır söyleyeceğim bilmem ben

Sana benzeyen zamandan söz açmayı

Bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm

Tıpkı uzun bir süre garda

El sallayanlar gibi gittikten sonra trenler

Ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının.

**

Sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden

Korkuyorum yanınsıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri

El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden

Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden.

**

Sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları

Ölmek daha kolaydır sevmekten

Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

Sevgilim.

at-7

Zamana dair en güzel dörtlüklerden biri Ömer Hayyam’ın.

Çayda akan su gibi, çölde esen yel gibi

İşte bir günü daha kayboldu ömrümün.

Ben ben oldukça iki günün gamını bir çekmem.

Biri geçip giden gün biri gelecek gün.

at-3

Birhan Keskin şiiriyle tanıştığımda büyülenmiştim. Bence çağımızın en önemli ozanı.

Bir yerden aşağı,

çok aşağı düştüm

zaman:

solgun ve gri bir koridordu

orada çok üşüdüm.

at-1

Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in zaman vurgusu da çok etkileyici.

Bakma saatine ikide birde!

Halin neyse saat onun saati.

Saat tutamaz ki, ölü kabirde;

Zamana eşyada gör itaati!

Bir kıvrım, bir helezon,

Her noktası baş ve son…

13

Halil Cibran sevenlerdenseniz buyurun büyük bilgeye kulak verin;

Ve zaman da, tıpkı sevgi gibi bölünemez ve ölçülemez değil midir?

Yine de eğer düşüncenizde zamanı mevsimlerle ölçmek isterseniz,

her mevsimin diğerlerini içermesine izin verin.

Ve bırakın bugününüz, geçmişi anılarla,

geleceği ise özlemle kucaklasın.

audrey-tautou-24

Ahmet Telli’ye göre ise “Zaman Kekemeydi”

Saçlarındı diye düşünüyorum ömrümüzü

çözdükçe savrulan rüzgârdı saçların

ve ikide bir aklıma düşüyor aynı soru

-Aşkı bilmiyorsam nasıl değiştiririm

kendimi, seni ve bütün dünyayı

attt

Nazım Hikmet Ran’ı sona bıraktım. Nazım’ın “Ben İçeri Düştüğümden Beri” şiiri zaman üzerine yazılmış en güzel şiirlerden biridir.

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman…’

Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün…’

Bir kurşun kalemim vardı, ben içeri düştüğüm sene

Bir haftada yaza yaza tükeniverdi

Ona sorarsanız: ’Bütün bi hayat…’

Bana sorarsanız: ‘Adam sende bi hafta…’

Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri

Yedibuçuğu doldurup çıktı.

Dolaştı dışarda bi vakit,

Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.

Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda…

 **

Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.

Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,

Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.

Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

 **

Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri…

Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

 **

Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene

Sonra vesikaya bindi

Bizim burda, içerde

Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için

Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

 **

Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz

Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya

Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman

Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları

Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri

Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

 **

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine

‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.

Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,

Ve kahreden yaratan ki onlardır,

Şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

 **

Ve gayrısı

Mesela, benim on sene yatmam

Laf’ı güzaf…

ben bıraktım artık kelimelerin peşinden koşmayı

ben bıraktım artık kelimelerin peşinden koşmayı…

renklerin peşinden,

sahile vuran bembeyaz köpüklerin peşinden,

bulutların peşinden,

nisan yağmurlarının peşinden

bir çiğ tanesinin peşinden,

bir çocuk sevincinin peşinden…

 

öyle senle doldurdum ki içimi

bıraktım artık

ağustosun ardından gelen eylülün

eylülde dalından kopan sarı bir yaprağın peşinden koşmayı

 

masaya vurulan son kadehin peşinden koşmayı…

 

Ellerim, ellerin olmadan yarım kalmış bir duadır

Ellerin nefestir

Ellerim titrer her nefesinde…

 

Ellerin güneştir

Ellerim yanar her doğuşunda…

 

Ellerin bir nehirdir

Ellerimi yıkarım her damlasında…

 

Ellerin bir dağdır

Ellerin bir gönül ağrısıdır

Ellerin uzaktır

Ellerin bekleyiştir

Ellerin yazgıdır

Ellerin sızıdır

Ama sen bilmezsin, bilemezsin

Ellerim, ellerin olmadan yarım kalmış bir duadır.

 Orhan Çakmur – 30 Nisan 2013 – Antalya

 

 

Martı

 

 

 

 

 

 

“…kanadı kırık bir martı konmuştu, avuçlarıma.
Yaralarımız birbirine benziyordu.
O’nu iyileştirirken, kendim iyileştim aslında.
Mutluluktan omuzunda ağladığım da oldu, içinde yok olup eridiğimde.

Ama artık Martı’mın kanatları iyileşti, eskisinden daha güçlü.
Uçmasına izin vermem gerekiyor.

Biliyorum ki, ne zaman ihtiyacı olsa avuçlarıma konacak yine,
Ve ben ne zaman O’nu özlesem gökyüzüne bakacağım…”

Duvar

Seni yazmaya nereden başlasam bilemiyorum…

Seni düşünmeye başlayınca, nereye baksam bir boşluk, bir duvar…

Dağlar duvar, deniz duvar, duvarda asılı tablolar duvar…

Çiçekler duvar,  saksıdaki fesleğen duvar, masanın üzerindeki boş sürahi duvar…

Akvaryumdaki balık, kuş tüyü yastığım…

Sonuç: Elde var duvar…

 

Duvar dediysem, öyle topraktan, kireç boyalı boş bir duvar da değil aslında

Küçük bir kız köpeğini gezdiriyor parkta…

Ya da serin sulara atlıyorsun, üstüm başım deniz suyu…

Geniş bir bahçeye açılan bir kapının önündesin, korkuyorum içeriye girmeye…

Tuvalimin başındayım, fırça elimde, onlarca renk var,  gözlerini çizmek istiyorum…

Seçemiyorum yüzünü…

Gözlerin duvar…