Laf’ı güzaf…

Tik tak tik tak tik tak…

“Bazen bir anın gerçek değerini (o an) bir hatıraya dönüşmeden önce anlayamazsınız.”

Carolin Koç’un eşine veda mesajında görmüştüm. O gün çok etkilemişti beni. Eski notları karıştırırken rastladım.

Şu sıralar “zaman”a taktım. Çoğunlukla biz farkında bile olmadan önümüzden geçip giden zamana. Gelecekle ilgili, hatta yarınla ilgili bile plan yapmam oysa.

Gazetecilik refleksi olsa gerek, yaşamın sürekli yeni sürprizlerle planlarımızı boşa çıkaracağına inanırım. Kimine göre olgunluk, kimine göre yaşlılık belirtisi.

Bolca zamanla alakalı şiirler okuyorum. Not defterimdekileri Amelie’nin fotoğrafları eşliğinde paylaşıyorum, bakalım beğenecek misiniz?

at-2

Louis Aragon “Elsa’ya Şiirler”inde sevgilisini zamana, zamanı bir kadına benzetiyor.

“Sana büyük bir sır söyleyeceğim zaman sensin

Zaman kadındır ister ki

Hep okşansın diz çökülsün hep

Çözülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına

Bir taranmış

Bir upuzun saç gibi zaman

Soluğun buğulandırıp sildiği ayna gibi

Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken

Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi….

**

Sana büyük bir sır söyleyeceğim bilmem ben

Sana benzeyen zamandan söz açmayı

Bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm

Tıpkı uzun bir süre garda

El sallayanlar gibi gittikten sonra trenler

Ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının.

**

Sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden

Korkuyorum yanınsıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri

El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden

Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden.

**

Sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları

Ölmek daha kolaydır sevmekten

Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

Sevgilim.

at-7

Zamana dair en güzel dörtlüklerden biri Ömer Hayyam’ın.

Çayda akan su gibi, çölde esen yel gibi

İşte bir günü daha kayboldu ömrümün.

Ben ben oldukça iki günün gamını bir çekmem.

Biri geçip giden gün biri gelecek gün.

at-3

Birhan Keskin şiiriyle tanıştığımda büyülenmiştim. Bence çağımızın en önemli ozanı.

Bir yerden aşağı,

çok aşağı düştüm

zaman:

solgun ve gri bir koridordu

orada çok üşüdüm.

at-1

Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in zaman vurgusu da çok etkileyici.

Bakma saatine ikide birde!

Halin neyse saat onun saati.

Saat tutamaz ki, ölü kabirde;

Zamana eşyada gör itaati!

Bir kıvrım, bir helezon,

Her noktası baş ve son…

13

Halil Cibran sevenlerdenseniz buyurun büyük bilgeye kulak verin;

Ve zaman da, tıpkı sevgi gibi bölünemez ve ölçülemez değil midir?

Yine de eğer düşüncenizde zamanı mevsimlerle ölçmek isterseniz,

her mevsimin diğerlerini içermesine izin verin.

Ve bırakın bugününüz, geçmişi anılarla,

geleceği ise özlemle kucaklasın.

audrey-tautou-24

Ahmet Telli’ye göre ise “Zaman Kekemeydi”

Saçlarındı diye düşünüyorum ömrümüzü

çözdükçe savrulan rüzgârdı saçların

ve ikide bir aklıma düşüyor aynı soru

-Aşkı bilmiyorsam nasıl değiştiririm

kendimi, seni ve bütün dünyayı

attt

Nazım Hikmet Ran’ı sona bıraktım. Nazım’ın “Ben İçeri Düştüğümden Beri” şiiri zaman üzerine yazılmış en güzel şiirlerden biridir.

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman…’

Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün…’

Bir kurşun kalemim vardı, ben içeri düştüğüm sene

Bir haftada yaza yaza tükeniverdi

Ona sorarsanız: ’Bütün bi hayat…’

Bana sorarsanız: ‘Adam sende bi hafta…’

Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri

Yedibuçuğu doldurup çıktı.

Dolaştı dışarda bi vakit,

Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.

Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda…

 **

Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.

Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,

Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.

Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

 **

Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri…

Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

 **

Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene

Sonra vesikaya bindi

Bizim burda, içerde

Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için

Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

 **

Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz

Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya

Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman

Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları

Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri

Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

 **

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine

‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.

Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,

Ve kahreden yaratan ki onlardır,

Şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

 **

Ve gayrısı

Mesela, benim on sene yatmam

Laf’ı güzaf…

ben bıraktım artık kelimelerin peşinden koşmayı

ben bıraktım artık kelimelerin peşinden koşmayı…

renklerin peşinden,

sahile vuran bembeyaz köpüklerin peşinden,

bulutların peşinden,

nisan yağmurlarının peşinden

bir çiğ tanesinin peşinden,

bir çocuk sevincinin peşinden…

 

öyle senle doldurdum ki içimi

bıraktım artık

ağustosun ardından gelen eylülün

eylülde dalından kopan sarı bir yaprağın peşinden koşmayı

 

masaya vurulan son kadehin peşinden koşmayı…

 

Ellerim, ellerin olmadan yarım kalmış bir duadır

Ellerin nefestir

Ellerim titrer her nefesinde…

 

Ellerin güneştir

Ellerim yanar her doğuşunda…

 

Ellerin bir nehirdir

Ellerimi yıkarım her damlasında…

 

Ellerin bir dağdır

Ellerin bir gönül ağrısıdır

Ellerin uzaktır

Ellerin bekleyiştir

Ellerin yazgıdır

Ellerin sızıdır

Ama sen bilmezsin, bilemezsin

Ellerim, ellerin olmadan yarım kalmış bir duadır.

 Orhan Çakmur – 30 Nisan 2013 – Antalya

 

 

Hayat kusursuzluk hariç her şeydir!

Çok çarpıcı ve derin bir cümle… Daha önce benzer bir cümleyi sevgili arkadaşım Elif kullanmıştı.. Duvardaki seramik tablonun çatlaklarına bakıp, “Hayat gibi” demişti… “Kusursuz değil”…

Sanki hepimiz kusursuz olma yarışına girmiş gibiyiz…

Güzel bir kitap okudum… Laurent Gounelle’in “Mutlu Olmak İsteyen Adam” adlı kitabı…

Aynı yazarın “Tanrı Daima Tebdili Kıyafet Gezer”ini de beğenmiştim.

Kitabı okurken elimden kalem düşmedi… İlginç anekdotları not aldım, bolca satırın altını çizdim…

Onlardan bir kaçını paylaşmak istiyorum…

Şansa inanır mısınız?

….Avrupa’da çok tuhaf bir deney yapıldı. Bazıları kendilerini şanslı gören, bazıları ise görmeyen gönüllüler bir sınava tabi tutuldu. Her birine bir gazete veriliyor ve içinde yayımlanmış fotoğrafların tam sayısını birkaç dakika içinde hesaplamaları isteniyordu. Birkaç sayfa sonra, gazetenin tam ortasında büyükçe bir ilanla karşılaşmışlardı ve ilanda iri puntolarla şöyle yazıyordu; “Saymaya gerek yok: Bu gazetede 46 fotoğraf var.”

Şanslı olduklarını düşünen insanların hepsi bu mesajı okuyunca saymaya son vermişler. Gazeteyi kapatıp araştırmacıya “kırkaltı fotoğraf var” demişler. Peki sizce, şanssız olduklarını düşünenler ne yapmış?

Gazetenin sonuna kadar saymaya devam etmişler. Ama onları ilanı neden dikkate almadıkları sorulduğunda hepsi birden “İlan mı, ne ilanı?” demiş. Hiçbiri ilanı görmemiş.

Siz de herkes kadar şanslısınız ama belki de karşınıza çıkan fırsatlara dikkat etmiyorsunuz.

“Bebeklerden öğrenecek çok şeyimiz vardır. Yürümeyi öğrenen bir çocuğa bakın. İlk seferde başardığını mı sanıyorsunuz? Tam ayakta durmaya çalışırken, hop düşüverir. Acı bir yenilgidir bu, ama yine de derhal yeniden başlar. Yeniden doğrulur, yeniden düşer! Bir bebek yürümeyi öğrenmeden önce ortalama iki bin kez düşecektir.”

 

Eğer hiçbir şeyden vazgeçmezseniz, seçmekten kaçınırsınız. Seçmekten kaçındığınızda, istediğiniz hayatı yaşamaktan kaçınmış olursunuz.”

Hayat başkalarına açılmaktır, kendi içimize kapanmak değil. Başkalarıyla bağ kurmayı sağlayan her şey olumludur.

İnsanları yalnızca bizim ideallerimize uygun davrandıklarında sevmek sevgi değildir… Sevgi dolu bir ailede bile herkes kendi hayatını yaşamalıdır.

Başkalarıyla ilgili şeyler hakkında genelleme yapmaya son verildiğinde ve herkes, aslında kendisini aşan bir bütünün, insanlığın ve hatta daha ötesinde evrenin parçası olsa bile birey olarak ele alındığında, yaşamın içine doğru büyük bir adım atılmış olur.

Üzerine dikkatimizi verdiğimiz şey genişler ve büyür. Eğer projektörleri bir kişinin meziyetlerine çevirirseniz, bunlar önemsiz bile olsa giderek büyür, üstün olana dek gelişirler. Size, sizin niteliklerinize ve kapasitenize inanan insanların çevrenizde olması bu yüzden önemlidir…

Para nasıl kazanılıyor ve nasıl harcanıyor?

Para bütün hayalleri, yansıtmaları, korkuları, nefretleri, hasedi, kıskançlığı, aşağılık komplekslerini, büyüklük komplekslerini ve daha bir çok şeyi somutlaştırır.

Özlem duyulan maddi düzey ne olursa olsun, ona erişildiğinde daha fazlası istenir. Bu gerçekten de sonsuz bir yarıştır.

Para eğer en iyi yanlarımızı vererek yeteneklerimizi uygulamaktan kaynaklanıyorsa sağlıklıdır. Bu durumda onu kazanana gerçek bir tatmin sağlar. Ama eğer başkalarını, örneğin müşterileri ya da iş ortaklarını suistimal ederek kazanılmışsa, bu durumda, sembolik olarak, negatif enerji denebilecek şeyi yaratır.

Şamanlar buna “Huşa” derler. Bu Huşa tüm dünyayı aşağı doğru çeker, ruhları kirletir ve sonuçta soyulanı da soyguncuyu da mutsuz eder. Soyguncu bir şey kazanmış gibi hissedebilir kendini, ama onun içinde biriktirdiği şey, daha fazla mutlu olmasını engelleyecek bu Huşa’dır. İnsan yaşlandıkça bu yüzden okunur, üstelik biriken servet ne olursa olsun, bu böyledir… Oysa ki, kendindeki en iyi şeyi vererek ve başkalarına saygı göstererek para kazanan kişinin kendisi de serpilip gelişerek zenginleşir…

 Maddi mal biriktirmekle yetinilirse, o zaman yaşam anlamını yitirir. İnsan yavaş yavaş kurur.

Başarılı bir hayat nedir?

  “….Başarılı bir hayat, kişinin arzularına uygun sürdüğü, daima kendi değerleriyle uyum içinde hareket ettiği, yaptığı şeye elinden gelenin en iyisini kattığı, olduğu haliyle uyum içinde yaşadığı bir hayattır. Ve mümkünse, kendimizi aşma fırsatını elde ettiğimiz, kendimizden başka bir şeye kendimizi adamadığımız ve insanlığa çok mütevazı da olsa, küçücük de olsa bir şey kattığımız bir hayattır. Rüzgara bırakılmış küçücük bir kuş tüyü. Başkalarına bir gülümseyiş.”

 

 

 

Laurent Gounelle “Mutlu Olmak İsteyen Adam”

Pegasus Yayınları.

Martı

 

 

 

 

 

 

“…kanadı kırık bir martı konmuştu, avuçlarıma.
Yaralarımız birbirine benziyordu.
O’nu iyileştirirken, kendim iyileştim aslında.
Mutluluktan omuzunda ağladığım da oldu, içinde yok olup eridiğimde.

Ama artık Martı’mın kanatları iyileşti, eskisinden daha güçlü.
Uçmasına izin vermem gerekiyor.

Biliyorum ki, ne zaman ihtiyacı olsa avuçlarıma konacak yine,
Ve ben ne zaman O’nu özlesem gökyüzüne bakacağım…”

Duvar

Seni yazmaya nereden başlasam bilemiyorum…

Seni düşünmeye başlayınca, nereye baksam bir boşluk, bir duvar…

Dağlar duvar, deniz duvar, duvarda asılı tablolar duvar…

Çiçekler duvar,  saksıdaki fesleğen duvar, masanın üzerindeki boş sürahi duvar…

Akvaryumdaki balık, kuş tüyü yastığım…

Sonuç: Elde var duvar…

 

Duvar dediysem, öyle topraktan, kireç boyalı boş bir duvar da değil aslında

Küçük bir kız köpeğini gezdiriyor parkta…

Ya da serin sulara atlıyorsun, üstüm başım deniz suyu…

Geniş bir bahçeye açılan bir kapının önündesin, korkuyorum içeriye girmeye…

Tuvalimin başındayım, fırça elimde, onlarca renk var,  gözlerini çizmek istiyorum…

Seçemiyorum yüzünü…

Gözlerin duvar…

Kumdan bir kalede konaklıyorsun ömrüm

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kocaman bir adamdım,

Kumdan kaleler yapan bir çocuğa sordum;

Kaç dalga gerek bir ömrü yutmaya?

Kaç rüzgar uçurabilir?

Ya da kaç ayak izi, kaç adım?

Saydın mı?

Saymadım!

Sayamadım!

Sayılmıyor!

***

Kumdan kale yapmak kolay, korumak zor.

Akşam olunca, yengeçler çıkınca yuvalarından,

Kumdan kaleleri görünce ne düşünüyorlardır acaba?

***

Her depremden sonra tv’de “binalar deniz kumuyla yapılmış” diyen adamlara gülüyorum.

Kumdan kalelerde oturursan, “depreme” hazırlıklı olacaksın.

***

Hayat dediğimiz şey kumdan bir kale misali,

Rüzgar poyrazdan melteme dönünce,

Küçük bir dalga yıkıveriyor kalemizi.

***

Marifet yıkılmaz kaleler de oturmak mıdır?

Yoksa kalemiz yıkıldıktan sonra eskisinden daha sağlam kaleler kurmak mı?

Ömrü boyunca tek bir kalede konaklayan adam yaşamış sayılır mı?

Sahi, kaç kumdan kalede konaklar bir ömür?

Küçük bir sahil kasabasında çakıltaşlarına resim yapan adamın yalnızlığını istiyorum

Balkonda çayımı yudumlarken, bir yandan tüm iyimserliğimle etrafımda olup bitenlere kafa yoruyor, küçük anlamlar yüklemeye çalışıyorum.

Mesela; kırmızı saksıdaki biberiyenin tuhaf bir takıntısı var! Sürekli balkon demirlerine asılı olmaktan şikayet edip, sitenin bahçesine yerleşmek istiyor.

Beyaz saksıdaki fesleğen ise görevinin sadece sivrisinekleri kovmak olduğunun farkında ve zaman zaman başını okşayan evsahibesini çok seviyor.

**

Mesela yeryüzünde güçlü ile zayıfın, iyi ile kötünün, zengin ile fakirin savaşı artan bir şiddetle devam ederken, bilim insanlarının saatlerin 1 saniye geri alınması konusundaki ısrarlarına ve sarsılmaz inançlarına hayret ediyorum.

**

Elektronik posta kutuma bakıyorum, yüz kızartan bir istatistik düşmüş; 7 ilde sinema, 55 ilde tiyatro salonu yok.
54 il tiyatro için çok amaçlı salon kullanıyor, 1 ilde o da yok.

Sözde ekonomik kriz olduğu söylenen Moskova’da neredeyse her köşe başında bir tiyatro yada opera binası önündeki uzun kuyruklar gözümün önüne geliyor birden.

**

Cüce gezegen, 9 yıldır 3 milyar mil yol kat eden New Horizons uzay aracımız aracılığıyla dünyaya bir aşk notu göndermiş. Fotoğrafta görülen şekil sosyal medya kullanıcıları tarafından vakt-i zamanında gezegenlik statüsünden çıkarılan Plüton’a atıfta bulunularak, ‘incinmiş bir kalbe’ benzetilmiş.

**

Uzmanlar İtalyan ressam Leonardo Da Vinci’nin dünyaca ünlü tablosu ‘Mona Lisa’nın büyüleyici gülüşünün gizemini çözmeyi başardıklarını açıklamış. Figürün yüzündeki tebessüm gözlerden değil sadece dudaklardan kaynaklanıyor muş.

**

İstatistik haberlerini sevmem. Basit olanları en acı gerçeği yansıtırlar. İşte güzel ülkemden bir istatistik! Son 30 gün içinde 45 asker ve polis şehit olmuş.

**

Çaresizlik kötü bir şey. Elinden hiçbir şeyin gelememesi… Belki de sırf bu yüzden küçük bir sahil kasabasında çakıltaşlarına resim yapan adamın yalnızlığını istiyorum.

**

İşte tam da kafamdan bunlar geçerken, küçük bir sahil kasabasında, küçük bir mülteci çocuğun cansız bedeni kıyıya vuruyor.

**

Ve bir son dakika haberi!!!! Mars’ta su olma ihtimali varmış.

**

İnsanlık çok ilerledi, görünmüyor!

**

Balkonda çayımı yudumlarken…

Dünyayı güzellik kurtaracak

Yaşamda bazı anlar vardır yüreğinize kazınır. Kimi büyük heyecanlardır, sevinçlerdir, hüzünlerdir, hiç bırakmaz sizi. Bazı anlara tanık olduğunuz için gururlanırsınız. “Orada olmak”, torunlara anlatılacak bir madalya gibi göğsünüzde asılı durur.

Antalya Kültür Sanat’ın açılışında bunları hissettim.

 

Rengarenk cephesiyle dikkat çeken binanın tasarımcısı Mimar Sinan Genim’in sözleri binlerce kitaba bedeldi;

“O çubukların hepsini birer insan gibi düşünürseniz, onlar yan yana olmasaydı ve renksiz olsaydı kimsenin dikkatini çekmezdi. Zaman zaman toplumumuzun başına geliyor. Aynı, tek tip düzgün insanları yan yana dizmeye çalışıyor devleti yönetenler, olmuyor. Geçmişte de olmadı, günümüzde de olmuyor, gelecekte de olmaz. Malzeme çok basit boru, öteki de boya. Biraz da onun kendini ifade etmesini sağlıyorsanız. Cepheye dikkatle bakarsanız renkler birbirine gökkuşağı gibi gayet uyumlu bir şekilde geçiyor. Ama maviyle lacivert arasında keskin bir çizgi var. Kimini rahatsız ediyor, kimini etmiyor. O keskin çizgileri de, toplumun içindeki keskin çizgileri de kabul edeceksiniz. Yapılardan yüreklerimize bir şeylerin dokunması lazım. Yapılar ancak o zaman mimari olur.”

**

Antalya Kültür Sanat’ta yıllar boyu sergiler, sergiler, sergiler açılacak, çocuklar sanatın farkına varacak, içlerinden ressamlar, heykeltraşlar, mimarlar, doktorlar, öğretmenler, milletvekilleri, valiler, belediye başkanları belki de başbakanlar çıkacak.

**

Kesin olan şu ki, Antalya Kültür Sanat’tan sonra Antalya’da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

**

Fazlaca iyimser bir düşünce biliyorum; kentteki karar vericiler, mimarlar, müteahhitler, Saat Kulesi’nin önünde midye satan Mardinli çocuklar, Picasso’nun orijinal resimlerine bakıp bunu ben de yaparım diyen sanat eleştirmeni gazeteciler, köşedeki sayısal loto bayii, kira geliri ile vergi rekortmeni olan ticaret erbapları, Dönerciler Çarşısı’ndaki GSM operatörleri, Kalekapısı’nda 2 liraya tavuk döner satanlar, yabancı misafirine 1 liralık kolyeyi 10 liraya pazarlayan kuyumcular, çakma Prada, Versace’yi orijinalmiş gibi pazarlayan işportacılar, hanutçular, İtalyan dondurmacısının ter kokan garsonları, yandaki işhanının ağır abileri, sigara izmaritini caddeye atan Mercedes’li genç, sırf ucuz ve çakma ürünler almak için kent merkezine gelen Rus turist…. gökkuşağı renkli binaya bakıp belki kendilerine çeki düzen verecekler.

**

Kim bilir beki de şair haklıdır: “Dünyayı güzellik kurtaracak”

Sergi hakkında dip not;

“Picasso: Kadın ve Boğa – Doğduğu Evden Gravürler ve Seramikler” sergisinde Picasso’nun 1929 ve 1964 yılları arasına tarihlenen gravür ve seramik çalışmalarından oluşan 54 parça yapıt yer alıyor.

Suna-İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi koordinatörlüğünde düzenlenen, küratörlüğünü Picasso Vakfı, Picasso Evi Müzesi Kültürel Tanıtım Direktörü Mario Virgilio Montañez Arroyo’nun üstlendiği sergiye Cervantes Enstitüsü de katkıda bulundu.

Yaklaşık 2500 yıllık geçmişe sahip bir kentin merkezinde, Málaga’da, Merced Meydanı’na bakan bir evde 1881 yılında dünyaya gelen Pablo Ruíz Picasso geçtiğimiz yüzyıldan itibaren tüm zamanların görme biçimlerine damgasını vurdu. İspanyol sanatçının kişiliğini yansıtan boğa tutkusu ve kadınlara duyduğu hayranlık ise, geniş üretim serüveni içinde en çok tekrarladığı temalar olarak biliniyor.

Sergi için Picasso Vakfı, Picasso Evi Müzesi Koleksiyonu’ndan derlenen gravürler, sanatçının klasisizm, kübizm ve gerçeküstücülüğü birleştirdiği ve dönüştürdüğü yarım asırlık ışıltılı yaratım serüvenini panoramik bir bütünlük içinde sunuyor.

Sergide, Picasso’yu, 20. yüzyılın en büyük sanatçısına dönüştüren durmak bilmez arayış, farklı konuların gerçekçi betimlemelerinden kübist ve sürrealist yorumlarına uzanan gravür ve seramiklerle göz önüne seriliyor.

“Picasso: Kadın ve Boğa – Doğduğu Evden Gravürler ve Seramikler” sergisi, 28 Şubat 2016’ya kadar Antalya Kültür Sanat’ın 3. ve 4. katlarında açık kalacak. Antalya Kültür Sanat, Salı’dan Pazar’a her gün 10:00-18:00 saatleri arasında gezilebiliyor. Perşembeleri ise saat 20:00’ye dek açık tutuluyor.

Adres: Elmalı Mah. Şehit Binbaşı Cengiz Toytunç Cad. No: 60, 07040 Muratpaşa / Antalya

 

 

 

 

 

 

 

Nazım’ın masasında Viyana düşleri

vynazim2

Dün Nazım’ın masasına oturdum.

“Yaşamak güzel şey be kardeşim” dedim.

“Seni düşünmek güzel şey, umutlu şey” dedim.

“Bir ağaç gibi hür ve tek bir orman gibi kardeşçesine” dedim.

Teker teker heceledim.

Ağır ve vakur bir sesle teker teker.

Derin bir nefes aldım “Havelka”yı içime çektim.

Nazım’la göz göze geldim.

Viyana’da güzel insanlarla tanıştım.

Güzel caddelerden geçtim.

Güzel binalar gördüm.

Sonra işçiler gördüm.

Türk işçileri.

Bizim işçilerimiz.

Güzel Türk kızlarıyla tanıştım.

Güzel, Türk işçi kızları.

Ve Tuna.

Mavi Tuna’ya baktım.

Akıp gidiyordu.

Şehri bölen değil de,

Sanki birleştiren bir fermuar gibi.

Tuna’ya baktım,

Türk işçilerinin alın teri gibi temiz,

akıp gidiyordu

akıp gidiyorduk…

vynazim

Dipnot: Rivayet odur ki, büyük şair Nazım Hikmet, Viyana’da geçirdiği her gün Hawelka’ya uğrar, kahve içer, memleket özlemiyle şiirler yazarmış. Hawelka, duvarlarında film ve konser afişlerinin yer aldığı, şirin, sıcak bir mekan. Garsonları inanılmaz misafirperver. Dilerseniz duvarlara bir kaç not yazıp imzanızı da atabiliyorsunuz. Kendi markasıyla kahve satışı da yapılıyor. Viyana’da beni en çok etkileyen yerlerin başında gelen Cafe Leopold Hawelka, kentin tam kalbindeki, görkemli Stephansdom Katedrali’ne yaklaşık 500 metre mesafede bir ara sokakta.

vynazim5