Zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur

Babam gazetede sevdiği makaleleri keser bir dosyada saklardı. Ara ara çıkarır yeniden okur ya da okumamız için bize verirdi. Onun sakladığı makalelerden çok şey öğrendim. İşte onlardan biri; 

 

Aslan ile Tavşan

Mevlâna’nın “Mesnevi” de anlattığı hikâyelerden biri, aslan ile tavşanın hikâyesidir. Mevlânâ hikâyeye dersler de yerleştirmiştir…

Ormandaki hayvanlar her gün içlerinden birini yakalayıp yutan aslanın korkusudan inlerinden çıkamaz olmuş. Yine de aslan ne yapıp edip yine her gün birini yakalıyor, karnını doyuruyormuş. Sonunda hayvanların canlarına yetmiş, bir heyet kurup aslanın huzuruna çıkmış ve tekliflerini söylemişler:

“Sana gündelik yiyecek verip doyuralım. Sen de bundan sonra av peşine düşüp ormanı hepimize zehir etme…”

Uzun uzun tartışmışlar. Aslan teklifin altında hile olup olmadığını anlamaya çalışmış. Heyettekiler her dediğine bir cevap vermiş ve sonunda ikna olmuş: Hiçbir zahmete katlanmayacak, hiçbir av teşebbüsünde bulunmayacak ve o günün kısmeti kendi ayağıyla önüne gelecek…

Bu düzen çalışmaya başlamış, hayvanlar her gün aralarında kura çekiyor, kurada çıkan ayağıyla aslana gidip yem oluyormuş. Bir gün kura tavşana isabet etmiş. Ve ilk kez kaderine haykıran tavşan olmuş, “dostlar bana biraz zaman tanıyın, bir hile bulacağım ve bu zulümden kurtulacağız” demiş… Hayvanlar “hilen nedir, söyle de ikna olalım” diye karşı çıkmış ama tavşan sır vermemiş ve kafasına koyduğunu uygulamaya başlamış.

Aslan, tavşan gecikti diye hiddet içinde pençesini yere vurup vurup kükrüyor, “O alçaklara güven olmayacağını biliyordum, işte saflık ettim ve aç kaldım” deyip duruyormuş…

Tavşan aslana gitmekte epeyce gecikmiş, hilesini tam kurmuş ve yola çıkmış. İyice kızmış olan aslan tavşanın ağır ağır geldiğini görmüş ama bakmış ki korkusuz ve çalımlı bir halde geliyor… (Müteessir ve zebun bir halde gelişten suçluluk anlaşılır. Ama cesurluk her türlü şüpheyi giderir.)

Tavşan önüne gelince aslan kükremiş: “Bre adam evladı olmayan! Ben ki filleri parça parça etmişim; erkek aslanların kulağını burmuşum! Bir tavşan parçası kim oluyor ki emrimi ayaklar altına alırsın!”

Tavşan aynı korkusuz ifadeyle cevap vermiş:

“Efendimiz affederlerse aman dileyeceğim, mazeretim var”.

Ve anlatmış:

“Bana bir başka tavşanı da yoldaş etmişlerdi, birlikte yola düşmüştük. Yolumuzu bir erkek aslan kesti, biz söyledik, padişahımız bizi bekliyor, diye. Ama o kim oluyor sizin padişahınız diye kükredi. Arkadaşım şişmanlık ve güzellikte benim üç mislim olduğu için onu aldı ve gitti. Hem dedi ki, o yolu kendisi kapatmıştır ve oraların padişahı artık odur…”

Aslan çok kızmış: “Nerede o? Haydi düş önüme! Cezasını vereyim. Fakat sözün yalansa seni cezalandırırım!”

Tavşan aslanın önüne düşmüş, önceden tespit ettiği kuyunun başına getirmiş. Kuyuya yaklaşırken aslan tavşanın geride kalmaya çalıştığını sezmiş, “Niçin ayağını geri çektin, gel buraya” demiş… Tavşan, “Elim ayağım kesildi, korkudan ne haldeyim görmüyor musun” diyerek yanına gelmiş, “O aslan bunun içinde, beni kucağına al koru” diye üstelemiş.

Aslan tavşanı kucağına almış ve eğilip kuyuya bakınca sudaki aksini görmüş…

Kucağında kendisinden çaldığı tavşanla düşmanını gördüğüne emin olmuş ve tavşanı bırakıp düşmanına saldırmış… (Zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur, bütün alimler böyle der.)

Aslanı kuyunun dibine gönderen tavşan hemen diğer hayvanların beklediği çayıra dönmüş, onlar da çok sevinmişler. Tavşan hepsini susturmuş ve nasihat etmiş: “Dışarıdaki düşmanı öldürdük, içimizde ondan beter bir hısım var. Aslan da aslında kendi içindeki hasmına mağlup oldu. Bu öyle bir hasımdır ki bütün bir alemi lokma edip yutar da, daha fazla yok mu diye bağırır…”

Ressam Neş’e Erdok / Saltanat

 

Aslanlıktan çıkan aslan

Bir aslan, uzun süren bir savaştan çıkmış, kendine dinleneceği güvenli bir köşe arıyordu. Kendisi gibi güçlü hayvanlarla mücadele etmişti. Bu yüzden epey yorgundu, kendisine bakması gerekiyordu.

Ormanın güzel bir köşesine geldi, güvenliğini nasıl sağlayacağını düşünerek sağa sola bakındı. Birden bir ağacın arkasına gizlenmiş, kendisini izleyen tilkiyi gördü. Tilkiyle bile uğraşacak gücü yoktu. Sadece ona selam verdi ve beklemeye başladı.

Tilki, aslanın durumunu anlamıştı. Ağacın arkasından çıktı, selama karşılık verdi, “Çok yorulmuşsun, biraz da hırpalanmışsın sayın aslan” dedi. Aslan “evet” anlamına bir homurtuyla cevap verdi.

Aslanın kendisine bir zarar veremeyecek durumda olduğundan iyice emin olan tilkinin aklına bir fikir geldi. “Sayın aslan” dedi, “Sizin dinlenmeye çok ihtiyacınız var, isterseniz siz rahatça uyuyun, ben nöbet tutar, bir şey olursa sizi uyandırırdım”.

Aslan “Bu küçük tilki bana ne yapabilir ki” diye düşündü ve teklifini kabul etti. Sonra bir köşeye kıvrıldı uyumaya başladı. Tilki de az ilerde bir ağacın altına uzanıp çevreyi dinlemeye başladı.

Bir süre sonra aslan uyandı ve bir gariplik hissetti. Sarmaşıklarla her tarafı sıkı sıkıya bağlanmıştı. Tilkiye seslendi, cevap gelmeyince olan biteni anladı. “Alçak tilki” diye homurdandı.

Biraz sonra az ilerde bir hışırtı hissetti. Zorlukla başını çevirdi, küçük bir farenin merakla kendisini izlediğini gördü. En yumuşak sesiyle konuştu: “Ey fare senden küçük bir isteğim var…”

“Nedir?” dedi fare. “Beni şu bağlarımdan kurtarır mısın? Senin dişlerin güçlüdür, kolaylıkla yaparsın…”

“Ya kurtulunca bana bir kötülük yaparsan?” dedi fare. “Ne kötülük yapayım ki, sen küçüksün bana lokma bile olmazsın. Ayrıca bana iyilik yaptığın için ancak sana iyilik yapabilirim…”

“Tamam o zaman” dedi fare, “Ben seni kurtaracağım, sen de buna karşılık benim korumam olacaksın. Bana kim kötülük yapmışsa, kime kızıyorsam sana söyleyeceğim sen de onlara cezalarını vereceksin.”

Aslan kabul edince fare işe koyuldu, güçlü dişleriyle bütün sarmaşıkları koparıp aslanı kurtardı.

Aslan fareye döndü, “Ben sözümü yerine getiremem” dedi. Fare “ama anlaşmıştık” diye cevap verdi.

“Sen bir aslanla anlaştığını düşünüyordun” dedi aslan, “Tilki tarafından bağlanmış, fare tarafından kurtarılmış bir aslanın aslanlığı kalmaz… Değil seni korumak, bu diyarda duramam bile…”

Sonra ağır ağır yürüdü, artık aslan olmadığı o diyarı terk etti.

Garip dünya

Allah der ki; kimi benden çok seversen onu senden alırım…

Ve ekler; “Onsuz yaşayamam” deme, seni onsuz da yaşatırım.

Ve mevsim geçer, gölge veren ağaçların dalları kurur, sabır taşar, canından saydığın yar bile bir gün el olur, aklın şaşar.

Dostun düşmana dönüşür, düşman kalkar dost olur, öyle garip bir dünya.

Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur…

“Düşmem” dersin düşersin, “Şaşmam” dersin şaşarsın.

En garibi de budur ya, “Öldüm” der durur, yine de yaşarsın.

Mevlana Celaleddin Rumi

Kişinin değeri nedir?

Yüzlerce, binlerce yıl önce yazılmış bazı metinler var, söylenmiş sözler var, nesiller boyu dilden dile dolaşan, şu ana taşınan.

Ara sıra okumak, tekrar tekrar okumak, dinlemek, tekrar tekrar dinlemek iyi geliyor. Sanki ilaç gibi iyileştiriyor yaralarımı…

 

 

 

Kişinin değeri nedir?
– Aradığı şeydir!

Eğer sen, can konağını arıyorsan, bil ki sen cansın.
Eğer bir lokma ekmek peşinde koşuyorsan, sen bir ekmeksin.
Bu gizli, bu nükteli sözün manasına akıl erdirirsen, anlarsın ki
Aradığın ancak sensin, sen.

Madendeki inciyi aradıkça madensin.
Ekmek lokmasına heves ettikçe ekmeksin.
Şu kapalı sözü anlarsan, anlarsın her şeyi;
Neyi arıyorsun, sen osun.

Senin canın içinde bir can var, o canı ara!
Beden dağının içinde mücevher var, o mücevherin madenini ara!
A yürüyüp giden sufi, gücün yeterse ara;
Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara.

Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim.
Olur ya …
Kalp durur …
Akıl unutur …
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur.  

Mevlana

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ressam Neş’e Erdok – Saltanat…

 

Fil ve üzüm

Bazen heybemde biriktirdiklerimi dostlarla paylaşmak istiyorum. Nerde, ne zaman, kim yazmış bilmeden, okuyup, heybeme attığım anekdotlar, şiirler, öyküler, yaşanmışlıkları, zamanı geldiğinde çıkarıp, bir postacı gibi aracı olmak niyetim.

Köy meydanında bir adamın tok sesiyle hikayeler anlattığını farz edin;

 

 

 

Fil

Fillerinden çok gururlanan Hintliler, hayatlarında hiç fil görmemiş olan bir grup insana fil göstermek istediler. Fili karanlık bir ahıra koydular, fil görmek isteyenleri çağırdılar.

Bir sürü insan küçük ahıra doluştu, ama ahır öyle karanlıktı ki kimse doğru dürüst bir şey göremiyordu. Bu yüzden insanlar ellerini filin orasına burasına sürmeye, dokunarak tanımaya çalıştılar. Dışarı çıkanlar da fil hakkında öğrendiklerini anlattılar.

Biri filin hortumuna dokunmuştu, “Bu fil dedikleri kocaman bir hortuma benziyor” diye anlattı.

Birisi filin kulağına dokunmuştu, “fil, yelpaze gibi bir hayvan” dedi.

Bir başkası sadece bacağına ulaşabilmişti, “Kalın bir direk” dedi.

Aralarında biri daha meraklı çıkmış, filin gövdesinin büyük bir bölümünde elini dolaştırmıştı, “büyük bir kayaya benziyor” dedi.

Mevlânâ hikâyeyi şöyle bitiriyor: Herkes filin neresine dokunduysa fili öyle bir şey olarak anlattı. Ama ellerinde onlara kılavuzluk edecek bir ışık olsaydı filin tümünü görebilir, doğru bilgi sahibi olabilirlerdi.

Üzüm

Mevlânâ, birbirlerinin dilinden anlamadıkları, anlamaya da çalışmadıkları için kavga eden insanların hikâyesini anlatıyor:

Adamın biri dört kişiye bir miktar para verdi, “alın, bununla bir şeyler satın alıp karnınızı doyurun” dedi. Adamlar parayı aldılar, önce Acem konuştu: “Bununla engur alalım, ben engur istiyorum” dedi.

İkincisi Arap’tı “Olmaz ben ınep isterim, bu havada en iyi şey ıneptir” diye itiraz etti.

Üçüncüsü Türk’tü, “Ben onlardan hiçbirini istemem, üzüm isterim, ben üzüm alacağım”

dedi.

Dördüncüsü Rum’du, “Saçmalamayın, istafil alalım hem karnımızı doyurur hem serinletir” dedi.

Önce tartışmaya başladılar; sonra seslerini yükselttiler, yine anlaşamadılar ve dövüşmeye başladılar. Oradan geçmekte olan ve dördünün de dilini bilen akıllı bir adam

kavgacıları durdurdu. Dördüne tek tek derdini anlattırdı, sonra “Gelin,” dedi.

Bir manavın önüne gittiler ve adam eline bir salkım üzüm aldı, “Kim bundan istiyor” diye sordu.

Dördü birden atıldı: “İşte ben bundan istiyorum!”