Kapının önüne bırakılan ayakkabılar

Bugün en çok konuşulan konulardan biri, banka müdürünün evinde kütüphanedeki ayakkabı kutusunda bulunan milyon dolarlar olunca, birden aklıma anneannemin ayakkabıları geldi.

 

 

 

 

70’li yıllar….İlkokula gidiyordum….Bir gün okul dönüşü bahçe kapısının önündeki duvarın üzerinde anneannemin ayakkabılarını gördüm. Garip gelmişti. Ayakkabıları elime aldım, hızla kapıyı açıp koşar adım bahçeye daldım. “Anneanne ayakkabılarını sokakta bırakmışsınnnnnn.”

Dayımın kireç gibi olmuş yüzünü gördüm, annem ağlıyordu, kadınlar Kur’an okuyordu. Anneannem ölmüştü.

Ölen bir kişinin ayakkabılarını, ihtiyaç sahibi biri alsın diyerek kapının önüne çıkarmak, sokakta bir duvarın üzerine bırakmak bizim kültürümüzde beni en çok etkileyen ritüellerden biridir…

Ayakkabıları kapının önüne bırakmak, sevdiğiniz bir kişinin, bir daha dönmemek üzere gidişinin adeta tescillenmesi gibidir…

 

Burhan Doğançay, “Çift Gerçeklik”

Öte yandan eve ayakkabı ile girmek ya da ayakkabıları kapının dışında bırakmak da bir başka sosyal statü göstergesidir…

Kimi insan, evde ayakkabı ile dolaşmayı zenginlik, modernlik sayarken, kapının önünde biriken ayakkabılar bir aşağılama, hor görme, fakirlik göstergesi gibi dayatılır. Aslında meselenin özü hijyenle alakalıdır. Bir çok insan evde ayakkabı ile dolaşılmasından hoşlanmaz ki, ben ev de terlik bile kullanmam… Çıplak ayakla halıya, parkeye basmak hoşuma gider.

 

Amsterdam’da bir kır evinin kapısının önü.

 Ece Temelkuran’ın Muz Sesleri kitabında Beyrut’un binalarını anlattığı bölüm beni çok etkilemiştir;

“…Bir hırçınlıkla yapılır binalar. Harcı hınçla, hızla, hırlaya hırlaya karılır. Zifti harla, sıvası hırsla karışır. Batı’daki o sakin, yüzü geleceğe doğru tasasız bakan, yumuşak başlı binalar gibi değillerdir. Bu binalar kendi kendilerine bakarlar, olmamışlıklarına, ne yapsalar gülmeyecek bahtlarına. Buradaki evler daha yapılırken, çok dövülmüş insanların, kendilerini sakat çocuklarını sever gibi seveceklerini bilirler. Hayal kırıklığı ve kederle.

Bu binaların içi, kapıların önü çok kısa zamanda ayakkabılarla dolar. Tozlu, arkalarına basılmış, aceleyle çıkarılmış ayakkabılar. Ayakkabılar çoğaldıkça yoksullaşır apartman ve insan kokmaya başlar. Ayakkabıların ardında kapılar kapanır, konuşurken birbirinin üzerine binen sesler bir duyulur, bir kesilir. Aralandığında kapılar, ardında biriken sesleri binaların boşluğuna akıtır. Ne zaman o sesler yıkılsa bir felaketle bir çift ayakkabı diğerlerinin arasından yok olur. Diğer ayakkabılar öfkeyle ezilip ayaklar altında, intikam yoluna düşecektir. Sonra sessizce geri gelir ayakkabılar, yan yatmış, birbirinin altında ve üstünde kalmış, bitkin, yeniden dizilirler. İçerideki sahiplerinin hayatlarını dışarıdaki yoksul ayakkabılardan izleyebilirsin aslında.”

Ayakkabılarımız sokağın başına konunca, ne kutunun ne de kutularda sakladıklarımızın bir önemi olmayacak.