Kaptan Eudemos’un gün misali kısa ömürlü gemisi

Olimpos Antik Kenti’nin denize açılan ağzında “Kaptan Eudemos’un lahti” olarak adlandırılan lahtin üzerinde 10 satırlık Yunanca bir yazıt var…

Yarıya yakın kısmı hazine avcıları tarafından kırılarak yok edilmiş olan yazıtın son dört satırı insanı derinden etkiliyor;

“…Son limana girdi demirledi gemi, çıkmamak üzere

 Çünkü ne rüzgardan ne de gün ışığından medet var artık;

 Işık taşıyan şafağı terk ettikten sonra Kaptan Eudemos,

oraya gömüldü gün misali kısa ömürlü gemisi,

Kırılmış bir dalga gibi…”

***

 

 

 

 

Dipnot:

Olimpos Antik Kenti’ne giriş 18 yaş altı ücretsiz. 18 yaşından büyükler içinse 5 TL. Otomobiller için  otopark ücreti 4 TL. Bu büyülü coğrafyayı görmek için bedava gibi bir şey…

 

Daha fazla fotoğraf için;

http://photoantalya.blogspot.com.tr/2014/05/olimposta-kaptan-eudemosun-gun-misali.html

 

Zamanın durduğu yer

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Antalya’da öyle yerler var ki, gezerken sanki ağaçlar, deniz, gökyüzü, çakıltaşları kulağınıza bir şiirin mısralarını fısıldar.

Antalya’yı iki kişiden dinlemeyi severim. Birisi kent tarihçisi Hüseyin Çimrin, diğeri araştırmacı Giray Ercenk.  Antalya’ya dair merak ettiğim tüm soruların yanıtları, iki değerli ağabeyim de mevcuttur.

Giray Ercenk’in tavsiyesi üzerine maceraperest arkadaşım Ender’le Antalya’nın Akdeniz’deki en uç noktasında bulunan Karaöz’deki Gelidonya Burnu’na doğru yola çıktık. Giray Ağabey, “git ve fenerin önüne gelince beni ara” dedi.

Karaöz, Kumluca İlçesi’ne bağlı şirin bir belde. Karaöz’ün eteklerine kurulduğu Musa Dağı’nın  yamaçlarını tatil siteleri işgal etse de, Akdeniz’in diğer turistik bölgelerine göre hala bakir bir belde ve dilerim öyle de kalır.

(Bunları yazarken, 1990’ların başında bir haber için gittiğim Çıralı’da köylülerin “Haberimizi yaparsan millet buraya akın eder, huzurumuz kalmaz” dediğini anımsıyorum.)

Antalya – Kumluca Karayolu’nun Adrasan Sapağı’ndan sahile indikten sonra, Adrasan’ın içinden yönlendirme levhalarını takip ederek Karaöz sahiline indik. Adrasan  – Karaöz arasındaki asfalt yolun çukurlar ve bakımsızlık nedeniyle çok kötü olduğunu söylemeliyim.  Sahilde “Korsan Koyu” ve “Gelidonya Feneri” tabelasını göreceksiniz. Sahilde “Likya” adında şirin bir balık restoranı var.

Restoranın garsonunun tavsiyesi üzerine, bir yanda orman, bir yanda deniz yaklaşık6 kilometrearacımızla gittikten sonra “Likya Yolu, Gelidonya Feneri2 km.” yazılı tabelanın yakınında park ettik. Aracı Karaöz sahilinde bırakıp bu yolu yürümek de mümkün. Ama dedim ya garsonun uyarısı üzerine açıkçası bizim gözümüz yemedi ve otomobille gitmeyi tercih ettik.

Araçtan indikten sonra sonra, karşımızda çevresi binbir çeşit ağaç ve çiçeklerle süslü inanılmaz bir patika bulduk. Bir yanda kekik ve adaçayı kokusu, bir yanda uçsuz bucaksız Akdeniz, doğrusu büyülendik.

Patika yolda 2 kilometrelik tırmanma sonucu karşımıza çıkan muhteşem fener ve manzara tüm yorgunluğumuzu unutturdu.

Fenerin önünde 2004 yılında güneş tutulmasını izlemek için gelen Amerikalılar tarafından yaptırılmış bir çardak var. Çardakta oturup bir süre nefeslenip, sırt çantalarımızdaki kumanyaları yedik.

Telefonla Giray Ağabey’i aradım; “Abi şu anda gördüğüm manzarayı anlatmaya kelimeler yetmez.”

– “Dinle” dedi ve başladı anlatmaya;

“…Milat’tan Önce Birinci Yüzyıl’da Zeniketez adlı korsan, Akdeniz’deki tüm denizcilerin korkulu rüyasıydı. Antalya açıklarını mesken tutan Zeniketez’den “olur” almadan yelken açmak neredeyse imkansızdı. Zeniketez öylesine bıktırmıştı ki, sonunda Romalı Komutan Selvilus Vatia bu zulme son vermek için dev bir donanma ile Korsan’ın üzerine sefere çıktı. İki donanma bugünkü Kumluca ile Adrasan arasındaki bölgede karşılaştı. Komutan Vatia’nın denizcileri, Zeniketez’i büyük bir mağlubiyete uğrattı. Tüm gemileri batan zalim korsan, bugün Karaöz’ün bulunduğu Musa Dağı’nın tepesindeki evine döndü. Tüm ailesini yakarak yok ettikten sonra, kendisi de intihar etti.”

Ender’le büyülenmiş gibiydik. Uzun süre konuşmadık. Sanki gözümüzün önünde Karayip Korsanları filminden bir sahne oynuyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gelidonya’da insan manzaraya bakmaya doyamıyor.

Biz de bu güzel manzarayı ölümsüzleştirmek için bol bol fotoğraf çektik. Bu sırada Adrasan yönünden pek çok yerli ve yabancı turist geldi, geçti. Araçla6 kilometregeldiğimizi hatırlayınca, onlara imrendik, kendi tembelliğimizden utandık.

Su altı mezarlığı

“Kırlangıç Burnu” ve “Taşlı Burnu” olarak da anılan Gelidonya Burnu ve önündeki Beş Adalar, Antik Çağ’dan bu yana Pamfilya Denizi’nin (Antalya Körfezi) en tehlikeli yeri olarak biliniyor. Ters akıntılar, sert rüzgarlar yüzünden yüzlerce gemi sarp kayalara sürükleyip, burayı adeta bir su altı mezarlığına çevirmiş. Türkiye’de 1960 yılında ilk bilimsel sualtı araştırması da bu sularda gerçekleşmiş.

Akdeniz kılavuz fenerlerinden biri olan Gelidonya Deniz Feneri, 1934 yılında Antalya’nın Kumluca İlçesi Taşlık Burnu’nda, Antik Likya Yolu üzerinde inşasına başlanmış, 1936 yılında hizmete açılmış. 227 metrelik rakımıyla Türkiye’nin en yükseğe konumlanmış fenerlerinden biri olan Gelidonya Feneri, 1944’ten bu yana Demir Ailesi’nin fertleri tarafından kullanılıyor.9 metrekule yüksekliği olan Fener “Ulusal Miras” olarak Kıyı Emniyeti ve Gemi Kurtarma İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nce koruma altında tutuluyor.

Herkes Bekçi Mustafa’ya imreniyor ama

Antalya Dergisi’ni hazırlayan değerli meslektaşım Hamit Seçil’in verdiği bilgilere göre; Fener, kurulduğu günden bu yana Demir Ailesi tarafından işletiliyor. Fenerin son bekçisi ise ailenin üçüncü kuşak temsilcisi Mustafa Demir. Demir Ailesi üç kuşaktır denizcilere yol gösteriyor. İlk zamanlarda fener gaz yağı ile çalışıyormuş. O zamanlar feneri mecburen beklemek gerekiyormuş. Gece alevlenirmiş, tıkanırmış Fener. Temizlenmesi gerekirmiş. Daha sonra tüp gaz sistemine geçilmiş. 2000 yılının ardından güneş enerji sistemine geçilmiş. Güneş enerjili aküler kullanılıyor. Gündüz güneşle şarj oluyor, akşamda bu enerji kullanılıyor. Fener geceleri fotoselli sistemle yol gösteriyor denizcilere.

Mustafa Demir diyor ki; “İnsan bu manzaraya bakınca aklına her şey geliyor. Ufka bakınca kafanda sorun da kalmıyor. Dert yok tasa yok, kafan rahat. Denizin sesi… kuşların sesi… Likya yolu buradan geçtiği için bahar dönemlerinde geleni gideni eksik olmaz Fener’in. Çok imrenen oluyor bana. Genelde buradan geçip gidenler şehir hayatından bıkmış olmalı ki, burada yaşamak istiyor. Ben de onlara diyorum ki; Güzel ama bir de burada yaşayana sor. Yalnızlık zor.”

Karaöz’e gelirken epey sıkıntı yaşadığımız için, dönüşte Mavikent üzerinden Antalya’ya dönmeyi tercih ettik. Doğrusu bu yol Adrasan yoluna göre oldukça bakımlı ve güzel. Sahil yolu boyunca irili ufaklı sayısız koy var.

Yeşil ve mavinin buluştuğu eşsiz manzarası ile günümüzde dünyanın en güzel yürüyüş rotaları arasında gösteriliyor. Her yıl binlerce yerli ve yabancı doğa tutkunu, Adrasan, Kumluca arasındaki güzergahta yürümek için Antalya’ya akın ediyor.

Gelidonya, Akdeniz’den gelen serin rüzgarların yüzünüze vurduğu, çam ağaçları ve adaçayı kokuları arasında zamanın durduğu bir yer.