Gerçek Saçlı Bebek!

Biz yetişkinler bir oyuncak gördüğümüzde genellikle çocukluk anılarımız canlanır, eski günleri anımsar tebessüm ederiz, biraz hüzünlensek de mutlu oluruz. Bu sefer öyle olmadı!

Antalya’da kentin ilk sanayi tesislerinden Dokuma Fabrikası yıllarca atıl vaziyette metruk bir halde durduktan sonra 2017’de Kepez Belediyesi tarafından “Dokumapark”a dönüştürüldü. Fabrikanın en özel bölümlerinden olan Fabrika Kreşi ise artık “Anadolu Oyuncak Müzesi”. Fabrika çalışanlarının çocuklarının seslerinin çınladığı kreş, oyuncak müzesi oldu. Çok anlamlı ve güzel değil mi?

İşte bu müzede antik çağdan günümüze binlerce oyuncak var. Hepsi birbirinden özel, değerli, anılarla süslü. Antalya’daki blog yazarlarıyla beraber Kepez Belediye Başkanı Hakan Tütüncü ve Müze Müdürü Emrah Ünlüsoy ile müzeyi gezme fırsatım oldu.

Zaman zaman eğlendik, güldük zaman zaman hüzünlendik. Dünyanın ve Türkiye’nin bir çok yerinden toplanmış 20 bine yakın oyuncak sergileniyor. Müzedeki her oyuncağın ayrı bir hikayesi var.

Küratörlüğünü ünlü arkeolog Nevzat Çevik’in yaptığı Anadolu Oyuncak Müzesi dünyadaki benzerlerinden çok farklı. Müzedeki oyuncakların hepsi kullanılmış oyuncaklar.

170 yaşında bir oyuncak at. Osmanlı şehzadelerinin oynadığı atın bir benzeri. İki dünya savaşı gören bu at, Almanya Bavyera dağlarında bulunmuş ve müzeye kazandırılmış.
170 yaşında bir oyuncak at. Osmanlı şehzadelerinin oynadığı atın bir benzeri. İki dünya savaşı gören bu at, Almanya Bavyera dağlarında bulunmuş ve müzeye kazandırılmış.

Anadolu’nun derin geçmişindeki farklı kültürlerden gelen oyuncaklar yanında geleneksel geçmişimize ait yerel oyuncaklar müzeyi dünyadaki benzerlerinden farklı ve benzersiz kılıyor. Dünyadaki benzerlerinde bulunmayan bu özgünlük aynı zamanda mimari, iç mimari ve teşhir tanzim konusunda da kendini gösteriyor. Özenle hazırlanmış müze bahçesi, atölyeleri ve çevre düzenlemesi de adeta bir müze gibi kurgulanmış. 15 salonda 15 ayrı tema ve 15 farklı düzenleme söz konusu.

Anadolu Oyuncak Müzesi sadece çocuklar için değil, her yaş ve kültür grubundan insana hitap eden koleksiyonlar ve düzenlemeler içeriyor.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında ait bir ilkokul sınıfı. O kadar canlı ki, bir an okul yıllarına gidiyorsunuz. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Okuma fişlerinin bir kısmı Ağrı’nın dağ köylerinden getirilmiş.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında ait bir ilkokul sınıfı. O kadar canlı ki, bir an okul yıllarına gidiyorsunuz. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Okuma fişlerinin bir kısmı Ağrı’nın dağ köylerinden getirilmiş.

Dünyanın her yanından oynanan oyuncaklardan örnekler çokça varsa da, ağırlığı geleneksel geçmişimizden gelen yerel oyuncaklardan oluşuyor. Müzede her yaştan çocuklar için masum bir tebessüm dünyası yaratılmış.

Belediye Başkanı Hakan Tütüncü, “Oyuncaklar oyuncağın ötesinde bir anlam ifade ederler” diyor ve ekliyor; “Bir ülkenin geleceği çocukların hayallerinde gizlidir. Politikacıların vaatlerinde değil.”

Gerçek saçlı bebek Auschwitz Toplama Kampı. Almanya - 1941
Gerçek saçlı bebek
Auschwitz Toplama Kampı.
Almanya – 1941

Müzeyi gezerken Başkan Tütüncü bir kız bebek önünde durup eliyle işaret etti: “Bu bebek gerçek saçlı.”

İlk bakışta anlayamadık.

Müze Müdürü Emrah Ünlüsoy açıkladı;

“İkinci Dünya Savaşı döneminde Almanya’daki en büyük toplama kampı ‘Auschwitz’e esir olarak getirilen Yahudi kız çocuğunun kesilen saçlarının dikildiği 78 yıllık bu bez bebeği tesadüfen Almanya’da bir kolleksiyonerde gördük. Müzemizin özelliğini anlatınca ve ısrarcı olunca bize vermeyi kabul etti.

Müzemizin en kıymetli eserlerinden biri. Nazi Almanya’sında ‘Auschwitz’ toplama kampında günde ortalama bin Yahudi katlediliyordu. O tarihlerde kız çocukları katledilmeden önce saçları kesilip, o saçlarla zengin Alman çocuklarına bebek yapılırdı.”

Ünlüsoy, kayıp çocuklarına ve yakınlarına ulaşmak isteyen bir Yahudi aileye DNA testi için özel izinle bebeğin saçından birkaç tel verdiklerini anlatırken, içimiz burkuluyor, gözlerimiz nemleniyor.

O sırada müzenin duvarlarına yazılmış Şair Edip Cansever’in sözleri yüzümüze çarpıyor;

“Gökyüzü gibi birşey bu çocukluk / Hiçbir yere girmiyor.”

Kentte ne hikayeler gizli. Keşfetmek lazım.

2201222

Turgut Özal’ın Mektubu

Oyuncak Müzesi’nin dikkat çeken eserlerden biri de merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 16 Ekim 1984 tarihinde Anavatan Partisi yeni genel merkezinin açılışı dolayısıyla yazdığı anı yazısı. Özal’ın altını çizerek işaret ettiği “Özel Önem Vermemiz Gereken: Gençler ve Çocuklar” vurgusu ziyaretçilerin dikkatini çekiyor. Özal’ın Gürel Oyuncakları Atölyesi’ni ziyaret ederken bir fotoğrafı da müze de sergileniyor.

333333

Gepetto Usta’nın Marangozhanesi

Antalya Pamuklu Dokuma Fabrikası’nın Marangoz Atölyesi için 1962’de Almanya’da yapılmış ve 40 yıl kullanılmış olan orijinal marangoz tezgahı ve malzemeleri, Oyuncak Müzesi’nde Pinokyo’nun yaratıcısı Gepetto Usta’nın atölyesinde sergileniyor.

Başkan Hakan Tütüncü’nün objektifinden Sirkeci Garı’nın fotoğrafı müzenin duvarını süslüyor.
Başkan Hakan Tütüncü’nün objektifinden Sirkeci Garı’nın fotoğrafı müzenin duvarını süslüyor.

Sana dün bir tepeden baktım Antalya!

“Gönül” kelimesini çok severim.

Bence “gönül” güzel Türkçemiz’deki en özel kelimelerden biri.

Huzur veren, aşk kokan, anlatılamayan duyguların ifadesi, derin anlamları olan bir kelime “gönül”.

Dün akşam güzel insan Hüsamettin Oğuz ağabeyin ve twitt’daşların çağrısına uyarak, Bir grup dostla Kepez Belediyesi tarafından Kent Ormanı içindeki Kanuni Otağı’nda gerçekleştirilen “Gönül Sohbetleri”ne katıldık.

Kanuni’nin Otağı’nda toplumun her kesiminden insan vardı.

Solcusu, sağcısı, türbanlısı, liberali, işadamı, öğrencisi, dernek başkanı, aklınıza kim gelirse.

Bizi oraya çeken şey kuşkusuz sohbetin konusu ve konuşmacısıydı.

Konu; “Antalya’yı Tanımak ve Tanıtmak”, konuşmacı da Antalya Tanıtım Vakfı Başkanı Nizamettin Şen olunca gitmemek olmazdı.

Kanuni’nin otağı

Sohbet’in açılışını yapan Kepez Belediye Başkanı Hakan Tütüncü, önce Kanuni Otağı ve Kent Ormanı hakkında bilgi verdi. “Bir şehir kültürel bir kimlik üzerine inşa edilmelidir” diyen Tütüncü, Kent Ormanı’nın 140 bin metrekare alan üzerine kurulduğunu, toplantının gerçekleştiği mekanın ise; Kanuni Sultan Süleyman’ın 1521 yılında Belgrad’da kurduğu Otağı Hümayun’un, İstanbul Askeri Müze’den alınan eskiz örneklerine uygun olarak yapılmış birebir modeli olduğunu söyledi.

İlk cümle Nazım’dan

ATAV Başkanı Nizamettin Şen ise sözlerine memleket şairi Nazım Hikmet’in “İki şey var ancak ölümle unutulur, anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü.” (Saman Sarısı şiiri) dizeleriyle başladı.

Şen, “Annemizden ne alıyorsak, kentimizden de onu alıyoruz. Annemize ne veriyorsak, kentimize de onu veriyoruz. Kentimize karşı sorumluluğumuz var. Tıpkı bir annenin çocuğuna karşı olan sorumluluğu gibi” dedi.

Hızlı kentleşme sonucu şehirlerin kültürel erozyona uğradığını ifade eden Şen, Türk şiirinin ustaları Nazım Hikmet, Yahya Kemal, Atilla İlhan, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kent ve memleket sevdasını eserleriyle özdeşleştirdiklerine dikkat çekti. Yahya Kemal’in İstanbul, Atilla İlhan’ın İzmir’le özdeşleştiğini vurgulayan Şen, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1900’lü yılların başında Antalya’da yaşadığı ve “Huzur” romanını Antalya’da yazdığı bilgisini verdi.

“Kente tutkun olmak” düşüncesinin önemine işaret eden Şen, “Kentten aldığımızı kente verdiğimizde huzur ortamı doğar. Ahmet Hamdi Tanpınar ‘Huzur’ romanını Antalya’da yazdı. Demek ki bu kent bir huzur kenti” dedi.

Şen, Antik Çağ’da Antalya bölgesinde 12 dilin konuşulduğunu, Antalya’nın eski adı Pamfilya’nın “Farklı Irkların yaşadığı kent” anlamına geldiğini de belirterek, “Bugün 12 dilin konuşulduğunu ancak oteller içinde görebiliriz” değerlendirmesinde bulundu.

Antalya’nın özellikle 80’li yıllardan itibaren çok hor kullanıldığını ifade eden Şen, “Bu kenti çok hor kullandığımız için çok sevdiğimizi söyleyemeyiz. Bu kentte artık doğruları yerine getirmeliyiz. Yanlışlıklarla mücadele etmeliyiz” çağrısı yaptı.

Portakal logosu nasıl doğdu?

Sohbet’te ATAV’ın hazırlattığı Antalya logosunun nasıl ortaya çıktığını da anlatan Şen, “Antalyalılar portakalı tıpkı elma gibi spiral olarak soyarlar. Bu Antalyalılara özel durumu logoda kullandık” dedi.

Antalya’nın değerlerini kayıt altına alması gerektiğini anlatan Şen şunları söyledi;

“Antalya’nın inanılmaz bir mutfak kültürü var. Ama maalesef piyaz’dan, şakşuka’dan, hibeş’ten başkası bilinmiyor. Antalyalı hanımlar çok güzel yemek hazırlıyor ama yemeklerimizi evlere hapsetmişiz. ATAV olarak Toroslar’dan Akdeniz’e Antalya Mutfağı adıyla bir yemek kitabı hazırlattık. 135 çeşit yemek tarifi var. Bugün Antalya’nın müthiş bir yemek kültürü var ama bu lezzetleri kendimiz de tatmıyoruz, dolayısıyla konuklarımıza tattıramıyoruz. Önce kendi değerlerimizi doğru bilmeliyiz. Bundan hepimiz sorumluyuz. Annemize karşı nasıl sorumluysak, kentimize karşı da öyle sorumluyuz.”

Markalaşma

Bir kentin marka değerinin alt markaları ile ölçülebileceğini de belirten Şen’in, Antalya’nın alt markalarına dair anlattıklarından aklımızda kalanlar şunlar;

Bizi en iyi tarif eden, en önemli özelliğimiz misafirperverliğimiz. Antalya insanı toleranslı, hoşgörülü. Bizi turizmde diğer rakip destinasyonlarımızdan farklı kılan bu.

Dünya halı literatürüne girmiş Döşemealtı Halımız var. Ama maalesef kaybolmaya yüz tutmuş. ATAV olarak Döşemealtı Halısı konusunda fikir alışverişi yapmak için Belediye Başkanı’na gittik. Giderken yanımızda Döşemealtı halı motiflerini bastırdığımız tişörtler götürdük. Bizi dinledi, yanındaki bir meclis üyesi ‘Siz bu tişörtleri verin biz pazarda satalım’ dedi. Her şeyi maddiyata çevirmek, bir kente yapılmış en büyük kötülüktür.

49 yıldır düzenlenen bir Altın Portakal Film Festivalimiz var. Çok önemli bir zenginlik.

Her 20 kilometre de bir antik kent var. Şairin dediği gibi Akdeniz’e kısrak başı gibi uzanmışız. Bu medeniyetlere sahip çıkmalıyız. Aspendos, Antalya için olmazsa olmaz. Kentimizde Osmanlı’dan daha çok Selçuklu izleri var. Bunları tanımamamız ve tanıtmamamız büyük ayıp. Örneğin temalı oteller beni çok rahatsız ediyor. Kültürümüzü yansıtan bir tek Topkapı Palace var. Kendi öz değerlerimize uygun oteller yapmalıyız. Antalya’da mimari anlamda karakteristik kaos var. Kent mimarisinde kültürümüzden eser yok. Yan yana sıralanmış apartmanları gören yabancılar Antalya’yı Doğu Avrupa’daki kentlere benzetiyor. Maalesef kent mimarisinde hiçbir estetik yok. Oysa bir kentin değerini estetik yapılar belirliyor.

Alman gazetecileri Kaleiçi’nde gezdirirken, ellerini Kaleiçi’nin surlarına koymalarını istedim ve dedim ki; “Bu taşlar 2 bin yaşında. Yani bu taşlar Musa’yı da gördü, İsa’yı da gördü. Dünyanın neresinde bu kadar eski taş var. Şaşırıp kaldılar.

Elmalı’da sedir ormanlarımız var. Oysa sedirin anavatanı Lübnan. Lübnan’ın sembolü sedir. Ama bugün orada sedir kalmadı, Elmalı’da ormanımız var. Bu kadar büyük bir doğal zenginliğimiz var. Farkında değiliz ama Antalya dünyanın en zengin endemik bitkiye sahip bölgesi. Sadece bize özgü 300’den fazla endemik bitkimiz var. Bu zenginliklerimizle övünmeliyiz.

Kepez’i ne ile simgelersiniz?

Sohbet’te Nizamettin Şen’e “Kepez’i ne ile simgelersiniz?” sorusu yöneltildi.

Şen şunları söyledi; “Ben yıllar önce bir yazımda Kepez’i öteki Antalya diye tarif etmiştim. Kepez’i Antalya’nın can damarı olarak görüyorum. Neden mi? Çünkü Antalya’da turizm sektörü insan unsurunu bölgeden alıyor. Housekeeping’den üst yöneticisine kadar bu bölgeden. Kepez olmasa Antalya turizmi olmaz. İnsan bizim en büyük varlığımız. Bu yüzden Kepez’in en büyük simgesi insan.”

“Kentleri sadece deniz ve güneş olarak düşünmemek lazım” diyen Şen, dünyada el emeği, göz nuru ürünlerin büyük rağbet gördüğünü, etnografya müzelerine ilginin arttığını belirterek, Kepez’de bu konuda çalışmalar yapılmasını önerdi. 

Bir kentin nasıl sevilmesi gerektiğini, o şehrin şairlerinden öğrenebiliriz

Kepez Belediye Başkanı Hakan Tütüncü, Yahya Kemal’in Süleymaniye’de Bayram Sabahı ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bursa’da Zaman şiirlerini okudu. Tanpınar’ın Antalya Lisesi mezunu olduğunu ve Huzur romanında “A…” olarak bahsettiği kentin “Antalya” olduğunu anlatan Tütüncü geceyi şu güzel sözlerle noktaladı; “Aslında bir kentin nasıl sevilmesi gerektiğini, o şehrin şairlerinden öğrenebiliriz.”

Sanatçılar Zehra Özçelik’in ud, Nevra Köroğlu’nun klasik kemençesiyle renk kattığı Gönül Sohbetleri’nde musiki eşliğinde dostlarla, hayata ve kentimize dair sohbet etme imkanı bulduk.

Doğrusu biz çok keyif aldık. Antalya’da kültür – sanat yaşamının zenginleşmesi, insanların zihinlerindeki önyargıların kırılması adına bu tür toplantıların çeşitlendirilmesi ve kentin genelinde yaygınlaştırılmasını öneriyorum.

Sohbetleriniz “gönül”den olsun.