Kırmızı eylül

Böyle zamanlarda gözümün önünde bir tablo beliriyor; Çığlık..

Ressam Edvard Munch’un 1895’te yaptığı başyapıtı…

Kan kırmızı bir gök altında başını tutarak çığlık atan bir adamı tasvir ediyor.

Munch, resmi için; “büyük bir endişe ile tir tir titrediğini” ve “doğadaki büyük çığlığı içinde hissettiğini” belirtiyor.

 

Büyük bir endişe, büyük bir çığlık…

Eminim bir çoğunuz, tıpkı benim gibi çığlığınızı içinizde hapsediyorsunuz.

Büyük bir dağın zirvesine çıkıp avazım çıktığı kadar “yeter” diye bağırmak istiyorum.

***

Eylül hiç bu kadar hüzünlü olmamıştı,

Hiç bu kadar kan kırmızı.

***

Oysa baharı aynı sevinçle

Hazanı aynı hüzünle karşıladık hep.

***

Gözlerimi, kulaklarımı kapatıyorum, görmemek işitmemek için.

Ne işitsem, neye baksam, kan kokuyor.

* **

Yüzlerde hüzünlü birer maske.

Havadaki barut kokusu gözlerimi yakıyor.

***

Azrail’in elçileri hiç bu kadar kalleş olmamıştı.

***

Bir çocuk, annesinin parçalanmış elini tutuyor.

Bir anne, oğlunun fotoğrafını kokluyor.

***

Yerde kurumuş sarı yapraklar arıyor gözlerim

Rüzgarla savrulan.

***

Şairin dediği gibi;

Bir körün görmek,

bir sağırın işitme arzusuyla…

Her sözü bir ders gibi kadınlar!

Sıradışı kadınları sevdim hep.

Taklit etmeyen, taklit edilen, hayatta hep dik duran… Ve en önemlisi üreten.

Tanıştığım en sıra dışı kadınlardan biri; Fatma Meral Horne..

Sosyolog. Türkiye’nin ilk kadın seyyahı. 12 yıl boyunca 50’den fazla ülke dolaşmış. Hürriyet Gazetesi için yazılar hazırlamış. Endonezya, Java’da batik sanatını öğrenmiş. İsviçre, Avustralya, Yeni Zelanda, Endonezya ve Türkiye’de sayısız sergiler açmış. Pek çok sosyal sorumluluk projesinde yer almış.

Horne, Antalya’nın Dokuma Semti’nde yaşıyor – yeni öğrendim.

Sıradışı Kadınlar Paneli’nde kadınlara sahip oldukları zengin Anadolu kültüründen nasıl yararlanabileceklerinin yöntemlerini gösterdi. Ürettiklerini nasıl paraya çevirebileceklerini öğretirken, köylerde dokunan ama bizim çok da önemsemediğimiz bir kumaş parçasının, Avrupa’da kraliyet mensuplarına binlerce Euro’ya satıldığını anlattı. Dinlerken, ömrünü kadınların gelişimine adadığını fark ediyorsunuz.

Hayran hayran dinledim. Cesaretine, bilgisine, doğallığına hayran kaldım.

Kürsüden inerken, kendisine uzatılan ellerden rahatsız oldu.

Şile bezinden yapılmış eteğini kaldırıp, dizindeki taze ameliyat izlerini ve dikişleri gösterirken, koluna girmek isteyenleri azarladı; “Hala kendi başıma yürüyebiliyorum.”

Sonra durdu, gözümün içine baktı ve “Sen işini çok seven bir adamsın, fotoğraf çekerken seni izledim” dedi.

Birlikte fotoğraf çektirdik.

Bana yaptığı batiklerden birini gösterdi.

Resmin üzerinde iğne oyasından yapılmış küçük bir çiçek.

“Bu kartları Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi’ndeki kadınlara özel olarak yaptırdım” dedi. “Kadın dünyanın en üretken varlığı, cezaevinde bile olsa.”

Bana hediye ettiği kartın arkasını imzalarken uyardı;

“Buraya özellikle ‘sevgiler’ yazıyorum, ‘saygılar’ yazmıyorum. Saygılar demek ‘sana mesafeliyim’ demektir. Bir nevi hakarettir.”

Ayrılırken, en kısa zamanda atölyesinde buluşmak üzere sözleştik.

İlk Türk Kadın Seyyahı’nın her sözü bir ders gibi aklımda.

 

 

Fatma Meral Horne’yi yakından tanımak isteyenler için:

“İlk Türk kadın seyyah”

http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1999/09/27/146051.asp

“Çinli turisti Antalya’ya çekme projesi”

http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1999/09/28/146317.asp

Yavaş yavaş ölmeyin!

Yavaş yavaş ölürler seyahat etmeyenler…

Yavaş yavaş ölürler okumayanlar; müzik dinlemeyenler, vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler alışkanlıklarına esir olanlar; her gün aynı yolu yürüyenler.

Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler…

Elbiselerinin rengini değiştirmeyi bile göze alamayanlar veya bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler, ihtiraslardan ve mücadelenin verdiği heyecandan kaçınanlar.

Aşkta veya işte bedbaht olup istikamet değiştirmeyenler.

Hayallerini gerçekleştirmek için riske girmeyenler…

Hayatlarında bir defa bile mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmayanlar yavaş yavaş ölürler.

Şimdi yaşayın, hemen harekete geçin, kendinizi yavaş yavaş ölüme teslim etmeyin.

(1971 Nobel Ödülü sahibi Pablo Neruda’nın tavsiyeleri)

Termessos’ta Üç Kafadar

 

 

 

 

 

 

Yaşadığım kenti oğullarım Efe ve Ege ile gezmekten büyük keyif alıyorum. Akdeniz’in dağı denizi, ormanı, deresi, taşı toprağı gidilecek görülecek neresi varsa, onların içindeki çocuk kaşiflerle ve meraklı gözleriyle keşfetmek gibisi yok.

Çoğu zaman elimi bırakıp gözden kaybolsalar ve ben peşlerinden “beni bekleyin” diye bağırarak koşsam da, onların heyecanı, sevinci, merakları, bitmek bilmez enerjileriyle adeta içimdeki çocuğa arkadaşlık ediyorlar. O zaman “baba ve oğul” değil, “üç kafadar” oluyoruz sanki.

Antalya’nın kuzeyindeki Termessos Antik Kenti’ne doğru yola çıkarken, her zaman olduğu gibi onların ilgisini çekecek bir hikaye bulmam gerekiyordu. İskender Filmi’ni defalarca izlediğimiz için söze oradan başladım.

“Büyük İskender’in fethedemediği tek kente götüreceğim sizi.”

Bu cümleden sonra yine müthiş bir merak patlaması yaşadılar.Yol boyunca Gazeteci ağabeyim Mustafa Uysal’ın Termessos üzerine yazılmış en güzel yazılarından birini açıp okumaya başladım;

“Dağların tepesinde bir kartal yuvası: Termessos

Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal “Anadolu Uygarlıkları” adlı kitabının 537. Sayfasında aynen şöyle yazar:

Termessos, Antalya’nın 30 km. Kuzeybatısında, iki dağ arasındaki doğal bir düzlük üzerinde ve deniz yüzeyinden 1050 m. yüksekliktedir. Dağlardan doğuda yer alanı antik dönemde Solymos olarak adlandırılan Güllük Dağı’dır. Termessoslular yazıtlarda kendilerini, Pamphilia’nın yerli bir halkı olan Solymyalılar olarak belirtmektedirler. Dilleri Pisidia’nın bir lehçesi gibi görünmektedir. Termessos her ne kadar Bellerophon öyküsüne ilişkin olarak İliada’da da geçmekteyse de, ilk olarak M.Ö. 334 yılında yani Büyük İskender’in bölgeye gelişinde tarih sahnesinde görülür. Arianos’a göre İskender, bu cesur halkı, kendilerine dokunmaksızın kalelerinde bırakmış ve Anadolu’nun içine doğru yürümüştür. Termessos ilk refah çağını Hellenistik Dönem’de, ikincisini ise Roma Çağı’nda yaşamıştır. Halk, Roma Senatosu tarafından Roma halkının dostu ve müttefiki olarak kabul edilmiştir. Termessoslulara aynı zamanda kendi yasalarını kendilerinin yazması hakkı da verilmiştir.”

Kimi kaynaklar ise İskender’in Termessos’u  işgal edebilmek için günlerce savaştığını, en ünlü komutanlarını kaybettiğini anlatarak “Burası bir kartal yuvasıdır” diyerek, savaşmaktan vazgeçtiğini yazar.

Termessos’a gittiniz mi?

Antalya- Burdur karayolunun 11.km.’sinden Korkuteli yönüne dönüldüğünde kısa bir süre sonra Termessos işaret levhası görülür. Antik kent, Termessos Ulusal Parkı’nın içinde bulunmaktadır. Hayvan ve bitki çeşitliliği yönünden çok zengin olan ulusal parkın girişteki küçük müzesinde kente ait fotoğraflar ile tahnitlenmiş hayvan türleri sergilenmektedir. Bu küçük müzeden sonra 9 km’lik asfalt bir yoldan tırmanışa geçilir.

Çam ağaçları, sağda solda sur kalıntıları ve kıvrılarak giden yol sizi otoparka ulaştırır.

Daha kentin girişindesiniz…

Hadrian kapısı, mezar kalıntıları yüksek bir kayanın yüzeyine yapılmış su yollarını geride bırakarak, patika bir yoldan yürümeye başlarsınız. Oldukça dik bir tırmanıştır bu. Solda Gymnasium vardır. Kent surları üzerinde biraz dinlenip Yenice Boğazı’nı seyredebilirsiniz.

Termessos’u gezmek için zamana ihtiyaç vardır ve biraz da yürümeyi sevmek gerekir. Çünkü antik kent tamamen engebeli  dağlık bir alanda kuruludur.

TİYATRO VE BİR ANI

Yıllar önce, Akdeniz Üniversitesi tarafıdan “Fahri Doktor” unvanı verilen dünyaca ünlü yazarımız Yaşar Kemal, Fethi Naci ve Altan Gökalp ile Termessos’u gezme şansını edinmiştim. Bu gezide, Yaşar Ağabey, tiyatronun basamaklarına oturmuş; Azra Erhat, Bedri Rahmi ile 50’li yıllarda geldikleri Termessos’da nasıl yağmura yakalandıklarını anlatmıştı…

Kentin bir tepesinde, güney yamacında yüzyıllarca ayakta kalan bu anıt mezarın sağa sola dağılmış parçaları ise ziyaretçileri hüzne boğar. Geniş bir alana yayılmış olan mezarlığın (necropol) dünyada bir benzerinin olmadığını yazar uzmanlar.

Uçurumun başına kurulmuş 4200 kişilik tiyatrosundan, açık havalarda Antalya’yı rahatlıkla görebilirsiniz. Tiyatroda biraz daha kalırsanız Euripides’in bir repliğini duyabilirsiniz sahneden. Bir de sis çöktü mü karşı yamaçlara, beyaz giysiyler içinde zeytin toplayan Solymli kızların şarkılarını da duyabilirsiniz kim bilir. Ocak ve şubat aylarında Beydağları’nın karlı tepeleri sanki size daha yakın durur…

Yangın kulesinden Korkuteli ve Elmalı  platolarını seyrederken bir bardak çay içmek insana huzur verir.

Antik Pisidia Dağ Kenti Termessos, Güllük Dağı’nın eteğinden kurulmuş; içinde barındırdığı hayvan bitki türleri, kimi tarihi eser kaçakcısı (Sayın Özgen Acar, “vatan haini” diyor) vatan hainlerine karşın binlerce yıldır ayakta kalabilmiş anıt yapıları ile gerçek bir tarih ve doğa hazinesidir.

Sahi siz, Termessos’u gördünüz mü?”

Termessos’un patika yollarında ben nefes nefese çıkarken, onlar bir koşuda gözden kayboldular. Bazen tiyatroda, bazen bir lahitin içine bakarken gördüm onları.

Bir ara durup ovayı seyrederken yanımızda getirdiğimiz kumanyaları yedik.

Termessos girişindeki müzede özellikle içi doldurulmuş yaban hayvanları büyük ilgilerini çekti.

Üç kafadar bu geziden büyük keyif aldık. Size de tavsiye ederim.

 

Yaşama Dair Küçük Notlar – 3

Prag’da kaldığımız otelde sabah kahvaltısı için restorana indiğimizde, hareketli bir Michael Jackson şarkısı çalıyordu. Şaşırmakla birlikte oğullarım Efe ve Ege bu şarkıyı çok sevdiği için gülümsedim.

Daha sonra garsona sabahın köründe Michael şarkısı çalmalarının sebebini sorduğumda, “Michael Jakson son dünya turnesine Prag’dan başlayarak bize jest yapmıştı. O’nu cok seviyoruz” yanıtını verdi.

O zaman anladımki bir şehrin vefası böyle bir şey.

Antalya vefalı bir şehir mi?

 

Altın s.çan adamın mesajı!

Düsseldorf’ta gün batmak, gece başlamak üzere…

Dostlarla dolaşırken, gözüm duvardaki altın sıçan adam kabartmasına takıldı.

Üstteki cümle: Bu masal asla gerçek olamayacak…

Alttaki cümle: Hayat akıllı ve tasarruflu olmayı öğretiyor…

(Çeviren dostumun yalancısıyım.)

 

Düsseldorf, Almanya Kuzey Ren-Vestfalya eyâletinin başkenti.

Ren Nehri kıyısında kurulmuş moda, reklam ve fuar kenti. “Almanya’nın Paris’i” diyenler de var. Ama iddialı bir söz.

Kent adını Ren’e dökülen “Düssel” deresinden almış.

 

Düsseldorf’un kalbi eski şehir Altstadt’ta atıyor. Kent merkezindeki bu sokak restoran ve birahaneleriyle ünlü.

 

Altstadt’ta ara sokaklarda yemek yediğimiz İspanyol restoranı. Adı “El Gitano”. Biftekler, Paella’lar (İspanyol pilavı) ve şaraplar bir harika.

 

Kentin kahramanı Jan Willem’ın at üzerindeki heykeli. Dünyanın en güzel at heykellerinden biri olduğu söylendi. Ama şahsen ben beğenmedim. Budapeşte’nin Kahramanlar Meydanı’ndaki at heykelleri ile karşılaştırılınca hayli sönük kalıyor.

 

Rod Stewart kılıklı çılgın bir sokak çalgıcısı.

 

Düsseldorf Kenti’nin sembolü takla atan iki çocuk figürü. Hikayesini öğrenemedim. Bilen varsa masaj atsın.

 

Ren kıyısındaki Burgplatz Meydanı’nda “Gemicilik Müzesi” olarak kullanılan güzel bir kule.

Düsseldorf’ta ayrıca ünlü Alman yazar ve düşünür Goethe’nin adını taşıyan bir Müze var. Gothe’nin yaşamının önemli bir kısmını bu kentte geçirdiği belirtiliyor. Malesef müzeyi ziyaret edemedim.

 

Şairler ölünce nereye gider?

Prag’da ne astronomik saat, ne Kadife Devrim’in yapıldığı meydan, ne Kafka’nın evi, ne de Mucha’nın tabloları beni “Şairler Mezarlığı” kadar şaşırtmamıştı.

Daha önce adını bile duymadığım Çek Şairler’in yan yana gömülü olduğu mezarlıktaki asırlık ağaçların gölgesi altında, bir bankta gözlerimi kapatmış ve kendi kendime sormuştum: Şairler ölünce nereye gider?

Beraberimde mezarlığa sürüklediğim dostlarım kuşkusuz benle aynı hazzı almamıştı. Oysa benim için Prag’dan aklımda kalan ve yaşamım boyunca hep hatırlayacağım bir gezi oldu.

 

Aslında “mezarlık” konulu bir yazı yazmayı planlıyordum.

Neyzenler Mezarlığı – Konya Mevlana” , “Körler Mezarlığı – Antalya Akdamlar Köyü” ve “Şairler Mezarlığı – Prag” üzerine.

Adlarında bir hikaye gizli mezarlıklar üzerine.

Belki daha sonra.

 

Ne zaman bir şairin öldüğünü duysam içimi tarifsiz bir hüzün kaplıyor.

Bugün haber sitelerinde bir haber gözüme çarptı.

“Ünlü şair vefat etti. Amerikalı ünlü şair ve yazar Adrienne Rich, 82 yaşında öldü.

Rich’in oğlu Pablo Conrad, uzun süredir eklem iltihabından muzdarip olan şairin Santa Cruz’daki evinde hayata veda ettiğini açıkladı.

1963’te yayımladığı “Snapshots of a Daughter-in-Law” adlı şiir kitabıyla uluslararası ün kazanan Rich, eserlerinde kadın hakları, ırkçılık, cinsel ayrımcılık, ekonomik adalet ve lezbiyenlik gibi konulara değinmişti.

1969’dan itibaren “Kadın Özgürlüğü” hareketinde aktif rol alan Rich, 1976’da yayımladığı “Kadından Doğan: Deneyim ve Kurum Olarak Annelik” kitabı ile anneliğin bir anlamda kurum olduğu tezini ortaya atmıştı.

1997’de o zamanki ABD Başkanı Bill Clinton tarafından “National Medal of Art” ile ödüllendirilen Rich, hükümetin “gayri ahlaki politikaları” nedeniyle ödülü reddetmişti. Rich, Beyaz saray’a gönderdiği mektupta, “Amerika’da zenginlik ve güç eşitsizliği giderek daha da büyüyor. Halkın büyük bir kısmı hiçe sayılırken ABD başkanı, seçilmiş bazı sanatçılara böyle ödüller veremez” diye yazmıştı.
Rich ve arkadaşları, 2003’de ABD‘nin Irak‘ı işgal etmesini protesto etmek için Beyaz saray’daki şiir konulu sempozyuma katılmayı da reddetmişlerdi.

1953’de ünlü ekonomist Alfred Conrad ile evlenen üç çocuk sahibi olan Rich, 1970’de eşini terk etmiş, 1976’dan sonra yazar sevgilisi Michelle Cliff ile yaşamaya başlamıştı.
Rich’in bazı öyküleri Türkçe’ye de çevrilmişti.”

 

Wikipedia’da ise ölüm tarihi yok henüz fakat hakkında şu bilgiler var;

“Adrienne Rich (d. 16 Mayıs 1929, Baltimore, Maryland), ABD‘li şair. “20. yüzyılın ikinci yarısının en çok okunan ve en nüfuzlu şairlerinden biri” olarak nitelendirilmiştir.1951’de ilk şiir dizisi “A Change of World”‘ yayımlayarak “Yale Younger Poets Prize” (“Yale Genç Şairler Ödülü”)’nü kazandı. 1953’te ekonomist Alfred Conrad ile evlendi. Üç çocuk sahibi oldu ve 1966’da New York’a taşındılar. Burada iken Rich, beyaz olmayan ve fakir altyapılardan çocukları eğitti. Zaten sosyal reformlar ve ırkçılığa karşı harekete geçmiş Rich, James Baldwin ve Simone de Beauvoir eserlerini okuyup feminizm ile ilgilenmeyi başladı. 1976’dan beri Michelle Cliff ile yaşamaktadır. En çok tanınan denemelerinden biri Compulsory Heterosexuality and Lesbian Existence (“Zorunlu Heteroseksüellik ile Lezbiyen Varoluşu”; 1980), onun “lezbiyen sürekliliği” kuramını anlatır.”

 

 

Adrienne  RICH’in bir şiiri ile yazıyı bitiriyorum.

GÖÇMEN ADAYLAR, LÜTFEN DİKKAT

Bu kapıdan

ya geçeceksiniz

ya da geçmeyeceksiniz.

 

Geçerseniz,

her zaman adınızı hatırlamanız

tehlikesi olduğunu unutmayın.

 

Her şey gözlerini dikecektir size

siz de onlara öyle bakın

ve bırakın ne olursa olsun.

 

Eğer kapıdan geçemezseniz,

o zaman

saygın bir hayat yaşamanız

 

inançlarınıza bağlı

konumunuzu değiştirmeden

kahramanca ölmeniz mümkün

 

ama pek çok şey kör edecektir sizi,

pek çok şey sizi görmezden gelecektir,

kim bilir ne pahasına?

 

Kapının kendisi

hiçbir konuda söz vermiyor.

Kapı, sadece bir kapı işte.

 

Çeviri : Cevat ÇAPAN

Akvaryumdaki Stalin

Prag’da ünlü Charles Köprüsü’nde 60 küsur heykelin her birinin önünde durup fotoğraf çektirip, sokak sanatçılarıyla keyifli bir gün geçirdikten sonra, hararetle tuvalet ararken, kendimizi eski bir binanın geniş avlusunda, havada asılı duran tabancalara bakarken bulduk.

Bir arkadaşımızın çığlığıyla kendimize geldik. Gözleri faltaşı gibi açılmış, “İçeride ceset var” dedi.

Bakımsızlıktan dökülen odaya girdiğimizde şaşkınlıktan küçük dilimizi yuttuk. Dev bir akvaryumun içinde bir erkek cesedi. Dikkatlice bakınca bunun cansız bir manken olduğunu anladık. (Stalin’e benzediğini belirtmeliyim.)

Binanın Prag’daki genç sanatçılara tahsis edildiğini öğrendik. Çöp kutusunun üstünde bir birlerine sarılan çift ise serginin en masum eserlerinden biriydi.

Kültür – sanat kenti olmak böyle bir şey olsa gerek. Tuvalet ararken kendinizi bir sergide buluyorsunuz!

Zamanın durduğu yer

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Antalya’da öyle yerler var ki, gezerken sanki ağaçlar, deniz, gökyüzü, çakıltaşları kulağınıza bir şiirin mısralarını fısıldar.

Antalya’yı iki kişiden dinlemeyi severim. Birisi kent tarihçisi Hüseyin Çimrin, diğeri araştırmacı Giray Ercenk.  Antalya’ya dair merak ettiğim tüm soruların yanıtları, iki değerli ağabeyim de mevcuttur.

Giray Ercenk’in tavsiyesi üzerine maceraperest arkadaşım Ender’le Antalya’nın Akdeniz’deki en uç noktasında bulunan Karaöz’deki Gelidonya Burnu’na doğru yola çıktık. Giray Ağabey, “git ve fenerin önüne gelince beni ara” dedi.

Karaöz, Kumluca İlçesi’ne bağlı şirin bir belde. Karaöz’ün eteklerine kurulduğu Musa Dağı’nın  yamaçlarını tatil siteleri işgal etse de, Akdeniz’in diğer turistik bölgelerine göre hala bakir bir belde ve dilerim öyle de kalır.

(Bunları yazarken, 1990’ların başında bir haber için gittiğim Çıralı’da köylülerin “Haberimizi yaparsan millet buraya akın eder, huzurumuz kalmaz” dediğini anımsıyorum.)

Antalya – Kumluca Karayolu’nun Adrasan Sapağı’ndan sahile indikten sonra, Adrasan’ın içinden yönlendirme levhalarını takip ederek Karaöz sahiline indik. Adrasan  – Karaöz arasındaki asfalt yolun çukurlar ve bakımsızlık nedeniyle çok kötü olduğunu söylemeliyim.  Sahilde “Korsan Koyu” ve “Gelidonya Feneri” tabelasını göreceksiniz. Sahilde “Likya” adında şirin bir balık restoranı var.

Restoranın garsonunun tavsiyesi üzerine, bir yanda orman, bir yanda deniz yaklaşık6 kilometrearacımızla gittikten sonra “Likya Yolu, Gelidonya Feneri2 km.” yazılı tabelanın yakınında park ettik. Aracı Karaöz sahilinde bırakıp bu yolu yürümek de mümkün. Ama dedim ya garsonun uyarısı üzerine açıkçası bizim gözümüz yemedi ve otomobille gitmeyi tercih ettik.

Araçtan indikten sonra sonra, karşımızda çevresi binbir çeşit ağaç ve çiçeklerle süslü inanılmaz bir patika bulduk. Bir yanda kekik ve adaçayı kokusu, bir yanda uçsuz bucaksız Akdeniz, doğrusu büyülendik.

Patika yolda 2 kilometrelik tırmanma sonucu karşımıza çıkan muhteşem fener ve manzara tüm yorgunluğumuzu unutturdu.

Fenerin önünde 2004 yılında güneş tutulmasını izlemek için gelen Amerikalılar tarafından yaptırılmış bir çardak var. Çardakta oturup bir süre nefeslenip, sırt çantalarımızdaki kumanyaları yedik.

Telefonla Giray Ağabey’i aradım; “Abi şu anda gördüğüm manzarayı anlatmaya kelimeler yetmez.”

– “Dinle” dedi ve başladı anlatmaya;

“…Milat’tan Önce Birinci Yüzyıl’da Zeniketez adlı korsan, Akdeniz’deki tüm denizcilerin korkulu rüyasıydı. Antalya açıklarını mesken tutan Zeniketez’den “olur” almadan yelken açmak neredeyse imkansızdı. Zeniketez öylesine bıktırmıştı ki, sonunda Romalı Komutan Selvilus Vatia bu zulme son vermek için dev bir donanma ile Korsan’ın üzerine sefere çıktı. İki donanma bugünkü Kumluca ile Adrasan arasındaki bölgede karşılaştı. Komutan Vatia’nın denizcileri, Zeniketez’i büyük bir mağlubiyete uğrattı. Tüm gemileri batan zalim korsan, bugün Karaöz’ün bulunduğu Musa Dağı’nın tepesindeki evine döndü. Tüm ailesini yakarak yok ettikten sonra, kendisi de intihar etti.”

Ender’le büyülenmiş gibiydik. Uzun süre konuşmadık. Sanki gözümüzün önünde Karayip Korsanları filminden bir sahne oynuyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gelidonya’da insan manzaraya bakmaya doyamıyor.

Biz de bu güzel manzarayı ölümsüzleştirmek için bol bol fotoğraf çektik. Bu sırada Adrasan yönünden pek çok yerli ve yabancı turist geldi, geçti. Araçla6 kilometregeldiğimizi hatırlayınca, onlara imrendik, kendi tembelliğimizden utandık.

Su altı mezarlığı

“Kırlangıç Burnu” ve “Taşlı Burnu” olarak da anılan Gelidonya Burnu ve önündeki Beş Adalar, Antik Çağ’dan bu yana Pamfilya Denizi’nin (Antalya Körfezi) en tehlikeli yeri olarak biliniyor. Ters akıntılar, sert rüzgarlar yüzünden yüzlerce gemi sarp kayalara sürükleyip, burayı adeta bir su altı mezarlığına çevirmiş. Türkiye’de 1960 yılında ilk bilimsel sualtı araştırması da bu sularda gerçekleşmiş.

Akdeniz kılavuz fenerlerinden biri olan Gelidonya Deniz Feneri, 1934 yılında Antalya’nın Kumluca İlçesi Taşlık Burnu’nda, Antik Likya Yolu üzerinde inşasına başlanmış, 1936 yılında hizmete açılmış. 227 metrelik rakımıyla Türkiye’nin en yükseğe konumlanmış fenerlerinden biri olan Gelidonya Feneri, 1944’ten bu yana Demir Ailesi’nin fertleri tarafından kullanılıyor.9 metrekule yüksekliği olan Fener “Ulusal Miras” olarak Kıyı Emniyeti ve Gemi Kurtarma İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nce koruma altında tutuluyor.

Herkes Bekçi Mustafa’ya imreniyor ama

Antalya Dergisi’ni hazırlayan değerli meslektaşım Hamit Seçil’in verdiği bilgilere göre; Fener, kurulduğu günden bu yana Demir Ailesi tarafından işletiliyor. Fenerin son bekçisi ise ailenin üçüncü kuşak temsilcisi Mustafa Demir. Demir Ailesi üç kuşaktır denizcilere yol gösteriyor. İlk zamanlarda fener gaz yağı ile çalışıyormuş. O zamanlar feneri mecburen beklemek gerekiyormuş. Gece alevlenirmiş, tıkanırmış Fener. Temizlenmesi gerekirmiş. Daha sonra tüp gaz sistemine geçilmiş. 2000 yılının ardından güneş enerji sistemine geçilmiş. Güneş enerjili aküler kullanılıyor. Gündüz güneşle şarj oluyor, akşamda bu enerji kullanılıyor. Fener geceleri fotoselli sistemle yol gösteriyor denizcilere.

Mustafa Demir diyor ki; “İnsan bu manzaraya bakınca aklına her şey geliyor. Ufka bakınca kafanda sorun da kalmıyor. Dert yok tasa yok, kafan rahat. Denizin sesi… kuşların sesi… Likya yolu buradan geçtiği için bahar dönemlerinde geleni gideni eksik olmaz Fener’in. Çok imrenen oluyor bana. Genelde buradan geçip gidenler şehir hayatından bıkmış olmalı ki, burada yaşamak istiyor. Ben de onlara diyorum ki; Güzel ama bir de burada yaşayana sor. Yalnızlık zor.”

Karaöz’e gelirken epey sıkıntı yaşadığımız için, dönüşte Mavikent üzerinden Antalya’ya dönmeyi tercih ettik. Doğrusu bu yol Adrasan yoluna göre oldukça bakımlı ve güzel. Sahil yolu boyunca irili ufaklı sayısız koy var.

Yeşil ve mavinin buluştuğu eşsiz manzarası ile günümüzde dünyanın en güzel yürüyüş rotaları arasında gösteriliyor. Her yıl binlerce yerli ve yabancı doğa tutkunu, Adrasan, Kumluca arasındaki güzergahta yürümek için Antalya’ya akın ediyor.

Gelidonya, Akdeniz’den gelen serin rüzgarların yüzünüze vurduğu, çam ağaçları ve adaçayı kokuları arasında zamanın durduğu bir yer.

 

Çubuk Beli’nin başında vefalı bir kapı var, adı; Ariasos

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kapılar
Kapılar
Yeter yeter salın beni kapılar

Deniz kokusunu özlerim durup dururken
Yada ne bileyim şehrin sesini
Söylerim anlamazlar zor kapılar

Kapılar dar
Kapılar soğuk
Yılların kederi kapılar kahır üstüne*

Şair sanki Çubuk Beli’nin başında durmuş ve Akdeniz’e bakarak söylemiş bu sözleri.

Tarih boyunca sayısız uygarlığa yurt olmuş Antalya’nın en ünlü kapısı hiç kuşkusuz bugün kent merkezinde Atatürk Caddesi’nde Kaleiçi’nin girişinde bulunan “Üçkapılar” olarak bilinen Hadrianus Kapısı’dır.

Üçkapılar, turistlerin büyük ilgisini çeker. Çevresindeki surlar ve dev ağaçların gölgesi insana huzur verir. Fırsat buldukça, önünden her geçişimde, yetişmesi gereken onca işi erteleyip, burada bir mola verir, gelen geçeni seyreder, türlü hayaller kurarım. Sanki bütün Antalya önümden geçer, tüm yüzler tanıdık, tüm yüzler dost. İnsanların birbirine selam verdiğini, hal hatır sorduğunu gördükçe mutlu olurum, içimi tarifsiz bir sevinç kaplar.

Hele bir de caddenin karşısındaki çay ocağından elinde çay dolu tepsisiyle o güleç yüzlü garson kızı gördüm mü sevincim ikiye katlanır. Bir bardak demli çay geldi mi, değmeyin keyfime.

Mimar bir arkadaşım anlatmıştı, “Tarihi yapılara bak, sadece merdivenlerin ve kapıların sağlam kaldığını göreceksin yıllara inat. Duvarlar çabucak yıkılır, dayanıksızdır ama kapılar vefalıdır.”

Sahiden vefalı mıdır kapılar? Vefalı oldukları için mi yıkılmazlar, yıllara direnirler inatla.

İnanmam ama, bu güzel cümle zihnimin bir yerinde asılı durur; “Kapılar vefalıdır”

 Ya insanlar?

Antalya’nın bir ikinci “Üçkapılar”ı vardır ki pek bilinmez. Antalya’nın girişinde iki bin yıldır tüm ihtişamıyla ayakta durmaktadır. Yıkılan, yağmalanan, tuzla buz olan kente karşın dimdik ayaktadır. Bu tarihi kent; ARİASSOS’tur.

Ariasos, Antalya’nın kuzeydeki girişindedir.

Antalya – Burdur yolu tarih boyunca en önemli geçiş noktası olmuştur. Bu geçişin en önemli noktalarından “Çubuk Beli” uğruna türküler yakılmıştır. Bugün de modern bir karayolu olarak önemini korumaktadır.

Antalya’ya 35-40 kilometreuzaklıktaki Dağbeli kasabasının hemen karşısındaki Ariassos bugün eski görkeminden çok uzaktadır. Kentte ayakta kalan tek yapı ise “üç kemerli” anıtsal kapıdır. 

Ariassos’un girişindeki levhada şu bilgilere yer veriliyor;

Çubuk Boğazı ve dağlık Pisidya bölgesini Pamfilya ovasına bağlayan yollara yakın stratejik konumu ile güney Anadolu ulaşım yolları üzerinde önemli bir yere sahip olan Ariassos, Helenistik dönemden (1.Ö.3.YY) Bizans dönemine (İ.S.7. YY) kadar yerleşim görmüş bir Pisidya şehridir.

Yamaca dayandırılmış kent özelliğinde olup üç kemerli anıtsal şehir kapısından başlayan ana cadde ve iki yanındaki teraslarda yer alan yapılar şehrin genel planının oluşturur. Son yıllarda yapılan araştırmalar ana caddenin Termessos antik kentine ulaşan Roma dönemi yoluna kavuştuğunu ortaya çıkarmıştır.

Helenistik temeller üzerine inşa edildikleri düşünülen sur duvarları Roma ve çokluk Bizans dönemi izlerini taşımakta olup şehri batı, kuzey ve doğudan çevrelerler.

Ariassos’un en çarpıcı ve tümüyle korunmuş olan yapısı üç kemerli anıtsal şehir kapısıdır. Roma İmparatorluğu dönemine ait olup, üzerinde dört büyük heykelin yer aldığı, kaide ve yazıtlardan anlaşılmaktadır.

Şehir kapısından sonra yerleşimin en iyi korunmuş kalıntıları güney ve doğu nekropollerde yer alan Heroon tipi anıtsal mezarlardır. Bazilika, Bauleuterion, Stoa, Çemşe binası, gymnasium, hamam, tamamı yıkılmış tiyatro ve kamu binaları daha çok Roma dönemi izlerini taşıyan gezilebilir diğer kalıntılardır.”

Yolunuz Burdur – Antalya karayoluna düşerse, Ariassos’u mutlaka ziyaret ediniz. Bekçi ya da güvenlik görevlisinin bulunmadığı Ariassos’a giriş ücretsiz.

 *Kapılar adlı şarkıdan – Vedat Sakman