Tıpkı hayat gibi, kusursuz değil!

Eskişehir dönüşünde Kütahya’nın ünlü Çiniciler Çarşısı’na uğradık.

Rengarenk milyonlarca çini başımızı döndürdü. Bir vitrinin önünde gözalıcı dev çini tabloları ilgiyle hayran hayran seyrederken, seramik ustası Şemseddin Delen bizi dükkanına buyur etti.

Delen uzun sohbetimiz sonunda, bize çatladığı için satmadığı ama atmaya da kıyamadığı, küçük bir çini tablo hediye etti.

Üç parçaya bölünmüş çini tablo, bugün evimizin en güzel köşesinde asılı.

Her bakışımızda bize dostlarımızla yaptığımız keyifli bir yolculuğu anımsatıyor.

Evimize yeni gelen dostlarımızı selamlıyor.

İyi kalpli dostumuz Elif, adının yer aldığı küçük çini tabloyu incelerken gülümseyerek;

“Tıpkı hayat gibi” dedi.

“Kusursuz değil. Hayatında çatlakları var…”

Çok kişilik aşk, iki kişilik mezar!

 

 

 

 

 

 

Paris sonbaharın en çok yakıştığı kentlerden biri. Kentin dört bir yanını göz alabildiğine süsleyen dev çınar ağaçları, yapraklarının büyük bir kısmını dökse de, parklarda, caddelerde göz alabildiğine sarı ve kırmızının tonları kucaklıyor ruhunuzu.

Toplantılardan bunalıp, kaldığımız Pullman Otel’in çevresinde kısa bir tur atmak için kendimizi hiç bilmediğimiz Paris’in sokaklarına bıraktık. Montparnasse Bulvarı’nda hemen her binanın altında bulunan kafeleri, görkemli binaların Fransız balkonlarını, pencerelerden sarkan rengarenk sardunyaları, kaldırıma düşen kurumuş yaprakları seyrede seyre de ilerlerken, bir mezarlığın önünde durduk.

Birbirinden görkemli mezar taşlarını görünce “acaba” dedik, “Burası, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Jim Morrison”un da mezarlarının bulunduğu o ünlü mezarlık (Pere Lachaise) olmasın sakın.”

İçeri girdik.

Bir sanat müzesini andırsa da sonuçta bir mezarlık ve tüm mezarlıklar gibi insanı ürperten bir yanı var. Hayır burası o ünlü mezarlık değil. Göz ucuyla mezarları incelemeye başladım. Taki gözüm diğer mezarlara göre hayli mütevazi bir mezar taşına takılana kadar; Jean-Paul Sartre & Simone de Beauvoir.

Bir kadın ve erkeği aynı mezarda buluşturan şey nedir? Bu soru zihnimi kemirdi durdu seyahat boyunca. İkiliye ait makaleleri okuyup, bu tuhaf ilişkiyi anlamaya çalıştım. İtiraf edeyim yazarken zorlandım ama bir o kadar da keyif aldım.

Simone de Beauvoir, 20. yüzyılın en önemli filozoflarından ve oyun yazarlarından biri. Meşhur “İkinci Cins” kitabının yazarı. Ona “modern kadın hareketinin annesi” de deniyor. Kadın hareketinde öncü.

Jean-Paul Sartre, ünlü Fransız yazar ve düşünür. Felsefi içerikli romanlarının yanı sıra, her yönüyle kendine özgü olarak geliştirdiği “Varoluşçu” felsefesiyle de yer etmiş; siyasetteki etkinlikleriyle 20. Yüzyıl’a damgasını vuran düşünürlerden biri.

20. yüzyıl Fransa’sının en etkileyici isimleri olan Sartre ve Beauvoir, 40’lı, 50’li yılların, hem yaşam tarzı hem de düşüncelerdeki özgürlük rüzgarının yaratıcısı olmuşlar. Yazar, filozof ve devrimci iki sevgili, 50 yılı aşkın bir süre, evlilik ve tek eşliliği reddederek sürdürmüşler ilişkilerini. Kuramını hazırladıkları ve hayata geçirdikleri “Varoluşçuluk” akımına göre; devlet, toplum ya da aile gibi kavramları reddediyor, bireyin kendi kaderini kendisinin tayin ettiğini savunuyorlardı… “Özgürsün, bundan dolayı, seçimini kendin yapabilirsin” diyordu Sartre…

Sartre’ın 1945’te kaleme aldığı ‘Les Temps Modernes’ Modern Zamanlar, dönemin en etkili sol yazını oldu. Beauvoir ise 1950’de “İkinci Cins” kitabı ile büyük bir ün kazandı. “Kadın doğulmaz, olunur” diyen Beauvoir, Vatikan tarafından adeta aforoz ediliyor, kitabı yasaklanıyordu.

Beauvoir , 1960 yılında otobiyografisini yayınladığında Sartre ile olan ilişkilerini ve diğer erkekleri sansürsüz olarak kaleme aldı. Beauvoir, Chicagolu yazar Nelson Algren’le ilişkiye girdi o günlerde… Sartre ise iki genç aktris Dolores Vanetti ve Michalle Vian ile birlikteydi. Sartre, Time Dergisi’ne kapak olurken, iki sevgili 1960’larda ortaya çıkan ahlaki çöküntüden sorumlu tutuluyordu.

“En büyük günah pişmanlıktır / Her seçiş bir vazgeçiştir / Cehennem başkalarıdır” sözleri o günlerin sloganı haline gelen Sartre’ın kendilerini eleştirenlere yanıtı ilginçti: “Özgürlük, cesaret ve sorumluluk gerektirir… Her hareket geleceği yaratır ve kolay değildir.”

Her eylemi olay olan iki sevgili, aşklarını kimseye kulak asmadan özgür ve dolu dizgin yaşıyordu. 1961’de iki sevgili Cezayir’in özgürlük savaşına destekleyerek, Fransa’yı suçlayınca, binlerce Fransız askeri Champs Elysee’de yürüyerek “Sartre’a ölüm” diye bağırdı. Aynı günlerde ünlü yazarın evi iki kez bombalandı. İki sevgilinin Mao, Castro, Guevara, Khrushchev ve Tito’yla el sıkışırken görüldükleri fotoğraflar büyük tepki yaratıyordu. Sartre, 1964 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Ancak ödülü reddetti. “Benim gibi yaşlı bir devrimciye böyle bir ödül vermek, kapitalizmin öç alma girişiminden başka bir şey değildir” diyordu. 1970’de iki sevgili Mao’cu bir yayın olan “La Cause du Peuple”ü dağıtma suçundan tutuklandı.

Sartre, Beauvoir’ın tüm karşı çıkışlarına rağmen her gün daha fazla alkol tüketiyordu. Gözleri iyi görmüyordu. 1980’de sağlığı giderek kötüleşen Sartre, hastanede komada yatarken, biricik aşkı Simone de Beauvoir, başucunda oturup saatlerce onu seyrediyordu.

Beauvoir, Veda Töreni adlı kitabında Sevgilisi’nin ölüm anını şöyle anlatıyor; “Bir ara, beni Sartre’la yalnız bırakmalarını söyledim ve çarşafın altına uzanmak istedim. Bir hemşire beni durdurdu: ‘Hayır. Dikkat edin… Kangren’ İşte o zaman onun kara kabuklarının gerçek türünü anladım. Çarşafın üzerine yattım ve biraz uyudum. Saat beşte hemşireler geldiler. Sartre’ın cesedinin üzerine bir çarşaf ve bir çeşit kılıf örtüp onu götürdüler.”

Sartre tören istememesine karşın, cenazesine 50 bin kişi katılmıştı. Sartre öldükten kısa süre sonra Beauvoir da zatürre oldu. Ömrünün kalan yıllarını Sartre’ın mezarına bakan evinde geçirdi. 1981’de Sartre’ın acı dolu son yıllarını anlattığı Veda Töreni’ni yazdı.

Simone de Beauvoir, 1986 yılının Nisan ayında 78 yaşında öldü. Vasiyeti üzerine külleri sevgilisinin küllerinin yanına, aynı mezara kondu.

Ne tuhaf. Kimine göre “Ahlaksız”, kimine göre “Özgür” bir ilişkiydi onların ki. Mezar taşında isimleri alt alta yazılı. Yaşamları boyunca hiç aynı evi paylaşmayan iki sevgili, bugün Paris’de Cimetière du Montparnasse Mezarlığı’nda ziyaretçileri selamlıyor.

St. Germain des Pres’teki “Cafe de Flore” Paris’in en ünlü mekanlarından biri. Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir, sık sık bu cafeyi ziyaret edermiş. Cade bugün de sanatçıların ve entelektüellerin uğrak yeri. Şayet yolunuz düşerse kahve ve pastalarını tatmanızı öneririm.

Dipnot ve teşekkür; Bu yazıyı hazırlarken; Gazeteci Reha Muhtar’ın 18.04.2010 tarihinde Vatan Gazetesi’nde yayınlanan makalesinden, www.wikipedia.org , www.yasamaugrasi.com ve Ahmet Miskioğlu / Türk Dili Dergisi kaynaklarından yararlandım ve ilham aldım.

Marcus Aurelius’un çeşmesinden içtik

Hafta sonu direksiyonu, imparatorluğun en görkemli kentlerinden Sagalassos’a kırdık. Niyetimiz bin küsur yıl sonra yeniden akmaya başlayan meşhur Antoninler Çeşmesi’ni görmek.

Antalya – Burdur karayolunda, taş ocaklarının tozlarını yuttuktan, Çubuk Beli’nin zorlu rampasından tırmandıktan ve yol üstündeki meyve tezgahlarına göz attıktan yaklaşık 100 kilometre sonra, Ağlasun tabelasından sağa saptık.

Dağların arasında yılan gibi kıvrıla kıvrıla 16 kilometre gittikten sonra kendimizi yem yeşil bir belde de bulduk: Adı Ağlasun.

“Ağlamakla ilgisi yok”muş. Bilge ağabeyim Giray Ercenk söyledi. Adını Sagalassos’tan almış.

Yol üzerindeki bolca “Sagalassos” tabelasına rağmen, Ağlasun’un içinde karşılaştığımız misafirperver yöre sakinlerine sorarak, onların deyişi ile “harabeye” tırmandık.

Sagalassos, Roma İmparatorluğu’nun en yüksek kentlerinden biri. Araçla harabelere tırmanırken bunu çok net görüyorsunuz.

Kapıda 5’er lira ödeyip bizi oraya çeken Antoninler Çeşmesi’ni görmek üzere içeri girdik. (Bir küçük hatırlatma; çocuklara ve 65 yaş üstü vatandaşlarımıza ve Müze Kartlılara ücretsiz)

Milattan sonra 6. yüzyılda yaşanan büyük depremle birlikte büyük hasar gören ve suyu kesilen Antoninler Çeşmesi, tam 13 yıl süren kurtarma çalışmaları ile yüzyıllar sonra yeniden akmaya başladı.

Ben çeşmeyi görme özlemiyle en önde bizim turistlere mihmandarlık ederken, yolu hayli uzattım.

Önce uzun bir yürüyüşten sonra Neon Kütüphanesi’ne tırmandık. Hemen önündeki çeşmede soluklandıktan sonra antik tiyatroya çıktık. 9 bin kişilik tiyatro, antik tiyatrolar içinde en yükseğe kurulu olanı. Tiyatronun tepesinde oturup “nere de bu çeşme” diye hayıflanırken, karşı tepedeki turist grubunu fark ettim.

(Bu arada Neon Kütüphanesi’ni şans eseri görme fırsatımız oldu. Zira kapısı sürekli kilitli tutuluyor muş. Soğuk akşamlarda çobanlar, sürüleri ile antik kütüphaneye sığındığı için kütüphanenin kapısı kilitleniyor muş. Sadece turist rehberlerine girişte anahtar veriliyormuş. Bu nedenle kütüphaneyi görmek için girişte mutlaka anahtar isteyin. Yoksa mozaikleri görmek için bir turist grubunu beklemeniz gerekir.”

Sagalassos yürümekten hoşlananlar için ideal. Tıpkı Termessos gibi.

Antoninler Çeşmesi’ni görmek için hızlı adımlarla ilerlerken, ailemin hayli yorulan diğer fertleri, buldukları ağaç gölgelerinde harabe kalıntılarına uzanarak dinlenmeyi, çocuklar, böceklerle ve küçük kertenkelelerle oynamayı tercih etti.

Tüm sızlanmalarına kulak tıkadım ve görmek için can attığım Antoninler Çeşmesi’nin bulunduğu meydana doğru koşar adım çıktım.

Onlarca arkeoloğun yıllarca süren çabasıyla tam 3 bin 500 parçanın bir puzzle gibi birleştirilmesi sonucu, bin 400 yıl sonra yeniden ayağa kaldırılan Antoninler Çeşmesi karşımdaydı.    

Tadını çıkararak bir süre seyrettim. Acele etmeden hemen her açıdan fotoğraflarını çektim. Sonra kameramı bir kenara bırakıp, bin 400 yıl önce imparatorların su içtiği çeşmeden su içtim yüzümü yıkadım.

Bu mistik buluşmadan sonra aşağıya inip bu muhteşem yapıyı kendi gözleri ile görmeleri için, çocukları, eşimi ve annemi yaklaşık 100 metre yukarıdaki meydana davet ettim.

Hayran hayran seyrettik.

Annem çeşmeye sonradan yerleştirilen aslına uygun heykel replikalarını beğenmedi.

Orijinal çeşmenin mermer blogları ve sütunlarının arasında sütten çıkmış gibi duran replikalar sırıtıyor.

Ağlasun’a girişte kiremit fabrikaları dikkatimizi çekti. Sagalassos’ta dolaşırken kazılarda ortaya çıkan yapılarda da bolca kiremit ve tuğla kullanıldığını fark ediyorsunuz. Tahmin edeceğiniz gibi bölgede 2 bin senedir kiremit üretimi yapılıyor.

Sagalassos’tan hoş anılarla ve karnımız acıkmış olarak ayrıldık.

Ağlasun içinde Sosyete Usta’nın yerinde Burdur’un meşhur şişi ile karnımızı doyurduk. Yolunuz düşerse mutlaka ve mutlaka Sütlacın tadına bakmalısınız.

Ağlasun’un ortasında, dev kolları ve geniş yaprakları ile ilçeyi sanki korumasına almış gibi heybetli ulu çınarın gölgesinde bir süre dinlendik. Çevredeki çocuklar bin 300 yaşında dese de, anıt levhasında Bin yaşında olduğu yazıyor.

Bir süre Ağlasun sokaklarında dolaştık. Bahçelerden yollara sarkan meyve ağaçlarından kızılcık, elma, ceviz topladık.

Ağlasun, Batı Akdeniz’de şimdiye kadar gördüğüm en yeşil yer diyebilirim. 

Dev ceviz ağaçlarının gölgesinde Ağlasun ve Sagalassos’a veda ederken, büyülenmiş gibiydik.

 

Meraklısına birkaç bilgi;

Sagalassos; Antalya‘ya 110, Burdur‘a 33 km uzaklıkta, Ağlasun ilçesinin 7 km kuzeydoğusunda yer alan antik bir kent. Antik Yunan’da Pisidya‘nın başkenti olan bu şehrin çoğu yapısı kısmen ayakta kalabilmiş. Bunların en iyi durumda olanı ise tiyatro bölümü. Batı Toroslar‘ın bir parçası olan Ağlasun dağının güney eteklerinde, 1450–1700 m yükseklikteki meyilli bir arazi üzerine kurulu kentin kalıntıları, doğu-batı yönünde 2.5 km, kuzey-güney yönünde ise 1,5 km’yi kapsayan bir alana yayılıyor. İlk olarak, 1706‘da Fransız gezgin Paul Lucas tarafından keşfedilen Sagalassos’ta arkeolojik kazılar 1990‘da başlamış. Çeşmelerinin görkemiyle anılan Sagalassos, dünyanın en yüksek rakımlı, 9 bin kişilik tiyatrosu ve kendine has kaya mezarlarıyla biliniyor. Sagalassos’ta bulunan ve Traian dönemine tarihlenen Ares, Herakles, Hermes, Zeus, Athena ve Poseidon büstleri Antik Dönem heykeltıraşlığının önemli örneklerinden sayılıyor.

Sagalassos antik  kentinin yazılı kaynaklardan bilinen tarihi, Büyük İskender’in M.Ö. 333  yılındaki fethi ile başlıyor. İskender’in ölümünün ardından kent, kısa bir süre  seleflerinin idaresinde kalır. M.Ö. 188-133 yılları  arasında Attaloslar’ın Bergama Krallığı’nın parçası olur. M.Ö. 129’dan itibaren  çeşitli Roma eyaletleri içine dâhil edilen Sagalassos, M.S. 5.–7.yy’larda,  ardı ardına gelen depremler ve özellikle Arap saldırıları ile bölgenin nüfus  yitirmesine paralel olarak terk edilme sürecine girer.

Sagalassos’ta 1990 yılından bu yana  Prof.  Dr. Marc Waelkens başkanlığında yürütülen, kazılarda pek çok yapı ve  eser ortaya çıkarılmış.

5  metre civarında boyu olabileceği tahmin edilen İmparator Marcus Aurelius ve İmparator Hadrian’a ait büstler bu eserlerin en önemlileri. Dünyanın çeşitli kentlerinde de sergilenen bu iki büst ve daha bir çok eseri Burdur Arkeoloji Müzesi’nde görebilirsiniz. Koç Grubu ve Aygaz da Sagalassos kazılarına önemli destek sağlıyor.

 

(Kaynak: burdur.gov.tr, wikipedia, burdurmuzesi.gov.tr, sagalassos.com.tr)

Nazım’ın masasında Viyana düşleri

vynazim2

Dün Nazım’ın masasına oturdum.

“Yaşamak güzel şey be kardeşim” dedim.

“Seni düşünmek güzel şey, umutlu şey” dedim.

“Bir ağaç gibi hür ve tek bir orman gibi kardeşçesine” dedim.

Teker teker heceledim.

Ağır ve vakur bir sesle teker teker.

Derin bir nefes aldım “Havelka”yı içime çektim.

Nazım’la göz göze geldim.

Viyana’da güzel insanlarla tanıştım.

Güzel caddelerden geçtim.

Güzel binalar gördüm.

Sonra işçiler gördüm.

Türk işçileri.

Bizim işçilerimiz.

Güzel Türk kızlarıyla tanıştım.

Güzel, Türk işçi kızları.

Ve Tuna.

Mavi Tuna’ya baktım.

Akıp gidiyordu.

Şehri bölen değil de,

Sanki birleştiren bir fermuar gibi.

Tuna’ya baktım,

Türk işçilerinin alın teri gibi temiz,

akıp gidiyordu

akıp gidiyorduk…

vynazim

Dipnot: Rivayet odur ki, büyük şair Nazım Hikmet, Viyana’da geçirdiği her gün Hawelka’ya uğrar, kahve içer, memleket özlemiyle şiirler yazarmış. Hawelka, duvarlarında film ve konser afişlerinin yer aldığı, şirin, sıcak bir mekan. Garsonları inanılmaz misafirperver. Dilerseniz duvarlara bir kaç not yazıp imzanızı da atabiliyorsunuz. Kendi markasıyla kahve satışı da yapılıyor. Viyana’da beni en çok etkileyen yerlerin başında gelen Cafe Leopold Hawelka, kentin tam kalbindeki, görkemli Stephansdom Katedrali’ne yaklaşık 500 metre mesafede bir ara sokakta.

vynazim5

Antalyalı’nın kar aşkı!

Doğma büyüme bir Antalyalı olarak benim için tatlı bir rüyadır “kar”.

Her ne kadar ahir ömrüm boyunca üç kez karın yağışına tanık olsam da, “Antalya” ve “kar” aynı cümlenin içinde yan yana gelmesi en zor kelimeler gibidir.

Memlekete kar yağması uzak bir ihtimal olsada, içimizde her kış canlanan “kar” ateşini söndürebileceğimiz iki kayak merkezimiz var.

Saklıkent ve Isparta Davraz.

Antalya’ya yaklaşık 50 kilometre uzaklıktaki Saklıkent’in yolu virajlı ve kötü.

Daha önceki tecrübelerimizden kötü ama gülerek hatırladığımız anılarımız var.

Çocukların “hiç kar yağarken görmedik” şeklindeki duygu sömürüleri ve  ısrarıyla hafta sonu ailecek Davraz’a gittik.

Hoş Davraz da çekilecek çile değil miş, Isparta’ya gidecekleri peşinen uyarıyorum.:))

Kurşunlu Şelalesi üzerinden Baraj ve Dereboğazı yolunu tercih ettik. Karacaören Barajı kenarında gözleme ve çay enfes. Tavsiye ederim. Kahvaltınızı burada yapın. Çekeceğiniz çileyi hafifletecektir.

Isparta’da tabela sıkıntısı var. Davraz’ın boy boy ilanları var ama yolu tarif eden doğru dürüst bir tabela yok.

Sora sora bulduk.

Davraz’a gelmeden önce küçük bir köy var. Nefes alabileceğiniz güzel bir çeşme,yol üzerinde kendi yaptıkları ürünleri ve topladıkları taze meyveleri satan hoş sohbet yöre sakinleri.

Antalya’dan yola çıktıktan yaklaşık 2 saat sonra Davraz’dayız. 

Kayak merkezi yolu üzerinde, sağlı sollu inanılmaz bir piknikçi trafiği var. Mangallar yakılmış, camdan içeri mis gibi kokular yayılıyor, piknikçiler bir yandan sucuk ekmeklerini yerken, bir yandan “kardan adam” yapma telaşında.

Anladım ki, Ispartalıların en büyük eğlencesi Davraz yolunda karlar üzerinde sucuk ekmek yapmak. Doğrusu haksız da değiller. Dağ havası insanın iştahını açıyor. Küçük bir mangal almadığımıza pişman olduk. Bir dahaki sefere inşallah.

Davraz’da insan seline karşın, kayak yapan kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Millet olarak kayak sporu ile aramızın iyi olmadığı belli. Ama itiraf edeyim metrekare başına bir kızak ve bot düşüyordu. Saati 15 liradan bir bot da biz aldık. Efe ve Ege inanılmaz eğlendi. Ben bir kez ısrar üzerine yüzü koyun kaymayı denedim, kaç kişiyi devirdiğimi hatırlamıyorum.

 

Çocuklar babaannelerini de zorla bota bindirdi. “Davraz’a gittim, kaymadım” demek olmaz.

Makara yaptığıma bakmayın siz, Davraz kar tatili için müthiş güzel bir yer.

Konaklamak ve ve vakit geçirmek için güzel tesisler mevcut.

Üç saat kadar kaldıktan sonra Isparta’ya doğru yola koyulduk. Çocuklar sırıl sıklam. Arabanın içinde tüm giysileri değiştirdik. Yanınıza yedek giysi almayı unutmayın. 

Mangalcıları seyrede seyrede Isparta’ya inerken midemiz zil çalıyordu. Kar turumuzu Kebapçı Kadir’in yerinde pilav, Isparta fırın kebabı, üzüm hoşafı ve Tosmankara helvasından oluşan bir Isparta klasiği ile tamamladık.

Velhasıl çocuklar karla buluştu, ben Kebapçı Kadir’le.

 

 

Kestane ağacının mahcubiyeti

Antalyalı gazetecilerin kurduğu Keşif Ekibi ile Toroslar’ın arkasına keyifli bir yolculuk yaptım. Not defterimdekileri sizlerle paylaşıyorum.

 

 

 

 

 İbradı… Antalya’nın uzak ve yalnız ilçesi…

 

İbradı’da ağaçlar, soğuk ve yağmurla birlikte yapraklarından arınıp derin bir uykuya dalmaya hazırlanıyor. O kadar yalnız ki İbradı, sanki her ağaç, her konak, her mezar taşı dile gelip bir hikaye anlatmak istiyor.

 

İbradı, Toroslar’ın nadide çiçeği Kardelen’in anavatanı. Yıllarca talan edilip, soğanları yurt dışına kaçırıldı. (Meraklısı Bülent Ecevit’in Kardelen kitabını okusun) Son dönemde sökümler kontrol altına alındı. İbradı Belediye Başkanı Muharrem Kaya, Kardelen çiçeğinin geçmişte hoyratça talan edilip yurt dışına satıldığını, hatta ambulansla kaçırıldığını anlattı. İbradı’da her yıl Mart ayı sonu Nisan ayı başında (karın durumuna göre) Kardelen Festivali yapılıyor. Bu özel coğrafyayı görmek için güzel bir fırsat.

 

Bir başka zenginlik Altınbeşik Mağarası. Doğanın bir armağanı, mutlaka görülmeli. Ürünlü Köyü’nden mağaraya doğru ilerlerken, eşsiz bir manzara var. Sarı, yeşil bir orman, dağlar, bulutlar, şelaleler birbirine karışmış. Damarlarınızdaki adrenalinin coştuğunu hissediyorsunuz. Biraz ürperti, biraz merak. Dünyanın en büyük ve gizemli mağarası karşınızdayken, içeri girip girmeme konusunda tereddüt ediyorsunuz. 40 yıl önce keşfedilmiş ve bugün sadece küçük bir bölümü ziyarete açık. Aydınlatma küçük bir jeneratörle sağlanıyor. O da çoğunlukla bozuk. Dünyanın en güzel mağarası karanlık. Vali Ahmet Altıparmak’ın talimatı ile mağara girişine portatif tuvaletler konmuş. Ulaşım ve aydınlatma sorunu çözülürse, Antalya turizminin cazibe merkezi olur… Mağaranın güneş enerjisi ile aydınlatılması projesi hazır ama sümen altında bekliyor. Umarım bürokrasiye kurban gitmez, gitmesin.

 

İbradı ve çevresinde her biri 100 yılı aşkın düğmeli evler, konaklar birer mimari harikası. Seyretmeye doyamıyorsunuz. Koruma altındaki konaklar, bölgede bir zamanlar nasıl zengin bir yaşam olduğu hakkında size ipuçları veriyor.

 

Yıllarca önce bir siyahi köle kadının, asılsız bir ihbarın kurbanı olarak asıldığı Dev kestane ağacı. “Arap Astık Ağacı” demişler adına… 16 kişinin kolları bile gövdesini saramıyor. Tam tamına 900 yaşında.

Rivayet olunur ki; İbradı’nın kadıları gittikleri yerlerden hizmetçilerini de beraberlerinde götürürlermiş. Bunlardan biri de Zeynep adında siyahi Müslüman bir kadınmış. Her nedense bu kadın evde yangına sebebiyet vermiş. Kadılar toplanıp kadının kestane ağacında asılmasına karar vermişler. Zeynep asılmış, kadılar huzur bulmuş. O gün bugündür kestane ağacı huzursuz. Sanki yüz yıllık bir mahcubiyeti taşır gibi.

İbradı’da dev bir çınar…

Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt (1923 doğumlu) Cemile Teyze… Elini öptük, hayır duasını aldık. Kalkıp yürümek istedi. Koluna girdik. Yardım kabul etmedi. Oturduğu yerden doğruldu, iki bastonla odayı bir uçtan bir uca yürüdü.

Cemile Teyze’nin yaşadığı konakta ne hikayeler gizli. Duvarların dili olsa da konuşsa. Eliyle bir odayı işaret ediyor. Demirci Mehmet Efe 1921 yılında İbradı’ya gelip her yeri talan etmiş. Taş taş üstünde koymamış. Binlerce altını alıp onlarca ihsanı öldürmüş. İşte bu odada konaklamış.

Bir duvarda, büyük bir Türk Bayrağı. Üzerinde 1957-1958 8. Korea Türk Tugayı yazıyor. Bir başka duvarda Deniz Gezmiş ve Che Guevera’nın resimlerinin yer aldığı kartpostallar. Uğur Mumcu, Aziz Nesin. Bir çok evde olduğu gibi İbradılıların gururu, efsane anayasa profesörü Muammer Aksoy.

İbradı’da en büyük eğlence kahvehanede sıcacık sobanın başında, ajans haberleri dinleyip vakit öldürmek.

Antalya’nın güzelliklerini keşfetmek istiyorsanız, İbradı’dan başlayın.

 

Keşif Ekibi’nin kestane ağacı hatırası / Aralık 2012

 

Eriyen zaman!

Emekli zabıt katibi Dedem, bakkala giderken bile takım elbise giyer ve mutlaka yakasına çiçek takardı. Çiçek bulamazsa yeşil bir yaprak.

Anneannem evde biri hastalandı mı, pencerenin önüne çiçek koyardı. Bütün mahalle anlardı ki evde hasta var. Çocuklar sessizce oynardı sokakta, kimse gürültü yapmazdı. Komşular ellerinde bir tencere çorba “geçmiş olsun”a gelirdi.

Çok değil, 25-30 sene önce… İnce ruhlu insanlar çağıydı.

Bu kadar ince düşünen bir toplum, nasıl oluyor da şimdi daha yeşil ışığın yanmasını beklemeden sarı ışıkta korna çalmaya başlıyor, en küçük bir ihmalde kavga çıkarıyor, küfretmek için fırsat kolluyor.

İnsanlar apartmanlarda karşı komşusunun varlığından bile bihaber, çocuk yaştaki öğrenciler öğretmenlerini bıçaklıyor, bir başka çocuk para vermeyen ninesinin boğazını kesiyor, hava kararınca insan sokağa çıkmaya korkuyor, “neden bakıyorsun lan”lı kavgaların sonu cinayetle bitiyor.

“Pencere önüne bıraktığı çiçekle mesaj veren toplumdan, sarı ışıkta isyan eden topluma geçiş sendromu”na tutulduk.

Maalesef yakasına çiçek takan adamlar yok artık. Hastalanınca pencere önüne çiçek koyan ince ruhlu kadınlar anılarda yaşıyor.

Ülkenin Başbakanı ve ana muhalefet lideri hoşgörü sultanı Mevlana’yı anma törenlerinde yan yana oturuyor ama birbirlerini görmezden geliyor, konuşmuyor, tokalaşmıyor.

Salvador Dali’nin Belleğin Azmi* tablosunda anlatmaya çalıştığı gibi, zaman hızla eriyor. Ve, zaman erirken ruhları da eritiyor.

 

* Belleğin Azmi (1931), Salvador Dalí’nin meşhur gerçeküstü eseri

La persistencia de la memoria (1931) adıyla da bilinen Belleğin Azmi (Eriyen Saatler olarak da anılmaktadır), Salvador Dalí’nin en ünlü tablosudur.

1932 yılında 250 ABD Doları karşılığında satılan tablo, 1934 yılından bu yana New York’taki Çağdaş Sanat Müzesi’nde sergilenmeketdir.

Ünlü gerçeküstü tablo eriyen cep saatlerini konu almaktadır. Bu, Dalí’nin o yıllardaki ‘yumuşaklık’ ve ‘sertlik’ anlayışına ışık tutmaktadır.

Yapıt her ne kadar Dalí’nin sanat yaşamındaki Freudçu evrenin bir örneği olsa da, sanatçının bilimsel evreye geçişinden 14 yıl önce yapılmıştır. Dalí’nin bilimsel temelli yapıtlar vermeye başlaması 1945 yılındaki atom bombası kullanımına dayanmaktadır.

Tablonun ortasında “canavar” biçiminde bir insan figürü gözlenebilmektedir. Dalí’nin birçok yapıtında kullandığı bu nesne, sanatçının kendini betimlemesi olarak da algılanmaktadır. Resmin sol alt köşesindeki turuncu saat karıncalarla kaplanmıştır. Dalí; karınca görüngesini, ölümü ve kadın üreme organlarını simgelemek amacıyla da kullanmıştır.

Yapıtın (Mona Lisa’ya benzer biçimde), tamamlandıktan kısa süre sonra kırmızı şarapla ıslatıldığı söylenmektedir.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org

Beydağları’nın zirvesinde köy tavuğu dolması!

“Ahh nerede o eski tavuklar” diyenlerdenseniz, bu yazıyı print edip saklayınız. O tavukların yerini tarif edeceğim.

Antalya’dan Kemer’e sahilden değil de, eski yayla yolunu (Altınyaka – Hisarçandır) kullanarak gitmeyi seviyoruz. Dev katran ağaçlarının gölgesi, dağlardan gelen erimiş kar sularının beslediği çeşmeler, yol üstünde bahçesinden topladığı incir, domates, biber, elma, satan kadınların içten gülüşleri eşlik ediyor bize.

 Hacı Burhan’ın yeri, Konyaaltı Hurma’dan girdiğinizde Altınyaka tabelasından sonra tam35 kilometre sonra. Pek çok yol üstü lezzet durağı gibi son derece salaş bir mekan.

Eğer gerçek bir köy tavuğu yemek istiyorsanız, bir gün önceden arayıp haber vermeniz gerekiyor. Tavuk dolması siz gittiğinizde sofraya gelmek üzere ateşte demleniyor. Tencerede pişirilen tavuk dolması, daha sonra tereyağında hafif kızartılıyor. İsteğinize göre tavuğun iç pilavı ayrı olarak servis ediliyor. Kekikle tatlandırılmış iç pilav bir harika. İddia ediyorum böyle bir lezzeti şehirde en lüks restoranlarda bulamazsınız.

 

Mekanda köy tavuğunun yanı sıra kavurma da var. Tüm ürünleri kendileri yetiştiriyor.

Dört kişilik bir aile için köy tavuğu ziyafetinin fiyatı sadece 60 lira. Afiyet olsun.

 

 

Telefonunu vermeyeceğim. Gerçek bir lezzet tutkunuysanız, kendiniz keşfetmelisiniz…:))

Dip not:

Kış aylarında kar yağdığı için daha keyifli olduğu söyleniyor. Sobanın üzerinde kızarmış ekmekler, tereyağı ve keçi peyniri de varmış. Henüz bu keyfi yaşamadık.

 

Mekanın cennet olsun būyūk usta

Şiiri severim
Kitapları da severim
Şiir kitaplarını daha çok severim.

Hayat arkadaşım, būyūk şair Can Yücel’in ölümünden sonra yayınlanan “Mekanım Datça Olsun” kitabını hediye etti.


Başucumdan eksik etmeyeceğim bir kitap daha.

Büyük usta’nın sadece şiirleri değil, el yazıları, resimleri, tabloları da var.

 

Kitaptan bu satırlar çok hoşuma gitti.

“Işığın yolları var
Kimi limona
Kimi badem ağ’cına
Kimi yeni çapalanmış toprağa düşüyor.”

Ve
“Flaş” şiirinden..

“Gōkgūrūltūsūnden korkup yamacıma sokulan sevgilim
Sarıl bana, sarıl, ōp, ōp, ōp beni dedim
Baksana Allah yıldırımlarıyla resmimizi çekiyor!”

İş Bankası Yayınları’ndan.

Antalya’yı tutkuyla seven insanlar var

 

 

 

 

 

 

Antalya’yı tutkuyla seven insanlar var. Bence Antalya’yı Antalya yapan da aslında bu insanlar.

Deniz, güneş, kumsallar, bilerce yıllık medeniyet, Aspendos… Eyvallah!

Bu kenti tutkuyla seven insanlar olmasa, bu zenginlik hiçbir şey ifade etmez.

Tek kuruş harcamadan, Antalya’nın zenginliklerinden fazlasıyla yararlananlar var.

Bir de hiç karşılık beklemeden bu kente değer katanlar.

Kadir Dursun gibi.

Bana göre Kadir, Antalya’ya değer katan insanların başında geliyor.

Kadir’le sohbet etme fırsatı yakalasanız, içindeki enerjiyi hissetseniz ne demek istediğimi anlarsınız. Sürekli daha iyiyi yapmak için çabalayan bir sanat adamı. Kafasında hep “Antalya’yı dünyaya daha iyi nasıl anlatırız” çabası var.

Antalya Piyano Festivali, Kadir’in ve dahi piyanist Fazıl Say’ın projesi.

Bu yıl 13’üncüsü gerçekleştiriliyor.

Her yıl üzerine koyarak ilerleyen bir festival.

Antalya Piyano Festivali her yıl dünyanın en saygın sanat insanlarını Antalya’da buluşturuyor. CD’leri milyon satan sanatçılar, konserlerinin biletleri aylar öncesinden tükenen yıldızlar Antalya’ya geliyor.

Gerçek bir sanat şöleni.

Ve bu şölenin arkasındaki isim Kadir Dursun.

Hem protokolü hem dünya starlarını ustaca yöneten, buna karşın ortalıkta hiçbir zaman gözükmeyecek kadar mütevazi biri.

Sosyal sorumluğun pirim yaptığı günümüzde, dünya yıldızlarını Antalya’nın en ücra noktalarındaki köylere kadar götüren buna karşın reklam yapma ihtiyacı duymayan bir Anadolu insanı.

Antalya Piyano Festivali’nin bu yıl ki sloganı; Şehirde müzik var!

Biletler 1 Kasım’da satışa çıkıyor. Ve daha çıktığı gün tükenecek buna şüphe yok.

Festivalin bu yıl ki sürprizlerinden biri İspanyol aşk şarkılarının tutkulu sesi Buika… “En mi Peil” albümü ile tüm dünyada büyük beğeni toplayan Buika Antalya’da ilk kez festival kapsamında hayranlarıyla buluşacak. Sosyal medyada gördüm kadarıyla tüm Türkiye çapında  hayranları bu konsere gelebilmek için organize oluyor.

Heyecanla beklenen bir başka isim Caz müziğin yaşayan efsanesi Chick Corea. 18 Grammy ödülü olan Amerikalı besteci ve piyanist Chick Corea festival kapsamında trio’suyla birlikte ilk kez konser verecek.

Festivalin bu yıl ki açılış konserlerinde ünlü besteci ve piyanist Fazıl Say’ın “Bugüne kadar yazdığım en iyi eser“ olarak nitelediği ve 2012 yılında bestelediği, “Mezopotamya“ başlıklı ikinci senfonisi seslendirilecek.

Genç piyanistler Cem Esen, Can Çakmur, Victor Maslov ve Merve Akyıldız festivalde olacak.

Klasik müzik dergisi ‘Andante’ adına yapılan gecede, ülkemizi yurtdışında başarıyla temsil eden piyanist Özgür Aydın ve dünyaca ünlü Japon keman sanatçısı Midori Gato birlikte sahne alacak.

Alman piyanist Andreas Staier bu yıl festivalde sahne alacak bir diğer isim.

Dünyaca ünlü Türk piyanist Gülsin Onay bu yıl festivalin en önemli konukları arasında yer alıyor.

Amerikalı piyanist Tzimon Barto, çok özel bir repertuvar ile sanatseverlerin karşısında olacak.

Dünyanın farklı sahnelerinde verdiği konserlerin yanı sıra Stanley Kubrick’in efsane filmi “Eyes Wide Shut” gibi birçok film müziğinde de ismini sıkça gördüğümüz ünlü piyanist Brad Mehldau da, triosuyla birlikte festivale konuk olan isimler arasında yer alıyor.

New York basınının “Enstrümanıyla akıllarda kalan gerçek bir müzisyen” olarak yorumladığı Yunan piyanist Anastasios Pappas festivalde izleyicilere unutulmaz bir gece yaşatacak.

Festival sona yaklaşırken sahne alacak gruplardan biri de Letonyalı ünlü keman sanatçısı ve orkestra şefi Gidon Kremer, Gürcü piyanist Khatia Buniatishvili ve Litvanyalı viyolonsel sanatçısı Giedre Dirvanauskaite oluşan grup olacak.

Festivalin son konserinde ise gelenek yine bozulmuyor. Sanat kalitesi ile iddialı bir isme sahip olan ve dünyanın en önemli toplulukları arasında gösterilen Moskova Virtüözleri bu yıl da festival kapanışını gerçekleştirecek. Aynı zamanda festivalin daimi orkestrası olan topluluğu, yine güçlü bir isim olan şef Vladimir Spivakov yönetecek.

Şehrin uzak bölgelerinde yaşayan ve konserlere gelme şansı olmayanlar için düzenlenen Halk konserleri kapsamında; Fazıl Say Alanya’da, Gülsin Onay Kepez’de, Yunan piyanist Anastasios Pappas ise Akdeniz Üniversitesi’nde bir konser verecek.

Kadir Dursun ve O’nun gibi Antalya sevdalısı isimler olmasa, biz bu dünya starlarını rüyamızda görürdük.

Kadir, belki bunları yazdım diye bana kızacaktır.

Antalya Kadir’e ne kadar teşekkür etse azdır.

 

Ayrıntılı bilgi için;

www.antalyapianofestivali.com
http://www.facebook.com/AntalyaPianoFestival
http://twitter.com/antalyapianofes