Dünyanın canı neresinden yanıyorsa başkent orası

Her ilişkinin gizli bir mezarlığı vardır. Eğer iki kişiden biri bu mezarlığı yalnız ziyaret etmeye başlamışsa pek yakında o mezarlık, ilişkinin de ebedi istirâhatgâh olacak demektir.

***

Ülkesini, ülkesiz kalmış annesinden babasından bilen her çocuk gibi memleketini kalbinde, yerini bilmediği bir dilek gibi taşıyordu…

***

Dünyanın canı neresinden yanıyorsa başkent orası…

***

“….Magdalen Köprüsü’nün altında, melankolik bir şehir planlamacısının intihar etmeden önce şehre bıraktığı küçük bir not gibi duran, kurumuş nehir yatağının sonsuza uzanan çimenliğine bakan bankta…”

Sakın bana uzaktan pahalı oyuncaklar göndermeye kalkma! Çünkü uzak, zengin ülkelerden gönderilen hediyeler çok acıklıdır. Yoksul evlerin iyiden iyiye kolunu kanadını kırar böyle hediyeler. Evdeki her şeyden, hatta bazen herkesten daha kıymetli göründükleri için evdekilerin şavkını söndürüp kendi başlarına bir ışık yaratırlar. Evin geri kalanı artık daha karanlık olur. Üstelik çocuk ne zaman oyuncağı eline alsa –acaba sadece bu topraklarda mı öyle bu? – biri mutlaka çocuğa kızar; Dikkat et! Dikkat et!

***

Sen doğduğun günlerde, yani 1981’in Mayıs ayında, bizim evin önündeki portakal ağacı çiçek açtı. Ve annenin yatağına her sabah portakal çiçekleri koydum. Sen yani, doğduğunda hep portakal çiçeği kokuyordun.

 

 dipnot: Ece Temelkuran’ın “Muz Sesleri” kitabını okurken, en çok etkilendiğim satırların altını çizdim. Umarım paylaştığım için çok kızmaz.

Kapının önüne bırakılan ayakkabılar

Bugün en çok konuşulan konulardan biri, banka müdürünün evinde kütüphanedeki ayakkabı kutusunda bulunan milyon dolarlar olunca, birden aklıma anneannemin ayakkabıları geldi.

 

 

 

 

70’li yıllar….İlkokula gidiyordum….Bir gün okul dönüşü bahçe kapısının önündeki duvarın üzerinde anneannemin ayakkabılarını gördüm. Garip gelmişti. Ayakkabıları elime aldım, hızla kapıyı açıp koşar adım bahçeye daldım. “Anneanne ayakkabılarını sokakta bırakmışsınnnnnn.”

Dayımın kireç gibi olmuş yüzünü gördüm, annem ağlıyordu, kadınlar Kur’an okuyordu. Anneannem ölmüştü.

Ölen bir kişinin ayakkabılarını, ihtiyaç sahibi biri alsın diyerek kapının önüne çıkarmak, sokakta bir duvarın üzerine bırakmak bizim kültürümüzde beni en çok etkileyen ritüellerden biridir…

Ayakkabıları kapının önüne bırakmak, sevdiğiniz bir kişinin, bir daha dönmemek üzere gidişinin adeta tescillenmesi gibidir…

 

Burhan Doğançay, “Çift Gerçeklik”

Öte yandan eve ayakkabı ile girmek ya da ayakkabıları kapının dışında bırakmak da bir başka sosyal statü göstergesidir…

Kimi insan, evde ayakkabı ile dolaşmayı zenginlik, modernlik sayarken, kapının önünde biriken ayakkabılar bir aşağılama, hor görme, fakirlik göstergesi gibi dayatılır. Aslında meselenin özü hijyenle alakalıdır. Bir çok insan evde ayakkabı ile dolaşılmasından hoşlanmaz ki, ben ev de terlik bile kullanmam… Çıplak ayakla halıya, parkeye basmak hoşuma gider.

 

Amsterdam’da bir kır evinin kapısının önü.

 Ece Temelkuran’ın Muz Sesleri kitabında Beyrut’un binalarını anlattığı bölüm beni çok etkilemiştir;

“…Bir hırçınlıkla yapılır binalar. Harcı hınçla, hızla, hırlaya hırlaya karılır. Zifti harla, sıvası hırsla karışır. Batı’daki o sakin, yüzü geleceğe doğru tasasız bakan, yumuşak başlı binalar gibi değillerdir. Bu binalar kendi kendilerine bakarlar, olmamışlıklarına, ne yapsalar gülmeyecek bahtlarına. Buradaki evler daha yapılırken, çok dövülmüş insanların, kendilerini sakat çocuklarını sever gibi seveceklerini bilirler. Hayal kırıklığı ve kederle.

Bu binaların içi, kapıların önü çok kısa zamanda ayakkabılarla dolar. Tozlu, arkalarına basılmış, aceleyle çıkarılmış ayakkabılar. Ayakkabılar çoğaldıkça yoksullaşır apartman ve insan kokmaya başlar. Ayakkabıların ardında kapılar kapanır, konuşurken birbirinin üzerine binen sesler bir duyulur, bir kesilir. Aralandığında kapılar, ardında biriken sesleri binaların boşluğuna akıtır. Ne zaman o sesler yıkılsa bir felaketle bir çift ayakkabı diğerlerinin arasından yok olur. Diğer ayakkabılar öfkeyle ezilip ayaklar altında, intikam yoluna düşecektir. Sonra sessizce geri gelir ayakkabılar, yan yatmış, birbirinin altında ve üstünde kalmış, bitkin, yeniden dizilirler. İçerideki sahiplerinin hayatlarını dışarıdaki yoksul ayakkabılardan izleyebilirsin aslında.”

Ayakkabılarımız sokağın başına konunca, ne kutunun ne de kutularda sakladıklarımızın bir önemi olmayacak.

 

Ağrı’nın Derinliği

Ece Temelkuran kitabı okumak için hiçbir zaman geç değildir. Yeni kitabı “Düğümlere Üfleyen Kadınlar” çıktı ama “okunmamış her kitap yenidir” diyerek, 5 yıl önce yayınlanan “Ağrı’nın Derinliği” kitabının reklamını yapıyorum.

Ameliyat olmuş hastanede yatarken, Sevim elinde kitapla ziyarete gelerek sürpriz yaptı.  “Bir hastaya götürülecek en iyi armağan kitaptır” dedi. Ağrı’nın Derinliği’ni çok severek okudum. 

Her sorunun hoşgörü ve empati ile çözüleceğine inananlardanım. Sorun ister iki insan, ister iki ülke arasında olsun.

Bu kitabı herkes okumalı.

 

 

Arka Kapak:

Bu kitap ne sadece Ermenilere ne de sadece Türkleredir. “Ağrı’nın Derinliği,” evsiz kalmanın, evinden uzak düşmenin acısını bilen, tahmin edebilen herkese yazılmıştır.

Aidiyetimizin bize ezberlettiklerinin ötesinde bir “biz” olabilir mi? İçine hapsolmadığımız, dışına atılmadığımız bir “ev”, bir “biz” kurulabilir mi?

Ece Temelkuran, Ermeni ve Türk milliyetçiliklerine yakından bakarken, toplumların “biz”lerini kurma aşamasında neleri, nasıl dışarıda bırakmış olabileceklerini anlatıyor.

Her kitabında “ötede duranları” yakına getirmeyi amaçlayan yazar, bu kez de Ermeni meselesi gibi “çekinceli” bir konuyu odağına alıyor…

 

 

 

 

 

Yazar:Ece Temelkuran
Sayfa Sayısı: 322
Baskı Yılı: 2008
Dili: Türkçe
Yayınevi: Everest Yayınları