Doğurmak üzere bir keçi… ve yavrusunu görmek için sabırsızlanan ihtiyar bir adam

Geyikbayırı yolunda, Beydağları’nın kar sularıyla beslenen bir çeşme var…

Çeşme başında gözleme yapan kadınlar…

Ellerine hamurun çok yakıştığı kadınlar…

Ben hep “şiir gibi gözleme açıyorsunuz” dediğimde utanırlar.

***

 

Geyikbayırı yolunda Ressam – Gazeteci  – Yazar Fikret Otyam’la karşılaştık. Otomobilin içinde tek başına oturuyordu. Eşi Filiz Hanım gözlemecilerde alışveriş yapıyordu. Oğlum Efe hadi baba yanına gidelim dedi. Sonra Ege de koştu geldi…

Dev çınar çok mutlu oldu ikizleri görünce. Gözleri ışıldadı, yüzünde çocuksu bir sevinç, “Bizim keçi doğurmak üzereymiş. Yavrusunu görmek için sabırsızlanıyorum” dedi.

“Bilgelik” diye bir şey varsa şayet, tüm heybetiyle karşımızda duruyordu. 

Otyam yaşama sevinci doluydu…

“Gözlerinizden öperim çocuklar” diyerek uğurladı bizi.

Allah uzun ömür versin.

*** 

Nazım’ın “Yaşamaya Dair” şiirindeki o enfes dizeleri aklıma geldi birden;

“Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,

yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,

hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,

ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,

yaşamak yanı ağır bastığından”

*** 

Geyikbayırı yolunda, Beydağları’nın kar sularıyla beslenen bir çeşme var…

Çeşme başında gözleme yapan kadınlar…

Doğurmak üzere bir keçi… ve yavrusunu görmek için sabırsızlanan ihtiyar bir adam..

Ömrünün son baharında, esen sert rüzgarlara karşın yaprak dökmeyen dev bir çınar gibi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Antalya benim tutkularımın baş şehri

Antalya benim tutkularımın baş şehri.

Yalnızlığım da, dağınıklığım da bu kentle barışık.

En çok sevdiğim, mesela kavurucu bir yaz günü, gökyüzüne dalar gibi yakalar beni Akdeniz.

***

Antalya benim tutkularımın baş şehri.

Torosların eteğine uzanmış genç bir kız gibi Konyaaltı. Öpülmeyi bekliyor!

***

Bazı günler, Lara sahilinde kumlara adını yazmaya çalışan bir çocuk gibi hissederim kendimi.

***

Ben küçük bir çocukken Antalya henüz elmanın tadına bakmamış Pamuk Prenses gibiydi. Ya şimdi?

Güneş kavuruyor derimizi. Yoğurt sürdüğümüz yerler acıyor ama aynı güneş aydınlatmıyor içimizi!

Antalya benim tutkularımın baş şehri.

 

HES yapma rafting yap!

Toroslar’daki gizli cennet Ahmetler Kanyonu’na HES yapmak istiyorlar. Ama köylüler direniyor. Şimdilik HESçiler püskürtüldü.

Dostlar davet etti, Ahmetler’e gittik. Doğa harikası kanyonun buz gibi sularında rafting yaptık, yüzdük, harika vakit geçirdik, yeni yerler keşfettik, tazelendik…

Ahmetler Köyü’nde misafirperver insanlar karşıladı bizi… Eşsiz yöresel lezzetler tattık… HES’e direnenlerin ve Türkiye’ye örnek olan yöre sakinlerinin hikayelerini dinledik.. Gönülden ağırlandık, gönül veresimiz geldi…

Memleketi seven, doğayı seven herkese şiddetle tavsiye ederim. Ahmetler Kanyonu’na gidin, temiz havasını içinize çekin, rafting yapın, toprağın ve suyun gerçek sahiplerinin direnişine destek verin, alkış tutun.

 

Efe Ege, Burak, Ada, Emre ve Ekin, Ahmetler Köyü’nde asırların tanığı bir zeytin ağacının gölgesinde.

 

 


Demiryolu…

Yılın son gününe bu şiir düştü. Erich Kästner’in “Demiryolu Mecazı”…

Yaşam olabildiğine basit, biz olabildiğine karıştırıyoruz. Yol olabildiğine düz ve pürüzsüz, biz kendi önümüze labirentler kuruyoruz.

Anna Mouglalis’in fotoğrafına bakarken şunlar geçiyor kafamdan;

Basit, gürültüsüz bir yaşam istiyorum.

Homeros gibi bir limon ağacanın altında, ya da ihtiyar balıkçı gibi küçük bir sahil kasabasında, kitap yazmak ve o dev balığı yakalamak…

Basit, gürültüsüz, telaşsız,

ölümü beklemek.

Nokta.

 

Demiryolu…

Hepimiz aynı trende oturuyoruz

Ve seyahat ediyoruz zaman içinde rastgele

 

Dışarı bakıyoruz; yeterince gördük.

Hepimiz aynı trende gidiyoruz

Ve hiçkimse bilmiyor, ne kadar uzak?

 

Bir yolcu uyur; bir diğeri yakınır;

Üçüncüsü çok konuşur.

İstasyonlar anons edilir

Yılların içinden hızla ilerleyen tren,

Ulaşmaz hiçbir zaman hedefine.

 

Yerleşiyoruz.Toparlanıyoruz.

Bir anlam veremiyoruz.

Acaba yarın nerde olacağız?

Biletçi bakıyor kapıdan içeri

 

Ve kendi kendine tebessüm ediyor boynunu eğip.

 

O da bilmiyor nereye gitmek istediğini

Susuyor ve dışarı çıkıyor.

Kulakları tırmalayan siren ötüyor!

Tren yavaşlıyor ve sessizce duruyor

Ölüler iniyorlar.

 

Çocuğun biri iniyor; Anne haykırıyor.

Sessiz duruyor ölüler,

Geçmişin peronunda.

Tren yoluna devam eder, zamanla akıp gider.

Ve kimse bilmez, neden?

 

Birinci sınıf hemen hemen boş.

 

Göbekli bey oturuyor gururlu

Kırmızı yumuşak koltuğunda ve ağır ağır soluyor.

O yalnız ve bunu çok hissediyor

Çoğunluk tahtada oturuyor.

 

Hepimiz aynı trende seyahat ediyoruz

 

Muhtemel geleceğe doğru.

Dışarı bakıyoruz; yeterince gördük.

Hepimiz aynı trende oturuyoruz.

 

Ve çoğumuz yanlış vagonlarda

 

 

Erich Kästner

Çeviri: Cemil Serbest

 

İlk şarkılar, mor gelincik ve İstanbul Kırmızısı

Fazıl Say ve Serenad Bağcan’ın “İlk Şarkılar”ını Antalya Piyano Festivali’nin açılış konserinde Efe ve Ege ile beraber izlemiş, avuçlarımız patlayana kadar alkışlamıştık. Yaşamımız boyunca hatırlayacağımız müthiş bir konserdi.

O müthiş konserin albümü çıktı. Aylardır en çok satanlar listesinde bir numara. Acılarla yoğrulmuş ama bir o kadar da umutla beslenen sözler, her tınısında yüreğinize işleyen notalar.

Metin Altıok’un “Bir yarım umuttur elimizde kalan / Göğüslemek için karanlık yarınları” dizelerini Fazıl’ın notaları ve Serenad’ın sesinden dinlerken bana hak vereceksiniz.

Mor gelincik, çocukluk anılarım içinden çıkıp geldi.. 80’li yıllarda baharda ailecek pikniğe gittiğimizde dört bir yanda kırmızının yanı sıra eflatun, lila, mor hatta beyaz gelincikler olduğunu anımsıyorum. Yıllardır mor bir gelincik görmüyordum, Elmalı da çıktı karşıma, mutlu oldum.

 

 

Ferzan Özpetek filmlerini çok severim. “İstanbul Kırmızısı” romanını bir çırpıda okudum. Filmleri gibi, içinizdeki insana bir şeyler fısıldıyor, gülümsetiyor, öğretiyor, yaşama dair yeniden yeniden düşünmeye, adeta çaktırmadan isyana teşvik ediyor.

Yine bir çok satırın altını çizdim. Romanın bir yerinde kadın kahraman, esas oğlana şöyle diyor; “Uçurtma uçurmayı bilmeyen bir erkek, bir kadını mutlu edemez.”

Gezi’yi usta bir yönetmenin kaleminden okumak da keyifli.

Ve son söz: Hiçbir şey aşktan daha önemli değildir.

 

Hergün karşılaştığımız objeler

Sanal dünya, sosyal medya bir alem. Kabus gibi geçen bir günün ortasında karşınıza çıkan bir mesaj tüm kara bulutların dağılmasına yol açabiliyor.

Onedio’da yayınlanan resimleri seviyorum. Yaşama farklı bakmaya yöneltiyor. Aşağıdaki fotoğraflar benim de masamda yer alan bir çok malzemenin, küçük bir kalem darbesi ile nasıl kimlik değiştireceğini anlatan güzel örnekler.

 

Ben bunlardan esinlenip, ataç ve şarap mantarı ile bir tane yaptım. Size de tavsiye ederim.

 

 

Kaynak: http://www.mymodernmet.com/profiles/blogs/victor-n…

Kente ve sana dair

Beydağları’nı seyrediyorum aklımda sen

Konyaaltı’nda denizde taş sektiriyorum, sen

Lara’da kumlara adını yazıyorum,

Üç Kapılar’da tatlı bir esintiyle gelen turunç çiçeği kokusunda, sen

Kadınım sen Memleketim gibisin.