Sabah Yürüyüşünde Beydağları’na Gülümseyenler Kulübü

Güne erken başlamayı seviyorum. Kent henüz uykudayken yürüyüşe çıkmayı, taze havayı içime çekmeyi seviyorum. Fırından mahallenin sabah mahmurluğuna karışan taze ekmek ve poğaça kokusunu seviyorum.  Servis beklerken uykulu gözlerle elindeki akıllı telefondan face’e göz atan öğrencileri, mahallenin bekçisi huysuz sokak köpeklerini, üzerine çiğ düşmüş çimen kokusunu, Akdeniz’in falezlere çarpan serinliğini seviyorum.

Aslında her sabah yeni bir hikayenin sayfasını açıyoruz. Her sabah yeni bir hikayeye başlamayı seviyorum.

Sabah yürüyüşlerinde, birlikte yürüdüğüm, selamlaştığım, göz göze geldiğim, ya da gözlerimi kaçırdığım diğer gölge kent sakinleri ile çoğu kez, hiç fark etmeden birbirimizin ayak izlerine basıyoruz. Aynı deniz kokusu içimizde dolaşıp duruyor. Benim soluğum, sizin göğsünüzde, benim heyecanım sizin yüzünüzde, benim yalnızlığım sizin kalabalıklarınıza karışıp gidiyor. Hiç fark etmeden birbirimizin gölgelerini çiğniyoruz.

Son zamanlarda yürürken hayali spor kulüpleri kuruyor, hayali üye kayıtları yapıyorum. “Sabah Yürüyüşünde Beydağları’na Gülümseyenler Kulübü”nü kurdum ilk olarak.

Sonra; “Sabah Yürüyüşünde Mavi Kapak Toplayanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Fırından Sıcak Poğaça Alanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Serviste Okula Giden Öğrencilere El Sallayanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Instagram’a Fotoğraf Yükleyenler Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Çöpçülere Günaydın Diyenler Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Ipod’un Sesini Sonuna Kadar Açanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Kedilerle Konuşanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Çimenlere Uzanıp Mekik Çekenler Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Adımsayar Kullananlar Kulübü” kuruldu.

Size tavsiyem, zayıflamak, form tutmak, zinde kalmak her ne için spor yapıyorsanız yapın, hemen benim hayali kulüplerimden birine yazılın. Ya da en iyi siz de kendi hayali spor kulübünüzü kurun. Emin olun kendinizi daha iyi hissedeceksiniz.

 

Kaptan Eudemos’un gün misali kısa ömürlü gemisi

Olimpos Antik Kenti’nin denize açılan ağzında “Kaptan Eudemos’un lahti” olarak adlandırılan lahtin üzerinde 10 satırlık Yunanca bir yazıt var…

Yarıya yakın kısmı hazine avcıları tarafından kırılarak yok edilmiş olan yazıtın son dört satırı insanı derinden etkiliyor;

“…Son limana girdi demirledi gemi, çıkmamak üzere

 Çünkü ne rüzgardan ne de gün ışığından medet var artık;

 Işık taşıyan şafağı terk ettikten sonra Kaptan Eudemos,

oraya gömüldü gün misali kısa ömürlü gemisi,

Kırılmış bir dalga gibi…”

***

 

 

 

 

Dipnot:

Olimpos Antik Kenti’ne giriş 18 yaş altı ücretsiz. 18 yaşından büyükler içinse 5 TL. Otomobiller için  otopark ücreti 4 TL. Bu büyülü coğrafyayı görmek için bedava gibi bir şey…

 

Daha fazla fotoğraf için;

http://photoantalya.blogspot.com.tr/2014/05/olimposta-kaptan-eudemosun-gun-misali.html

 

Gözlerini her kırpışında içimden mavi bir martı kanatlanıyor gökyüzüne

Bugün bu şiir düştü payıma… Sıradan bir günün payına.

Biraz taş topladık sahilde. Yuvarlak, ince, biçimli-biçimsiz, renkli-soluk gri  taşlar.

Üzerlerine resimler yapılacak, belki bir baykuş, belki bir kent silüeti..

Dev dalgaların getirdiği, irice bir kütük bulduk sahilde…

Islak ve yalnız..

Tuttuk eve getirdik..

Belki bir sehpa olacak, belki bir saksı, belki bir hiç.

Kilerde öylece unutulup gidecek.

Hatıralar gibi.

Bugün bu şiir düştü payıma… Sıradan bir günün payına;

Mavi

Maviyi mi soruyorsun

Gözlerimden yüzüme yayılan maviyi mi

Mavi bir renk değildir huydur bende

ve belki benim yetinmezliğimdir

ve belki herkesin yetinmezliğidir

denenecektir ki bir süre ve denenecektir

bir akşamüstü düşünmek bir akşam üstünü düşünmekten başka nedir ki?

Edip Cansever

 

Gözlerini her kırpışında içimden mavi bir martı kanatlanıyor gökyüzüne..

Kaş’ım gözüm!

Antalya’nın Kaş İlçesi, renkli sokakları, denizi, yosun kokulu meydanı ve komşuları ile kendine has bir tatil beldesidir. Bir kere gittiniz mi müptelası olusunuz.

Kaş üzerine ne yazılsa eksik, ne söylense yarım…

Akdeniz’in tüm mavilerini toplasanız, Kaş mavisini bulamazsınız,

Akdeniz’in tüm yeşillerini toplasanız, Kaş yeşilini,

Akdeniz’in tüm denizlerini, yosunlarını toplasanız, Kaş’ın kokusunu bulamazsınız.

Bir sevgiliyi bırakır gibi bırakırsınız Kaş’ı ardınızda…

Bir sonraki buluşmanın hasretini çekersiniz.

Bir sevgiliyi özler gibi özlersiniz.

Böyle bir sızıya hazır mı kalbiniz?

 

 

 

 

 

Bulmak istediğiniz gibi bırakın insanları ve eşyaları arkanızda!

Eğer hayatınız “düzelsin” istiyorsanız, başkalarına ”yamuk” yapmayın!

Selamsız sabahsız binmeyin sizi taşıyan arabalara…

Hayırlı işler demeden inmeyin…

Yok ziyanı varsın verdiğiniz selam alınmasın.

Evrende bir yankısı mutlaka vardır!

İnsanlara size bir şey vermeye mecburlarmış gibi yaklaşmayın…

Veren‘den verilenin daha fazlasını istiyorsanız, lafa bir teşekkür ile girin hiç olmazsa…

Hayata ve etrafınızdaki herkese, “Sizin ihtiyaçlarınızı tam istediğiniz gibi karşılamaya mecbur”larmış gibi muamele etmeyin!

Nezaketi ve güleryüzü elden bırakmayın…

Gönül almanın ve kadir kıymet bilmenin sayısız getirisi vardır.

Size yapılmasından hoşlanmayacağınız hiçbir şeyi, ama hiçbir şeyi, başkalarına yapmayın!

Sizin olmayabilir… Ama evrenin bir vicdanı vardır!

Bulmak istediğiniz gibi bırakın insanları ve eşyaları arkanızda…

Ve elinizden geldiği ölçüde “hatırlanmaktan gurur duyacağınız” gibi davranmayı unutmayın.

 “Hayat kısa, kuşlar uçuyor…” Cemal Süreya

 

Not: Çok hoşuma gittiği için paylaşmak istedim. Ama heybeme nereden yükledim bilemiyorum. İnternet dünyasında beğenilen yazılar kısa sürede anonim hale geliyor. İlk yazan kişinin hoşgörüsüne sığınıyorum.

 

 

Bayrak denizi!

Ege ve Efe ile Antalya Arena’da oynanan Türkiye – İsveç maçındaydık. Tramvaya yetişmek için acele ederken, annemizin aldığı milli takım formalarını evde unuttuk. Stadyumdaki tüm koltuklara bayrağımız bırakılmıştı. Ve bu muhteşem ortamı görmek için sabırsızlanıyorduk. İzdihamdan stada girene kadar canımız çıktı ama çektiğimiz eziyete değdi. Zlatan İbrahimoviç gelmedi, canı sağolsun. Aksilik bu ya bu tarihi gecede üçümüzün de telefonun şarjı bitti. Koca maçtan geriye sadece tek bir karemiz var. Çok eğlendik. Unutulmaz bir gece yaşadık.

 

Aklımda kalan güzellikler;

1- 33 bin kişinin dalgalandırdığı bayrak denizi.

2- İstiklal Marşı’nın hiç bu kadar coşkulu söylendiğine tanık olmadım.

2- Maç öncesi ve aralarda yayınlanan Mehter Marşı.

3-  Tribünlerdeki Meksika (Akdeniz) Dalgası.

4- Küfürsüz bir futbol.

5- Hep bir ağızdan Akdeniz Akşamları’nı söylemek.

6- Ve tabiki köfte-ekmek.

 

Aklıma takılan sorular;

1- Niye kimse elindeki biletle aldığı koltuğa oturmaz?

2- Stadın içinde ve dışında her yer de yeni formanın reklamının yapılması. Tüm stat “Yeni formayla yeni zaferlere” sloganıyla kaplanmıştı. Milli takımın paraya mı ihtiyacı var?

3- Kuzey kale arkasında yakılan meşale. Yüzlerce güvenlik görevlisine rağmen kim nasıl içeri sokuyor, kim izin veriyor anlamak mümkün değil?

4- Maç boyu önümüzde sigara içen adam keyfimizi kaçırdı. Statlarda sigara içmek serbest mi?

Kafka’nın Prag’ı

Bir şehri tutkuyla severseniz, o şehir sizi hiç unutmaz.

Dünyaya hep sizden bahseder.

Köprülerindeki heykeller gelene geçene hep sizi anlatır.

Kartpostallara adınız yazılır.

Tıpkı Kafka’nın Prag’ı gibi.

Hangi vitrine baksanız, tişörtlerde zayıf bir adamın fotoğrafı.

Tahta masasına kapanmış bir şeyler karalıyor. Yüzünde endişe ve keder.

Kaldırımda bir dilenci, “O’nun gibi” diyor , “O’nun gibi acı çekiyorum, lütfen bayım, acımı dindirmek için bir şarap parası.”

Bir insanın kaderi, bir şehrin kaderi olmuş.

Prag’ın her kaldırımı edebiyat, şiir, aşk ve hüzün kokuyor. Bu yüzden yürüyerek gezmeli. Ağır ağır..

Prag’la ilgili ne yazsam hep bir şeyler eksik kalacak.

Prag’ı ikiye bölen Charles Köprüsü’nde bir martı takıldı gözüme… Bir görme engelli keman çalıyordu. Öyle güzel çalıyordu ki, martının kanatlarına takılıp birkaç yüz metre yukarı çıkıp aşağıyı seyretmeye başladım.

Ne çok “keşke” vardı aşağıda. Tam da Kafka’nın “Bir kafes, kuş aramaya çıkmış” dediği yerdeydim.

*** 

Az öte de Nazım Hikmet, Bedri Rahmi’ye hikayeler anlatıyordu, duyuyordum;

“Pırağ’da Üç Leylek Lokantası’nda buluşurduk.

Şimdi, bir yol kıyısında, gözlerim kapalı duruyorsun

Sen bir ölüm boyu benden uzak.

Belki Pırağ’da Üç Leylek Lokantası yok,

ben uyduruyorum…”

***

Kadife Devrim’in yapıldığı büyük bulvarın ortasına lavantalar ekmişler… Her yer devrim kokuyordu.

***

Dünyanın en çok bira içilen kentinde, astronomik saat nedense hep geçmişe yol alıyordu.

***

Başka bir Çek yazar Milan Kundera’nın dediği gibi “Varolmak dayanılmaz ve hafifti…”

 

 

 

Lefkoşa’nın duvarları, Türkan Abla’nın börekleri

Bazı coğrafyalarda insan kendisini tuhaf hisseder. Yeni bir yer görme merakıyla tatile gidersiniz, ama geçmişinden mi, halkından mı bilmem bir hüzün yapışır üstünüze… Ya da tam tersi kulağınızın içine bir orkestra yerleşmiş gibi, sürekli dans etmek, eğlenmek istersiniz…  

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde insan kendisini hep biraz eksik ve buruk hissediyor… Yavru Vatan’dan çok “Yalnız Vatan” gibi.

İki günlük Kıbrıs tatilinden aklıma kazınanları paylaşmaya çalışacağım. 

İlki Lefkoşa’nın terkedilmiş izlenimi uyandıran aslında bir bölümü gerçekten kimsenin kullanmadığı muhteşem evlerin bulunduğu Yeşil Hat civarındaki sokaklar…

Sokaklarda çok az insan var! Daha çok çocuklar.

Evlerde sessizlik hakim ama duvarlar çok şey anlatıyor… Hepsinin KKTC’ye özgü anlamları olduğunu düşündüğüm resimlerden bir kaçını fotoğrafladım.

 

 

 

 

 

Yeşil Hat’a doğru çıkan merdivenler Lefkoşalı gençler tarafından gökkuşağı renklerine boyanmış… Demek ki neymiş, artık dünyanın neresinde olursa olsun, ilgi uyandıran bir eylem, bambaşka coğrafyalarda, konuyla ilgisi olmayan insanlardan destek bulabiliyor. Lefkoşalı gençlere bir alkış.

 

Resimde gördüğünüz bu beyaz saçlı güzel kadın Lefkoşa mutfağının gizli fenomenlerinden… Hiçbir yerde reklamına rastlayamazsınız. Türkan Abla ile tesadüfen tanıştık.. Bir sosyal paylaşım sitesinin yönlendirmesiyle farklı bir restoran ararken karşımıza çıktı. Elimizdeki akıllı telefona mı güvenelim yoksa, adres sorduğumuz insanların “Türkan Abla’nın yerine gidin” sözlerine mi kulak verelim şaşırdık…

Beyaz saçlı, inci küpeli kadın, dükkanını yeni açmıştı…

Masa örtülerini yeni sermiş, araçlar toz kaldırmasın diye dükkanın önünü yeni sulamıştı.

(Bir restoranın masasında kumaş örtü varsa ve temizse oraya güvenebilirsiniz)

– Börek yiyebilir miyiz dedik. 

Yüzünde tatlı bir gülümse, dilinde tatlı bir Kıbrıs şivesi…

– Yarım saat sürer, beklerseniz yaparım dedi.

Kıbrıs’a özgü Hellim peynirli, kıymalı börek sipariş ettik. Türkan Abla’ya özgü “Nor” böreğini (şekerli ve tarçınlı) tattık.

 

Kesmedi, ısrarları üzerine bizim içli köfteyi andıran “Bulgur köftesi”nden yedik… Sıcak sıcak enfesti…

Bir hatırlatma; Kıbrıs’ta genelde demle çay bulmak zor… Arkadaşlar nefis böreklerin yanında sallama çay içerken, ben Türkan Abla’nın muhteşem Erik Limonatası’nı tercih ettim.

Türkan Abla’nın böreklerine ve sohbetine doyamadık.

Hiç siyaset konuşmadık, cümlelerimizin içinde hiç “Türkiye” geçmedi, Barış Harekatı’na dair bir sözcük kullanmadık. Ama…  söylenemeyen sözler bazen çok şey anlatabiliyor.

Unutmadan adı “Börekci”….

Lefkoşa’ya yolunuz düşerse mutlaka bu hünerli hanımefendinin mutfağına uğramanızı öneririm.

 

Esaret altındaki Prometheus

1990’lı yılların başında gazetecilik mesleğinin ilk basamaklarını çıktığım günlerde, sevgili meslektaşım Yusuf Özkan ve Jan Paçal ile sene de en az bir defa Belediye İşhanı’nın duvarındaki “Prometheus”u esaretten kurtarır, Belediye Sarayı’nın bahçesinde her yağmurda ortaya çıkan toprağa gömülü heykellerin haberlerini yapardık.

12 Eylül askeri darbesi sonrası, sıkıyönetim hükümetinin işgüzarlarınca  Antalya’da bir çok duvar resminin üzeri kapatılmış, sokaklardaki onlarca heykel kaldırılmıştı. (Karaalioğlu Parkı içindeki Büyükşehir Belediye Tiyatrosu’nun yanındaki alan bugün otopark. Ve iddia ediyorum kazılsa bir sürü heykel çıkacaktır.)

70’li yılların sonu…. Hafta sonları güzel havalarda ailecek Karaalioğlu Parkı’na giderdik. Hıdırlık Kulesi’nin yanına lunapark kurulurdu.

Atatürk Caddesi’nde yürürken Dönerciler Çarşısı’nın oraya gelince, karşıya, Belediye İş Hanı’nın üzerindeki şahane resme bakardık. Babam her defasında bıkmadan insanlara ateşi armağan eden Prometheus’un hikayesini anlatırdı.

 

Antalya Festivali etkinlikleri kapsamında 1976 yılında ressam Orhan Taylan’ın girişimiyle “Plastik Sanatlar Sempozyumu” düzenlendi. Çeşitli sanat dallarından sanatçılar Antalya’ya davet edildi. Diledikleri malzemelerle Antalya kenti ve halkı için bir sanat eseri yapmaları istendi. Büyük bir heyecanla ellerine fırçalarını alan ressamlar kentin çeşitli noktalarında kendilerine tahsis edilen yerlerde duvar resimleri ve heykeller yapmaya başladılar.

Ressam Orhan Taylan, Belediye İşhanı’nın duvarına Mitoloji’deki “Prometheus’un İnsanlara Ateşi Getirmesi” efsanesini resmetti. 12 Eylül’den sonra Kenan Evren’in emri üzerine bu şahane duvar resminin üzeri boya ile kapatıldı. Yerine eski galeri müdürü Esen Emekçil’in bakırdan yaptığı Atatürk rölyefi kondu. 2000’li yıllarda yapılan son restorasyon sırasında bu eser de kaldırılarak üzerine yine Ulu Önder Atatürk’ün özdeyişi yerleştirildi.

O gün çocuk aklımla anlayamamıştım resmin neden silindiğini. Çok sonra gazetelerde okudum.

 

Antalya’da 1973-1980 yılları arasında Belediye Başkanlığı yapan Selahattin Tonguç “Prometheus” resminin silinişinin trajik öyküsünü gazetecilere şöyle anlatıyordu;

“O günlerde Ege Ordu Komutanı olan Evren, bu resim nedir diye sordu. Ben de şaka olsun diye ‘şapkalı bir Türk köylüsü’ olduğunu söyledim. Bazı arkadaşlar da Bülent Ecevit’e benzettiler. Paşa, ‘Hayır onlar değil’ yanıtını verdi. ‘Siz kime benzetiyorsunuz’ diye sordum. Bana ‘Stalin’e benziyor’ dedi. Ben de ‘Tanımıyorum, beraber arkadaşlık yapmadım. Siz de Stalin’in resmi varsa bana da gönderin, ben de öğreneyim nasıl biri olduğunu’ diye konuştum.

Yerime atanan General Mıhçakan tarafından 1982 yılında resmin üzeri boya ile kapatıldı. Bir gün sonra yağmur yağdı ve resim tekrar ortaya çıktı. Buna çözüm arayan askerler, üzerini tekrar beyaz boya ile kapatıp siyah yazılarla ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ yazdılar. Stalin’e benzediği iddia edilen o resmin fotoğrafı ise ilerleyen yıllarda kartpostal oldu ve bayramlarda binlerce Antalyalı sevdiklerine o resmi gönderdi, tebrik kartı olarak kullandı.”

 

Dönerciler Çarşısı’nın önünden her geçişimde başımı kaldırıp Belediye İşhanı’nın duvarına bir kez bakarım. Çünkü göremesem de biliyorum, Prometheus orada ve hala esaret altında.

 

Hayat küçük şeylerden oluşur!

Önemli olan dışarıdan mükemmel görünmek değil…
Birbirinin içini mükemmel görmek.
Ve o gördüğün şeyi en derindeki tortularıyla, duvarlarındaki lekeleri ile, ucundaki yeşil küfüyle falan sevmek. Mükemmeli aramaktan vazgeçin.
Ne diyor Osho;

Hayat küçük şeylerden oluşur. Eğer sen seversen büyük olurlar.