Küçük bir sahil kasabasında çakıltaşlarına resim yapan adamın yalnızlığını istiyorum

Balkonda çayımı yudumlarken, bir yandan tüm iyimserliğimle etrafımda olup bitenlere kafa yoruyor, küçük anlamlar yüklemeye çalışıyorum.

Mesela; kırmızı saksıdaki biberiyenin tuhaf bir takıntısı var! Sürekli balkon demirlerine asılı olmaktan şikayet edip, sitenin bahçesine yerleşmek istiyor.

Beyaz saksıdaki fesleğen ise görevinin sadece sivrisinekleri kovmak olduğunun farkında ve zaman zaman başını okşayan evsahibesini çok seviyor.

**

Mesela yeryüzünde güçlü ile zayıfın, iyi ile kötünün, zengin ile fakirin savaşı artan bir şiddetle devam ederken, bilim insanlarının saatlerin 1 saniye geri alınması konusundaki ısrarlarına ve sarsılmaz inançlarına hayret ediyorum.

**

Elektronik posta kutuma bakıyorum, yüz kızartan bir istatistik düşmüş; 7 ilde sinema, 55 ilde tiyatro salonu yok.
54 il tiyatro için çok amaçlı salon kullanıyor, 1 ilde o da yok.

Sözde ekonomik kriz olduğu söylenen Moskova’da neredeyse her köşe başında bir tiyatro yada opera binası önündeki uzun kuyruklar gözümün önüne geliyor birden.

**

Cüce gezegen, 9 yıldır 3 milyar mil yol kat eden New Horizons uzay aracımız aracılığıyla dünyaya bir aşk notu göndermiş. Fotoğrafta görülen şekil sosyal medya kullanıcıları tarafından vakt-i zamanında gezegenlik statüsünden çıkarılan Plüton’a atıfta bulunularak, ‘incinmiş bir kalbe’ benzetilmiş.

**

Uzmanlar İtalyan ressam Leonardo Da Vinci’nin dünyaca ünlü tablosu ‘Mona Lisa’nın büyüleyici gülüşünün gizemini çözmeyi başardıklarını açıklamış. Figürün yüzündeki tebessüm gözlerden değil sadece dudaklardan kaynaklanıyor muş.

**

İstatistik haberlerini sevmem. Basit olanları en acı gerçeği yansıtırlar. İşte güzel ülkemden bir istatistik! Son 30 gün içinde 45 asker ve polis şehit olmuş.

**

Çaresizlik kötü bir şey. Elinden hiçbir şeyin gelememesi… Belki de sırf bu yüzden küçük bir sahil kasabasında çakıltaşlarına resim yapan adamın yalnızlığını istiyorum.

**

İşte tam da kafamdan bunlar geçerken, küçük bir sahil kasabasında, küçük bir mülteci çocuğun cansız bedeni kıyıya vuruyor.

**

Ve bir son dakika haberi!!!! Mars’ta su olma ihtimali varmış.

**

İnsanlık çok ilerledi, görünmüyor!

**

Balkonda çayımı yudumlarken…

Kalpte bir tırnak izi yalnızlık!

Bir kedi çıkar yoluna

Gözlerini kaçırırsın korkarak

Sokak kararır,

İnsanlar yabancılaşır,

Çay tabağının kenarındaki şeker gibi, erimeyi beklemeye başlarsın!

**

Bekleme!

**

Seçtiğin, istediğin,

kaderine kızma, vazgeçemediğin

düşün sonu yalnızlık

**

Sustuğun, sakladığın

merhemi yok, saramadığın

İyileşmez bir yara yalnızlık

**

Kaçamadığın, pişmanlığın,

suçlu arama, paylaşamadığın

kalpte bir tırnak izi yalnızlık.

**

Bekleme!

**

Kedi,

Gözlerin,

Sokak,

İnsanlar,

Çay,

Şeker…

**

Bu çok uzun bir şiir olacak

**

Bekleme!

 

Dünyayı güzellik kurtaracak

Yaşamda bazı anlar vardır yüreğinize kazınır. Kimi büyük heyecanlardır, sevinçlerdir, hüzünlerdir, hiç bırakmaz sizi. Bazı anlara tanık olduğunuz için gururlanırsınız. “Orada olmak”, torunlara anlatılacak bir madalya gibi göğsünüzde asılı durur.

Antalya Kültür Sanat’ın açılışında bunları hissettim.

 

Rengarenk cephesiyle dikkat çeken binanın tasarımcısı Mimar Sinan Genim’in sözleri binlerce kitaba bedeldi;

“O çubukların hepsini birer insan gibi düşünürseniz, onlar yan yana olmasaydı ve renksiz olsaydı kimsenin dikkatini çekmezdi. Zaman zaman toplumumuzun başına geliyor. Aynı, tek tip düzgün insanları yan yana dizmeye çalışıyor devleti yönetenler, olmuyor. Geçmişte de olmadı, günümüzde de olmuyor, gelecekte de olmaz. Malzeme çok basit boru, öteki de boya. Biraz da onun kendini ifade etmesini sağlıyorsanız. Cepheye dikkatle bakarsanız renkler birbirine gökkuşağı gibi gayet uyumlu bir şekilde geçiyor. Ama maviyle lacivert arasında keskin bir çizgi var. Kimini rahatsız ediyor, kimini etmiyor. O keskin çizgileri de, toplumun içindeki keskin çizgileri de kabul edeceksiniz. Yapılardan yüreklerimize bir şeylerin dokunması lazım. Yapılar ancak o zaman mimari olur.”

**

Antalya Kültür Sanat’ta yıllar boyu sergiler, sergiler, sergiler açılacak, çocuklar sanatın farkına varacak, içlerinden ressamlar, heykeltraşlar, mimarlar, doktorlar, öğretmenler, milletvekilleri, valiler, belediye başkanları belki de başbakanlar çıkacak.

**

Kesin olan şu ki, Antalya Kültür Sanat’tan sonra Antalya’da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

**

Fazlaca iyimser bir düşünce biliyorum; kentteki karar vericiler, mimarlar, müteahhitler, Saat Kulesi’nin önünde midye satan Mardinli çocuklar, Picasso’nun orijinal resimlerine bakıp bunu ben de yaparım diyen sanat eleştirmeni gazeteciler, köşedeki sayısal loto bayii, kira geliri ile vergi rekortmeni olan ticaret erbapları, Dönerciler Çarşısı’ndaki GSM operatörleri, Kalekapısı’nda 2 liraya tavuk döner satanlar, yabancı misafirine 1 liralık kolyeyi 10 liraya pazarlayan kuyumcular, çakma Prada, Versace’yi orijinalmiş gibi pazarlayan işportacılar, hanutçular, İtalyan dondurmacısının ter kokan garsonları, yandaki işhanının ağır abileri, sigara izmaritini caddeye atan Mercedes’li genç, sırf ucuz ve çakma ürünler almak için kent merkezine gelen Rus turist…. gökkuşağı renkli binaya bakıp belki kendilerine çeki düzen verecekler.

**

Kim bilir beki de şair haklıdır: “Dünyayı güzellik kurtaracak”

Sergi hakkında dip not;

“Picasso: Kadın ve Boğa – Doğduğu Evden Gravürler ve Seramikler” sergisinde Picasso’nun 1929 ve 1964 yılları arasına tarihlenen gravür ve seramik çalışmalarından oluşan 54 parça yapıt yer alıyor.

Suna-İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi koordinatörlüğünde düzenlenen, küratörlüğünü Picasso Vakfı, Picasso Evi Müzesi Kültürel Tanıtım Direktörü Mario Virgilio Montañez Arroyo’nun üstlendiği sergiye Cervantes Enstitüsü de katkıda bulundu.

Yaklaşık 2500 yıllık geçmişe sahip bir kentin merkezinde, Málaga’da, Merced Meydanı’na bakan bir evde 1881 yılında dünyaya gelen Pablo Ruíz Picasso geçtiğimiz yüzyıldan itibaren tüm zamanların görme biçimlerine damgasını vurdu. İspanyol sanatçının kişiliğini yansıtan boğa tutkusu ve kadınlara duyduğu hayranlık ise, geniş üretim serüveni içinde en çok tekrarladığı temalar olarak biliniyor.

Sergi için Picasso Vakfı, Picasso Evi Müzesi Koleksiyonu’ndan derlenen gravürler, sanatçının klasisizm, kübizm ve gerçeküstücülüğü birleştirdiği ve dönüştürdüğü yarım asırlık ışıltılı yaratım serüvenini panoramik bir bütünlük içinde sunuyor.

Sergide, Picasso’yu, 20. yüzyılın en büyük sanatçısına dönüştüren durmak bilmez arayış, farklı konuların gerçekçi betimlemelerinden kübist ve sürrealist yorumlarına uzanan gravür ve seramiklerle göz önüne seriliyor.

“Picasso: Kadın ve Boğa – Doğduğu Evden Gravürler ve Seramikler” sergisi, 28 Şubat 2016’ya kadar Antalya Kültür Sanat’ın 3. ve 4. katlarında açık kalacak. Antalya Kültür Sanat, Salı’dan Pazar’a her gün 10:00-18:00 saatleri arasında gezilebiliyor. Perşembeleri ise saat 20:00’ye dek açık tutuluyor.

Adres: Elmalı Mah. Şehit Binbaşı Cengiz Toytunç Cad. No: 60, 07040 Muratpaşa / Antalya

 

 

 

 

 

 

 

Kadın kalbi mezar gibidir!

Virginia Woolf demiş ki; “Kadın kalbi mezar gibidir; Giren dışarı çıkmaz. Erkek kalbi bakkal gibidir; Giren çıkanın hesabı olmaz…”

Ben bu söze çok gülüyorum ama bilimsel açıklamalar doğrular gibi.

Kadın ile erkeğin kalbi farklı çalışıyor muş!

Bilim adamlarına göre kadın kalbi sadece duygusal olarak değil bilimsel olarak da erkeklerden farklı tepkiler gösteriyor.

Anadolu Sağlık Merkezi Kalp- Damar Cerrahisi Uzmanı ve Kalp Sağlığı Koordinatörü Prof. Dr. Sertaç Çiçek, erkeklerin kalp ve damar hastalıklarında genellikle göğüs ağrısı şikâyetiyle doktora başvururken; kadınlarda bu belirtilere terleme bulantı hatta çene ağrısı gibi etkenler eklendiğini anlatıyor. Bu farklı belirtilerin kadının aklına kalp hastalıklarını getirmediği için teşhisin geciktiğini söyleyen Çiçek, “Bilinenin aksine kadınların ölüm nedenlerinde birinci sırada meme kanseri değil kalp hastalıkları yer alıyor. Her 31 kadından biri meme kanseri nedeniyle hayatını kaybederken her 3 kadından biri kalp hastalığı nedeniyle yaşamını yitiriyor” diyor.

Koroner arter hastalığı, hipertansiyon, inme ve konjestif kalp yetersizliği gibi kalp sorunlarını kadınlarda daha sık görüldüğünü anlatan Prof. Dr. Çiçek, “ABD’deki istatistiklere göre her yıl yaklaşık 500 bin kadın kalp krizi geçiriyor, 250 bin kadın kalp ve damar hastalığı nedeniyle hayatını kaybediyor. Türkiye’deki rakamlar ise, kalp ve damar hastalığı nedeniyle ölümlerin 45-75 yaş arasındaki erkeklerde binde 8, kadınlarda binde 4.3 olduğunu gösteriyor” diyor.

Kadınlar kalp hastalıklarının farkında değil!

Kadınlarda farkındalık konusundaki genel tabloyu ABD’de yapılan bir anketten çıkan sonuçlarla açıklayan Prof. Dr. Sertaç Çiçek, “Yapılan ankette kadınlara, ‘kendiniz için sağlıkta en büyük risk faktörü olarak neyi görüyorsunuz?’ diye sorulduğunda ilk cevap olarak meme kanseri, ikinci cevap olarak rahim ve genital organ kanserleri, üçüncü cevap olarak ise kalp ve damar hastalıkları veriliyor. Oysa her 30 kadından biri meme kanseri nedeniyle hayatını kaybederken, her 2-3 kadından biri kalp ve damar hastalıkları nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Bu da kadın sağlığında kalp hastalıkları riskinin ne denli yüksek olduğunu; ancak anket sonuçlarına göre kadınların bu durumun tam anlamıyla farkında olmadıklarını gösteriyor” şeklinde konuşuyor.

KADIN VE ERKEK KALBİ ARASINDAKİ 5 FARK

Erkek ve kadınlar özelinde kalp hastalıkları açısından temel farklar şöyle sıralanıyor:

1. Erkeklerde kalp ve damar hastalıklarında göğüs ağrısı şikâyeti olurken, kadınlarda bu şikâyetin yanı sıra; nefes darlığı, bulantı, terleme, yorgunluk, hazımsızlık, çene ağrısı ve bayılma gibi belirtiler de görülebiliyor.

2. Kalp ve damar hastalıklarına (koroner arter) dair belirtiler kadınlarda erkeklere oranla 10 yıl gecikmeli olarak, özellikle menopozdan 5-6 yıl sonra görülmeye başlıyor. Erkeklerde ise daha erken, 40’lı yaşlardan itibaren ortaya çıkıyor. Bunun nedeni tam olarak bilinmese de, menopoz öncesi kadınlarda östrojen hormonunun koruyucu etkilerinin olduğu düşünülüyor.

3. Kadınların anjiyo olma olasılıkları erkeklere göre daha düşüktür; çünkü daha az sayıda kadın, test sonucunda koroner anjiyografiye yönlendiriliyor. Örneğin, efor testi kadınlarda yanıltıcı sonuçlar verebiliyor.

4. Anjiyografiye giren ve damarlarına stent takılan kadınlarda, erkeklere oranla komplikasyonlar daha fazla görülüyor.

5. Kadınlarda ameliyat döneminde daha fazla yara enfeksiyonu olabilirken; solunum cihazına bağlı kalma süreleri, hastanede yatış süreleri de uzuyor ve daha fazla kan transfüzyon gerekliliği görülebiliyor.

İlginç değil mi?

Yorum

Dün gece oturduğumda bilgisayarın başına, sözlerinin ve gözlerinin üzerinden geçtim, parmaklarına ve kalemine dokunarak.

Dudağının kenarına işlenmiş bir aşık vardı silginin ucunda, gör-düm.

Sil O’nu. Canını acıt-madan sil.

***

Tekrar tekrar sözlerinin ve gözlerinin üzerinden geçtim, parmaklarına ve kalemine dokunarak.

Gülümsemene gizlenmiş bir aşık vardı silginin ucunda, gör-düm.

Sil O’nu. Canını acıt-madan sil.

***

Sil-e-mezsen şayet, yanacaksın bunu bil-ki, sil O’nu.

Canını acıt-madan sil.

Kanını akıt-madan sil.

***

Yüreğin kanar-sa-ki kanayacak

Sen şimdi bunu bil-mezsin, aşk kana doymaz.

Sen en iyisi bir daha yaz-ma O’nu.

Yaz-a-ma O’nu

O’nu yaz-ma

Canını acıt-madan

Kanını akıt-madan sil.

 

Antalya benim tutkularımın baş şehri

Antalya benim tutkularımın baş şehri.

Yalnızlığım da, dağınıklığım da bu kentle barışık.

En çok sevdiğim, mesela kavurucu bir yaz günü, gökyüzüne dalar gibi yakalar beni Akdeniz.

***

Antalya benim tutkularımın baş şehri.

Torosların eteğine uzanmış genç bir kız gibi Konyaaltı. Öpülmeyi bekliyor!

***

Bazı günler, Lara sahilinde kumlara adını yazmaya çalışan bir çocuk gibi hissederim kendimi.

***

Ben küçük bir çocukken Antalya henüz elmanın tadına bakmamış Pamuk Prenses gibiydi. Ya şimdi?

Güneş kavuruyor derimizi. Yoğurt sürdüğümüz yerler acıyor ama aynı güneş aydınlatmıyor içimizi!

Antalya benim tutkularımın baş şehri.

 

tanışma

İzinsiz geldin, girdin içime

Kimse tanıştırmadı bizi

Birden

Kimsesiz tanıştık

**

Konuşmadan

Göz göze gelmekten bile korkarak tanıştık

**

Dokunmadan

Tenlerimiz birbirine değmeden

Kokularımız karışmadan

**

Önümüze bakmadan ve

Ardımıza

Yan yana olamadan

Bir uykuya yatamadan

**

Havada çilek kokusu vardı

Elinde yakamozlar

**

Kimse tanıştırmadı bizi

Birden

Kimsesiz tanıştık…

Ellerin büyüsü

Sanatla ilgilenmenin, bir insanın dünyaya bakışını, estetik duygusunu güçlendirdiğine inanırım. Sanatla ilgilenen insan “dünyaya güzel bakar” diye düşünürüm hep. Sanat eseri koleksiyonu yapan insanlara hep imrenmişimdir. Hele ki avukat, doktor, mühendis gibi meslek sahipleriyse.

Muratpaşa Belediyesi tarafından Değirmenönü Kültür Merkezi’nde bir sergi açıldı. Adı “Ellerin Büyüsü”.

Sosyal medyada dolaşan davetiyelerde “Picasso, Salvador Dali, Abidin Dino”nun isimleri yazınca inandırıcı gelmemişti. Pek çok arkadaşım gibi “Reprodüksiyon ya da taklittir” diye düşündüm.

“Bizim Değirmenönü’ne Picasso tablosunun gelme ihtimali yok”tu çünkü.

Fena halde yanılmışım.

 

Sergiyi büyük bir merak ve heyecanla gezdim.

“Ellerin Büyüsü” adlı koleksiyonun sahibi Alman Profesör Hans Zilch’in dünyaca ünlü bir cerrah, uzmanlık alanın ise “eller” olduğunu öğrendim.

Profesör Zilch, 30 yıl boyunca “el” ile ilgili sanat eserleri biriktirmiş. Ortaya “Ellerin Büyüsü” adlı şahane koleksiyon çıkmış. Profesör Zilch, “Elin oluşması gelişmesi ile büyük beyinin oluşması gelişmesi çok paralellik gösteriyor. Beyin ve el, insanın kişiliğini belirlemede çok önemli iki organ. Bu gerçek benim koleksiyonumun ana temasını oluşturuyor” diyor.

Büyük şair Nazım da demiyor mu “Bu dünya öküzün boynuzunda değil / bu dünya ellerinizin üstünde duruyor” diye?

Pharmactive Firması’nın sponsorluğunda Antalya’ya gelen sergide: dünyaca ünlü sanatçıların 70 eseri yer alıyor. Büyüleyen eller arasında; Auguste Rodin, Pablo Picasso, Eugene Delacroix, Man Ray, Salvador Dali, Le Corbusier, JosephBeuys ve Georg Baselitz ile 13 Nisan’da kaybettiğimiz Nobel ödüllü edebiyatçı Günter Grass ve Amerikan sinemasının önemli yönetmenlerinden David Lynch’in çalışmaları da var. Türk resim sanatının önemli isimlerinden Abidin Dino ve Bedri Rahmi Eyüboğlu (kendi el ve ayak izleri) ile, Antalya’da yaşayan gazeteci-yazar, ressam Fikret Otyam’ın 30 yıl önce ıssız bir Anadolu köyünde çektiği çok özel bir fotoğrafı da yer alıyor.

28 Mayıs tarihine kadar açık sergiyi gezmenizi, özellikle çocuklarınızla gitmenizi öneriyorum.