Hayat Bu Boşver!

Her sabah işe gitmek için evden çıktığımda, servise binmek için hızlı adımlarla yürürken, önünden geçtiğim mezarlıkta, sayısız mezar arasından bir tanesinin başında duran mermer taşın üzerindeki yazıya gözüm takılır; Boşver!

İlk gördüğüm günden beri, bana ilahi bir güç tarafından iletilen bir mesaj olarak algılarım; Boşver!

***
Geçtiğimiz gün sabah yine hızlı adımlarla servise bineceğim durağa yürüyorum ve gözüm yine aynı mezarı arıyor. Fakat o da ne; “Boşver” yazılı mezara bir komşu gelmiş; HAYAT BU!

***
İki mezar yan yana şu mesajı veriyor: HAYAT BU BOŞVER!

***
Bir üçüncü arkadaşları var mı? Varsa ölünce mezar taşında ne yazacak doğrusu merak ediyorum.

mezar

Üç Güzel Eser!

Oldum olası kitapçıları ve sahafları gezmeyi seviyorum. Antalya’ya dair eski yayınları topluyorum.
Yine dolaşırken üç şahane yayın elime geçti.

mustafauysal

Ustam, gazeteci ağabeyim Mustafa Uysal ve sevgili eşi Nazan Uysal’ın hazırladığı “Yaşadığımız Kent Antalya”. 80’li yılların Antalyası var. Mustafa ağabeyin yayıncılık aşkına hayranım. Koleksiyonumun en özel parçası. Bu kitaptan ilham alacağım kesin.

oya

Çemberimde Gül Oya… Antalya iğne oyaları kitabı. Antalya Valiliği tarafından 2005 yılında yayınlanmış. Gözüm gibi saklayacağım bir çalışma. Keşke yeniden basılsa.

antalyals

Son yayın bir Antalya Guide… 1987-88 dönemine ait. Ünlü fotoğrafçı Sami Güner’in fotoğraflarının yer aldığı Life Style Antalya’nın kapağında Hülya Avşar var. Antalya turizminin emekleme döneminde olduğu, Mavi Mavi Masmavi şarkısının ortalığı inlettiği bir dönem. Sayfaları karıştırınca pek çok gülümseten fotoğraf gördüm. Sahilde üstsüz turist kızlarının önünde davul zurna eşliğinde peşrev atan yiğit delikanlılar ve daha neler neler.
Antalya’da sahaflar kent merkezinde Valilik binasının hemen karşısında. Yolunuz düşerse Piyazcı Sami’ye de mutlaka uğrayın.

Dance Me to the End of Love

Leonard Cohen öldü. Ardında enfes şarkılar bıraktı. Her büyük sanatçı gibi ölümünün ardından daha çok rağbet görüyor. Sosyal medyada hemen herkes “Dance Me to the End of Love” şarkısını paylaşılıyor.
“Korkuya rağmen dans et benimle, kendimi güvende hissedene dek. Bir zeytin dalıymışım gibi tut beni ve yuvama götüren güvercin ol. Aşkın gidebileceği yer neresiyse oraya kadar dans et. Düğünümüze kadar dans et, yeniden ve yeniden. Şefkatle dans et, uzun uzun dans et. Aşkımızın altında sadece ikimiz varız; aşkımızın üstünde de. O yüzden aşkın gidebileceği yer neresiyse oraya kadar dans et benimle.”

Ne ilginçtir ki bu bir aşk şarkısı değil. II. Dünya Savaşı’ndaki ölüm kamplarından bahsediyor.

leo2

Başucu bloglarımdan egoistokur‘da gezerken öğrendim.
Cohen, insanların krematoryumlarda yakıldığı ölüm kamplarına dair kitapları okurken, bazı kamplarda mahkûmların birer yaylı çalgılar dörtlüsü kurduklarını öğrenir. En yakınlarındakiler teker teker öldürülüp yakılırken, klasik müzik konserleri veriyorlardır. ‘Yanan bir kemanın sesi eşliğinde güzellik için dans et benimle’ dizesi böyle çıkar.
Cohen, “Güzellik kelimesi sanırım hayatın yok olduğu o anlarda bile tutkunun daim olmasıyla alakalı bir şeydi. Tükenişi anlatırken kullandığımız dilin, âşık olduğumuz kişiye teslim olurken kullandığımız dille aynı olduğunu fark ettiğimde nefesim kesildi” diyor.
Müthiş değil mi?

Kaynak:
http://egoistokur.com/leonard-cohen-cirkiniz-ama-muzigimiz-var/

Bahşiş!

ABD’nin Teksas eyaletinde bir kadın, Applebee’s adlı restorana gitti ve 1 liralık kahve siparişi verdi. Kahvesini içti, hesabı bıraktı, kalkıp gitti.

Kahve fincanını ve hesabı almayan gelen garson masanın üzerinde bin 500 lira bahşiş görünce şaşırdı. Kadın müşterinin parasını unuttuğunu düşündü, taki peçetenin üzerindeki notu okuyana kadar.

Peçetenin üzerindeki notta şöyle yazıyordu:

“Dün annem süpermarket kasasında para ödemekte zorlanırken ona yardım ettin ve ona çok güzel bir kadın olduğunu söyledin. Babamın ölümünden sonra onu hiç bu kadar gülerken görmemiştim.”

pecete2

Yaşamınızı güzelleştiren insanlara iyi davranın.

fis

Kaynak:

http://www.hurriyet.com.tr/1-liralik-siparis-verdi-bin-500-lira-bahsis-verdi-40206125

Kelebek ömrüyle şereflendirildiğiniz şu hayattan gelip geçerken!

2017’ye girerken, yoksulluk ve sevgisizlik, evrende toplu iğne başı kadar bile yer kaplamayan küçük mavi gezegenimizi, bir kanser hücresi gibi ağır ağır yiyip kemiriyor…

31 Aralık günü ille de bir “dilek ve temenni”de bulunmak gerekiyorsa, Yazar Nermin Yıldırım’dan çok sevdiğim bir alıntıyı paylaşmak isterim;

“Kelebek ömrüyle şereflendirildiğiniz şu hayattan gelip geçerken, kumda yürüyen salyangozlar gibi ardınızda iz bırakınız.

Hayatınıza giren, çıkan, hep kalan ve sadece bir süreliğine misafir olan kim varsa, onlar da sizde izler bıraksın. Latif, şirin, tatlı izler olsun hepsi. Hiçbiri acıtmasın…

Hepinize tek saniyesini dahi unutmak istemeyeceğiniz; her anını mutlulukla, neşeyle, gönül ferahlığı ve iç huzuruyla anacağınız şahane bir ömür dilerim.”

Sevgiyle…

 

 

Bayrak denizi!

Ege ve Efe ile Antalya Arena’da oynanan Türkiye – İsveç maçındaydık. Tramvaya yetişmek için acele ederken, annemizin aldığı milli takım formalarını evde unuttuk. Stadyumdaki tüm koltuklara bayrağımız bırakılmıştı. Ve bu muhteşem ortamı görmek için sabırsızlanıyorduk. İzdihamdan stada girene kadar canımız çıktı ama çektiğimiz eziyete değdi. Zlatan İbrahimoviç gelmedi, canı sağolsun. Aksilik bu ya bu tarihi gecede üçümüzün de telefonun şarjı bitti. Koca maçtan geriye sadece tek bir karemiz var. Çok eğlendik. Unutulmaz bir gece yaşadık.

 

Aklımda kalan güzellikler;

1- 33 bin kişinin dalgalandırdığı bayrak denizi.

2- İstiklal Marşı’nın hiç bu kadar coşkulu söylendiğine tanık olmadım.

2- Maç öncesi ve aralarda yayınlanan Mehter Marşı.

3-  Tribünlerdeki Meksika (Akdeniz) Dalgası.

4- Küfürsüz bir futbol.

5- Hep bir ağızdan Akdeniz Akşamları’nı söylemek.

6- Ve tabiki köfte-ekmek.

 

Aklıma takılan sorular;

1- Niye kimse elindeki biletle aldığı koltuğa oturmaz?

2- Stadın içinde ve dışında her yer de yeni formanın reklamının yapılması. Tüm stat “Yeni formayla yeni zaferlere” sloganıyla kaplanmıştı. Milli takımın paraya mı ihtiyacı var?

3- Kuzey kale arkasında yakılan meşale. Yüzlerce güvenlik görevlisine rağmen kim nasıl içeri sokuyor, kim izin veriyor anlamak mümkün değil?

4- Maç boyu önümüzde sigara içen adam keyfimizi kaçırdı. Statlarda sigara içmek serbest mi?

Yazarın gözleri ve Kafesteki Kalp!

Kadın edebiyatçıları çok önemsiyorum. Bana göre kadınlar yaşamı ve duyguları anlatmakta daha ustalar.

Kadınların sevinçleri de acıları da, barışı da savaşı da erkeklerden daha iyi dile getirdiklerini düşünüyorum.

Yazar Kezban Şahin Taysun’u tanıdığımda henüz kitapları yayınlanmamıştı. Bugün herkesi çarpan şahane cümleleri içinde damıtıyor ve birikiyordu muhtemelen.

“… Gözlerindeki sonbahardan, bağbozumu havasından çok etkilenmiştim yıllar önce. Daha sonraki birkaç karşılaşmamızda daha hep aynı kızıl yapraklar vardı gözlerinde.”

Sonra bir gün kitapçıların raflarında gördüm adını.

 

Potkal Kitap Yayınları’ndan çıkan “Kafesteki Kalp”, kadınların çektiği acılara, baskılara dair özel bir roman.

Bir kadın pek çok ayıbın günah keçisi gösterildiğinde, kendi doğrularını bulabilme ve uygulama konusunda ne kadar şanslı olabilir? Çözüm nedir? Ayıp olmasın diye, vicdanı olmayan hazır doğruları kabul etmek midir yoksa kendine ayıp etmeden yaşamayı öğrenmek midir?

“…Yaydan fırlayan bir ok gibi saplanır, kuru iftira! Üzerine değen kötü sözcüğün gölgesinde kıvrandığını algılarsın. Sana yakışmayan bir olayın içine çekilmişsindir. Onu uyduranlar kıvranmandan keyif alırlar. Parçalara ayrılmış çaresizliğin yaşatır onları. Kimse leke almak istemez aslında. Adın değişir, yeni sıfatlar alırsın! Kız kurusu Nesrin, kötü Alev, dul Sedife gibi…”

Üç kadın; Gülşen, Meriç ve Emine onları yok sayan hazır doğrular karşısında nasıl davranacaklardır? Gülşen, yolculuğu sırasında kendisine yöneltilen zor soruların yanıtlarını bulacak mıdır? “Kafesteki Kalp” sizi farklı bir yolculuğa davet ediyor.

Yazar Kezban Şahin Taysun’un Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan kitabının adı ise “Aynadaki Göz.”

Yazar Kezban Şahin Taysun’un bir çok edebiyat ödülleri aldığını okudum çeşitli yayınlarda.

Günümüz Türkiyesi’nde belki de “kadın” olmaktan daha zor “kadın yazar” olmak.

Yeni öykülerini sabırsızlıkla bekliyorum,

Ve merak ediyorum;

“Dünya 20’den fazla döndü güneşin etrafında. Onun gözlerindeki mevsim aynı mevsim mi?”

 

Serinlik ateşten bile yükselir

On sekizinci yüzyıl Japonya’sında bir gece, öküz saatinde, küçük bir oğlan çocuğu, saf bir konsantrasyon hali içinde oturur. Fuji Dağı’nın eteklerinde, paravan duvarların gerisinde ve tütsü dumanının kıvrımları arasında, İwajiro, sevgili annesinden öğrendiği bir bağlılık hareketi olarak bir Zen sutra’sı okur. Yirmi yıl sonra, aynı dağın kıyısında, zirve patlayıp onun etrafına alev ve erimiş kaya yağdırırken de tam bir dinginlik içinde oturacaktır. Cehennemi ilk görüşü değildir bu. Bu adam, Zen tarihinin en büyük öğretmenlerinden biri olan Hakuin olacaktır. Hakikat arayışı onu babasına meydan okumaya, ölümle yüzleşmeye, aşkı bulmaya çağıracaktır – ve onu kaybetmeye.

Gece Kayığı, onun çarpıcı yaşamının hikâyesidir.

**

2015’in son kitabı oldu “Gece Kayığı”.

Uzakdoğu felsefesine meraklı olanların kesinlikle okuması gereken bir roman.

Çor çarpıcı ve derin bir cümle ile başlayıp sizi içine çekiyor:

‘Çocukluk adım İwajiro’ydu ve cehennem kapılarından ilk geçişimde sekiz yaşındaydım…’

**

Özellikle içindeki Japon şiiri “haiku”lardan çok etkilendim. Bunlardan biri şöyle;

Kulakla gördüğünde

Ve gözle duyduğunda

Kuşku yoktur-

Yağmurun süzülmesi gibi

Oluklardan, öylece.

**

Yazıyı kitapta beni en çok etkileyen satırlar ile, Zen ustası Kaisen Shoki’nin hikayesinin anlatıldığı bölüm ile bitireyim;

“..Kaisen, yüz kadar keşişle birlikte bir samuray savaşçısı olan Oda Nobunaga tarafından esir alınmış. Nobunaga onları düşmanlık etmekle suçluyormuş. Keşişler bir bahçeye sürülmüş, canlı canlı yakılmaları için etraflarına kuru dallar yığılmış ve ateşe verilmiş.

Alevler yükselirken bir keşiş Kaiser’e sormuş: Bu dünyada her şeyin bir sonu olduğuna göre, sonsuzluğu nerede bulacağız?

Burada, hemen gözlerinin önünde, tam da bu mekanda, diye yanıtlamış Kaisen.

Keşiş sormuş: Gözlerimin önündeki bu mekan nedir?

Alevler etrafını yalarken ve elbisesinin kenarını tutuştururken Kaisen demiş ki; Eğer egonu fethettiysen serinlik ateşten bile yükselir.

Ardından alevler onu yutmuş.

Serinlik ateşten bile yükselir.” s.120

 

Yazar : Alan Spence
Çevirmen : Alp Sanlı
Yayınevi : Koton Kitap
Tür : Roman

Unutma Dersleri!

www.egoistokur.com okumaktan keyif aldığım bloglardan. Edebiyat dünyasıyla ilgili çok şey öğreniyorum. Tavsiye ederim.

Nermin Yıldırım’ı da egoistokur sayesinde tanıdım ve çok sevdim.

Son kitabı “Unutma Dersleri”, aşka, hayallere, aklın ve kalbin cilvelerine dair, çok acıklı, pek neşeli, rengârenk bir serüven…

 

 

Kitaptan’tan bir bölüm;

“Hatırlamanın şaşkınlığı kalbin acısına karışmıştı. Geceleri uyuyamıyor, gündüzlere katlanamıyordum. Bakar kör, duyar sağır, düşünür aptaldım; acı çekmekten başka işe yaramıyordum. Yıllarca iyi niyetlerinden şüphe duymadan dinlediğim şarkıların hepsi birlik olmuş bana onu hatırlatmaya çalışıyordu; radyoyu kapatıyordum. Üzerime bir kazak geçirecek olsam, daha evvel onun yanında da giydiğimi anımsıyor; cenabet kazağı dolabın en karanlık dehlizlerine saklıyordum. Neye elimi atsam, onunla ilgili bir hatıra hortluyordu; cüzamlıya dokunmuşum gibi elimdekinden uzaklaşmaya bakıyordum. Canım hiçbir şey yemek istemiyordu; yemek masasında çatal bıçak yerine sigara ve kül tablası kullanıyordum. (…) Aşk için ağlamak budalalıktı ve budalalardan müteşekkil bir halay ekibi kurulsa, mendili kapıp halay başı olmayı hak ettiğimi düşünüyordum. Olur olmaz yerde gözlerim sulanıyordu, kimselere görünmemek için nereye kaçacağımı şaşırıyordum. Aşk acım, kâğıt mendil ve sigara baronlarını büsbütün zengin etmişti. Bense akıldan, gönülden ve kilodan yana epey fakirleşmiştim. Sürekli onu düşünmek hastalığından mustariptim. Kıvrımları arasında zerrece fosfor kalmayan beynimin, sadece onu düşünebilen kısmı iş görüyordu. Direnç şurubu, unutma hapı, dirayet şerbeti gibi bir şey olsa da çabucak eski sükûnetime kavuşsam diyordum, ama mümkün değildi. Acınacak haldeydim. Bana acıyanlar arasında başı yine ben çekiyordum. Hayatın her alanında umutsuzca kaybederken, bir tek halay başı kariyerimde emin adımlarla ilerliyordum.” (sayfa 18)

http://egoistokur.com/category/roman/

 

 

 

 

 

 

 

 

Pikan cevizi

Anlatacağım küçük hikaye size sıradan gelebilir. Bana göre yaşamın mucizelerinden biri.

Günün birinde bir karga, çalıştığım 7 katlı binanın çatısına bir pikan cevizi düşürür.

Bahçıvanımız , cevizi bulur ve bir saksıya eker. Kurumun en gösterişli yerinde peyzaj amacıyla dikilmiş dev bitkilerin arasına saklar. Çünkü orası harika güneş almaktadır.

***

Günler geçer, bir gün saksıda küçük bir filiz görür. Karganın ağzından düşürdüğü pikan cevizi yeniden toprağa kök salmakta, yaşama asılmaktadır.

***

Bu mucizevi küçük pikan cevizi fidanı artık benim başucumda.

Ona baktıkça içim sevinç ve umut doluyor.

Yaşamın tüm sıradanlıklarına inat.