Üç Güzel Şey!

Yaşamda karşılaştığım hoşlukları paylaşmaya çalışıyorum “Üç Güzel Şey” diyerek.

Aklımda hep şair Gülten Akın’ın “İlk Yaz” şiirinden dizeler.

“Ah, kimselerin vakti yok

Durup ince şeyleri anlamaya”

**

Kabalıkların altını kalınca çizerek, güzel şeyleri görmezden gelerek yaşıyoruz sanki.

Belki bilmek istersiniz, farketmemişsinizdir diye bir saksı, bir mezar taşı ve bir sergi paylaşıyorum bu kez.

muduru

Saksı

“Çiçekler, doğanın renkli kırılgan çocuklarıdır.”

Böyle diyor Mudurnu Belediyesi.

Sokakları güzelleştirirken, şiirsel bir mesaj güzel olmamış mı? Benim çok hoşuma gitti.

mezar1Karı ve Koca Mezar Taşı

Mardin Müzesi’ndeki bu mezar taşı üzerinde Grekçe şöyle yazıyor;

“Papinios oğlu Aigeos yaşarken ve aklı başındayken kendine ve eşi Kyriate için yaptırdı. Anısı hoş olsun” Aklı başındayken… Hoş değil mi?

img_3154

Zamanın Sessiz Tanıkları

Antalya Kültür Sanat, “Zamanın Sessiz Tanıkları – Merey Koleksiyonu’ndan Seçkiyle Türk Resminde Portre – Otoportre” sergisine evsahipliği yapıyor. Sergi bugüne kadar Türkiye’de açılmış en kapsamlı portre sergisi. İbrahim Çallı, Nuri İyem, Neş’e Erdok,  Bedri Rahmi, Abidin Dino, Mehmet Güreli gibi farklı dönem ve üslupları temsil eden sanatçıların eserlerini göreceksiniz. Ve benim hayranı olduğum tiyatro sanatçısı Zerrin Tekindor’un iri gözlü kadın portresini.

Datça’da beyaz bir Japon gülü

Çocuklarımla birlikte yaptığım yolculuklar beni büyütüyor, geliştiriyor. Yolculuklar da baba olmanın sırrını çözmeye doğru bir adım daha attığımı hissediyorum.

Çünkü “baba” olmaktan anladığım “keşfetmek”tir benim.

Sevdiğim coğrafyaları çocuklarımla birlikte keşfetmek arzusuyla doluyum.

Baba olmaktan anladığım “sevgi”dir. Mesela şu anda, uçsuz bucaksız Akdeniz’in tüm mavilerini ciğerlerime çekerken sevinçle, yüzümde belli belirsiz bir tebessüm, şükrediyorum.

Şu sıralar birlikte çokça şiir okuyoruz, şairlerin yaşamlarını keşfediyoruz. Ayak izlerini takip ediyoruz. (Şimdi bu ziyaretler onlar için çok bir şey ifade etmese de bir gün beni anlayacaklarını umuyorum)

Efe ve Ege ile en keyifli yolculuklarımızdan birini Datça’ya yaptık. Can Yücel’in evinin de olduğu küçük şirin Ege kasabası. Can Baba’nın evi Eski Datça’da. Eski taş evler, saksılarda rengarenk çiçekler, badem ağaçları, şirin kafeler, el işi atölyeleri.

Can Baba’nın kapısı çoğunlukla kapalıymış. Ama kapısında durmak bile güzel. Kapı ve duvarlara bolca “Gezi” ruhu sinmiş.

 

 

O çocuklar

O yapraklar

O şarabi eşkıyalar

Onlar da olmasalar

Benim gayri kimim var?

 

 

Büyük şair Can Yücel’in Datça’daki evinin kapısı…

Hiç şüphe yok ki, asırlar geçse de Can Baba’nın sözleri ve O çocuklar yaşayacak…

**

Birden işitilmez olsun ayak seslerim;

Gölgem bir başka sokağa sapıversin;

Unutayım bir anda her şeyi,

Nerde oturduğumu,

Bir tuhaf adem olduğumu Can adında.

Aklım arayadursun başka kapılarda kısmetimi,

Ben, bilmediğim sokaklarda bir başıma;

Gönlüm öylesine geniş, öyle ferah,

İlk defa görmüş gibi dünyayı,

Bir şaşkınlık içinde, yeniden doğmuş gibi;

Hatırlamam artık değil mi, dostlar,

Hatırlamam artık garipliğimi?

Can Yücel

**

İçimdeki karanlığı patlatacağım

Ve beynimin en ölümcül yaşlarıyla

Ağlaya ağlaya

Yepyeni bir insan

Pırıl pırıl bir can

bitecek toprağa…

Can Yücel’in Datça’da yobazlar tarafından parçalanan mezar taşları evinde bahçenin bir köşesinde ibretlik duruyor. Ve beyaz bir Japon gülü ziyaretçileri selamlıyor.

Sinekli Bakkal, sadece bir roman adı değilmiş. Eski Datça’da sevimli bir bakkal var.

Eski Datça’da adı gibi renkli ve marifetli bir güzel mekan: Hürriyet Abla Marifetli Eller.

Datça akşamları bir başka güzel. Sahil boyunca kurulan masalarda, denizin binbir lezzeti sunuluyor.

İlle de mekan önerisi isteyenlere: Fevzi. Nar ağaçları ve begonviller altındaki masalarda yemek keyfi.

İlçe meydanında kurulan Açıkhava pazarında el sanatları ürünleri satılıyor… Efe ve Ege ebru yapmayı öğrendi.

Anı olarak Datça Havası ve Birten Engin Naliş’in “Mutfak Büyücülerimden Masallar” kitabını aldık.

Datça’da her yer badem ağacı, bademle ilgili sayısız lezzet var. Badem kahvesi ve bademli kabak çiçeği dolmasını mutlaka tatmalısınız.

Knidos ve Sanat Festivali, Palamutbükü Yakaköy etkileyci coğrafyalar. Datça’ya gitmişken, buraları da görmek lazım.

Marmaris-Köyceğiz karayolunda sıradan bir portakal tezgahı… Yıllarca lüks otellerde barmenlik yaptıktan sonra köyüne dönen Onur adında bir genç tezgahtar var. Fotoğraftaki lezzet bildiğiniz frenk yemişi…ama Onur, Frenk yemişini soyduktan sonra dilimliyor, üzerine limon sıkıp, karlama serperek ikram ediyor. İnanılmaz bir lezzet.

 

Martı

“…kanadı kırık bir martı konmuştu, avuçlarıma.

Yaralarımız birbirine benziyordu.
O’nu iyileştirirken, kendim iyileştim aslında.
Mutluluktan omuzunda ağladığım da oldu, içinde yok olup eridiğimde.

Ama artık Martı’mın kanatları iyileşti, eskisinden daha güçlü.
Uçmasına izin vermem gerekiyor.

Biliyorum ki, ne zaman ihtiyacı olsa avuçlarıma konacak yine,
Ve ben ne zaman O’nu özlesem gökyüzüne bakacağım…”

Perge’nin Üç Bin Yıldır Solmayan Laleleri

Perge Antik Kenti Anadolu’daki en görkemli kentlerden biri. Sanki Efes ve Aprodisias’ın gölgesinde ama bence onlardan daha zengin ve ihtişamlı bir yaşamın izlerini görmek mümkün. Antalya Valiliği ve Antalya Tanıtım Vakfı öncülüğünde 2018 yılı Antalya’da Perge Yılı ilan edildi. Perge’yi tanıtan ve dikkat çeken pek çok etkinlik gerçekleştiriliyor.

Geçtiğimiz günlerde bir grup meraklı ANKA (Antalya Kültürel Miras Araştırmacıları Derneği) üyelerinden Arkeolog Dr. Selda Baybo’nun rehberliğinde Perge’yi gezdik.

perge-4

Rehberimiz, Perge Tiyatrosu’nu gezdikten sonra çıkışta kapının hemen yanında duvarı işaret ederek, çok da fark edilmeyen lale resimlerini gösterdi.

Bordo, eflatun, mor laleler binlerce yıldır yağmurdan ve en önemlisi insanlardan gizlenmeyi başarmış. Perge’nin hiç solmayan çiçekleri…

perge-2

Gezerken Perge Agorası’nda – bugünkü karşılığı pazar yeri – bir mermer blok dikkatimizi çekti. Bir yüzünde kanca ve bıçak diğer yüzünde bir balık figürü işlenmiş. Bildiğiniz kasap dükkanı. Bu bilgi çok hoşuma gitti… Meğer kasaplık bu topraklardaki en eski mesleklerden biriymiş.

Mermer blok üzerine işlenmiş desenlere bakınca o günün koşullarında ince ruhlu ve zevk sahibi bir kasap olduğu anlaşılıyor. Belki de döneminin Nusret’i))

pergee-4

Perge, Antalya’nın 18 kilometre doğusunda, Aksu ilçe sınırlarında, bir zamanlar Pamfilya bölgesine başkentlik yapmış bir kent. Perge’deki akropolisin Tunç Çağı’nda kurulduğu düşünülüyor. Helenistik dönem boyunca eski dünya içerisindeki en zengin ve güzel şehirler arasında sayılan Perge, aynı zamanda Yunan matematikçi Apollonius’un da memleketi.

Hitit İmparatorluğu, Büyük İskender ve Roma İmparatorluğu gibi birçok medeniyete ev sahipliği yapan Perge Antik Kenti, çok zengin bir tarihi değere sahip. Antalya Müzesi’nde sergilenen birçok eşsiz eserin çıkarıldığı antik kent olan Perge’de hem kazı çalışmaları hem de tarihi kalıntıların restorasyonu yoğun şekilde devam ediyor. Antik kentte tiyatro, stadyum, agora, sütunlu cadde, Helenistik kapı, Güney hamamı gibi büyük bölümleri ayakta olan eserler dikkat çekiyor.

Perge Antik Kenti, UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme kapsamında, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne de eklendi.

per-1

Plancia Magna heykeli Antalya Müzesi’nde sergileniyor.

Binlerce yıl öncesinde, Anadolu topraklarının ilk kadın belediye başkanı Plancia Magna’nın yönettiği, geometrinin mucidi Apollonius’un doğduğu, beyin ameliyatlarının yapıldığı, “Yorgun Herakles” ve “Dans Eden Kadın” gibi heykelciliğin güçlü örneklerini veren heykelcilik okulu merkezi olma özelliklerini taşıyan Perge antik kentinden çıkarılan eserlerin büyük kısmı Antalya Müzesi’nde özel bir salonda sergileniyor.

Perge’de keşfedecek çok şey var. Mutlaka gezmelisiniz.

pergee-5

 

Nazım’ın masasında Viyana düşleri

vynazim2

Dün Nazım’ın masasına oturdum.

“Yaşamak güzel şey be kardeşim” dedim.

“Seni düşünmek güzel şey, umutlu şey” dedim.

“Bir ağaç gibi hür ve tek bir orman gibi kardeşçesine” dedim.

Teker teker heceledim.

Ağır ve vakur bir sesle teker teker.

Derin bir nefes aldım “Havelka”yı içime çektim.

Nazım’la göz göze geldim.

Viyana’da güzel insanlarla tanıştım.

Güzel caddelerden geçtim.

Güzel binalar gördüm.

Sonra işçiler gördüm.

Türk işçileri.

Bizim işçilerimiz.

Güzel Türk kızlarıyla tanıştım.

Güzel, Türk işçi kızları.

Ve Tuna.

Mavi Tuna’ya baktım.

Akıp gidiyordu.

Şehri bölen değil de,

Sanki birleştiren bir fermuar gibi.

Tuna’ya baktım,

Türk işçilerinin alın teri gibi temiz,

akıp gidiyordu

akıp gidiyorduk…

vynazim

Dipnot: Rivayet odur ki, büyük şair Nazım Hikmet, Viyana’da geçirdiği her gün Hawelka’ya uğrar, kahve içer, memleket özlemiyle şiirler yazarmış. Hawelka, duvarlarında film ve konser afişlerinin yer aldığı, şirin, sıcak bir mekan. Garsonları inanılmaz misafirperver. Dilerseniz duvarlara bir kaç not yazıp imzanızı da atabiliyorsunuz. Kendi markasıyla kahve satışı da yapılıyor. Viyana’da beni en çok etkileyen yerlerin başında gelen Cafe Leopold Hawelka, kentin tam kalbindeki, görkemli Stephansdom Katedrali’ne yaklaşık 500 metre mesafede bir ara sokakta.

vynazim5

Zeugma ve Çingene Kızı

Zeugma Müzesi… Yarım asıra yaklaşan ömrüm boyunca gördüğüm en etkileyici yerlerden biri desem abartmış olmam herhalde.

Hafta sonu eşim ve dostlarımızla aylar öncesinden yaptığımız plan, aldığımız uçak biletleri, önce Antalya’dan Adana’ya oradan kiraladığımız otomobille Gaziantep’e.

Her karışı Anadolu, emek, alın teri, lezzet ve kültür kokan şehir. Ben sadece Zeugma Müzesi’ni anlatacağım. Zira bu şehri okumanız yetmez, solumak gerek.

1

Sanat Eseri Mozaikler

Zeugma’nın önemi, kazılarla ancak küçük bir bölümü ortaya çıkarılabilen Roma Villaları ve bu villaların tabanlarını süsleyen mozaiklerdir. Benzerleri Türkiye sınırları içerisinde sadece Ephesus (Efes) Antik kentinde görülen bu yamaç villaları arkeolojik açıdan büyük önem taşımaktadır. Müzeyi gezerken sanki binlerce yıl önceye yolculuk yapmışsınız da Zeugma sokaklarında geziyor muş hissine kapılıyorsunuz.

Her biri usta bir sanatçının elinden çıkmış sanat eseri mozaikler karşısında büyülenmemek elde değil. Her biri ayrı bir hikaye anlatıyor.

2

Beni en çok etkileyenlerden biri “Oceanos ve Tethys Mozaiği”

“Antik çağlarda Akdeniz haricindeki dünyadaki bütün açık denizlerin tanrısı olan Oceanos, denizdeki dişi unsuru sembolize eden Tethys ile birlikte yaşar. Dünyadaki bütün ırmakların ve nehirlerin Oceanos ve Tethys’ten meydana geldiğine inanılır. Zeugma’dan çıkarılan ve villalardan birinin havuz tabanı olduğu tahmin edilen bu mozaikte de Oceanos ve Tethys deniz canlılarıyla çevrelenmiş olarak betimlenmiştir. Mozaikte ayrıca yunuslara binen veya balık tutan Eroslara da rastlanmaktadır.”

7

Europa ve yapraklarını dökmeyen çınarın hikayesi

“Europa Suriyeli çok güzel bir kızdı. Öyle ki parlak teni göz alıcı bakışı ile dillere destan olmuştu. Eğlenceyi ve gezmeyi çok severdi. Sabahtan akşama kadar tüm vaktini kırlarda deniz kıyısında arkadaşları ile birlikte gezerek geçirirdi. Gene böyle bir gün, deniz kenarındaki bahçelerden birinde arkadaşları ile çiçek toplarken Zeus Europa’yı gördü. Onun güzelliği baş tanrının aklını başından almıştı. Karısı Hera’nın haberi olmadan güzel Suriyeliye yaklaşabilmek için altın rengi bir boğa şekline girdi ve kızların çiçek topladıkları bahçenin etrafında gezinmeye başladı. Kızlar boğadan korkmak bir yana onu çok sevimli bulmuşlardı, ona yaklaşarak sevmeye başladılar. Güzel Europa ona yaklaştığı anda boğa yere yatarak kızın ayaklarına kapandı. Europa boğanın sırtını okşayarak yavaşça üzerine oturdu. Tam arkadaşları da ona katılacakken boğa birden ayaklandı ve sırtında Europa ile denize doğru koşmaya başladı. Deniz kenarına vardığında azgın dalgaların hepsi sakinleşmiş durulmuştu. Boğa dalgaları yararak, denizde kumlu bir ovada koşuyormuş gibi hızla oradan uzaklaştı. Bir süre sonra kıyıya vardıklarında Zeus genç kızı bir çınarın gölgesine bıraktı ve boğa şeklinden sıyrılarak tekrar tanrı şekline döndü ve ona kendisini tanıttı. Horalar aceleyle Zeus ve Europa için bir yatak hazırladılar. Bu birleşmenin yapıldığı yere gölge saldığı için o günden beri çınar ağacı yapraklarını hiç dökmez. Kirid kralı Minos bu birlikteliğin sonucunda doğmuştur.”

8

Zeugma’nın Mona Lisa’sı

Müzeyi gezerken gözünüz ister istemez Zeugma’nın Mona Lisa’sı “Çingene Kızı”nı arıyor. Sırayla mozaiklerin önünden geçerken, bir yandan gözüm Çingene kızında.

Müzenin küratörleri çok akıllıca bir iş yaparak O’nun için özel bir bölüm yapmışlar. Zindan gibi karanlık bir oda, göz gözü görmüyor. Ve karanlıkta ağır ağır ilerlerken duvarda muhteşem gözlerle karşılaşıyorsunuz. Yüzlerce yıl önceden gelen bu bakış zihninize kazınıyor.

“Çingene Mozaiği (GAİA) – Zeugma – Zeugma Kazılarının kamuoyunun henüz gündemine girmediği 1992 yılında çıkarılan bu mozaikteki kadın figürü gizemli bakışları ile Zeugma’nın simgesi haline geldi. İlk çıktığı yıllarda kimliği konusunda kesin bir tanımlama yapılamayan bu mozaiğe figüründeki kadın resminin çingene kızlarını andırması nedeniyle çingene adı verildi. Ancak bazı kaynaklar mozaikteki asma figürlerine dikkat çekerek, çingene olarak tasvir edilen kadının yer tanrısı GAİA olduğunu ileri sürmekte. Gaia mitolojide, içinden tanrı soylarının çıktığı ilk element olarak kabul edilmektedir.”

“Çingene Kızı” mozaiğinin, ABD’nin Bowling Green Üniversitesi’nde bulunan parçalarının iadesine ilişkin çalışmalar sürüyor.

Müzeden nefesi kesilmiş olarak çıktıktan sonra Müze Kafeteryasında kahve içerek değerlendirmelerde bulunuyoruz: Tek kelimeyle büyüleyici.

6

Zeugma’nın Tarihçesi;

Belkıs/Zeugma Antik Kenti, Gaziantep ili, Nizip İlçesi, Belkıs Köyü sınırları içerisinde Fırat Nehri’nin kıyısında yer alır. Yaklaşık 20 bin dönümlük bir arazi üzerine kurulmuş olan Belkıs/Zeugma Antik Kenti; Fırat’ın geçilebilir en sığ yerinde olması, askeri ve ticari bakımdan çok stratejik bir bölge olması nedeniyle tarihin her döneminde önemini korumuştur.80 bin nüfusu ile döneminin en büyük kentlerinden biri olan Belkıs/Zeugma, tarihin değişik dönemlerinde değişik isimlerle anılmıştır.

4

Büyük İskender’in generallerinden ve daha sonra Suriye Kralı da olan Selevkos Nikator kendi adıyla, Fırat nehrinin adını birleştirerek M.Ö.300 yılında burada Selevkos Euphrates (Fırat’ın Silifkesi) adında bir kent kurar. Daha sonraları M.Ö.1.yy.’da kent Roma hakimiyetine girer. Bu hakimiyet değişikliğiyle birlikte kentin adı da değişerek köprü, geçit anlamına gelen ve bütün dünyada bilinen şekliyle “Zeugma” adını alır. Roma İmparatorluğu’nun 4.Skitia Lejyon Garnizonu’nun burada konuşlandırılması ve ticaret sebebiyle kısa zamanda 80 bin nüfusa ulaşan Zeugma’da Fırat manzaralı yamaçlara villalar inşa edilir. 80 bin kişilik nüfus Zeugma’yı dünyanın en büyük kentlerinden biri haline getirir. Örneklemek gerekirse Zeugma , komşusu sayılan Antakya (Antiokheia) ile Mısır’daki İskenderiye’den (Aleksandreia) ‘dan daha küçük, Atina (Athena) ile aynı büyüklükteydi. Pompei ve şimdi dev bir metropol olan Londra (Londinum)’dan ise birkaç kat büyüklükteydi.

Ünlü coğrafyacı Strabon da Zeugma’dan bahsetmektedir. Hellenistik dönemde Selevkos Nikator zamanında Zeugma’da önemli imar faaliyetleri yapıldığı bilinmektedir. Kentteki Akropolün üzerine kader tanrıçası Thyke’nin bir tapınağı yapılmıştır. Bu tapınak halen toprak altındadır. Zeugma Antik Kenti kendi şehir sikkesi de basmış Roma Kentlerinden biridir. Sikkeler üzerine bir tarafına Thyke tapınağı, diğer tarafına da güçlülüğü simgeleyen Roma Kartalı motifi basılmıştır.

3

Bir dip not: Hazır Zeugma Mozaik Müzesi’ni gezmişken, müzenin hemen yanındaki (yaklaşık 100 metre) meşhur Kebapçı (Küşnemeci) Halil Usta’nın yerini de ziyaret etmeyi unutmayın. Mütevazi ama lezzetleri aklınızı başınızdan alacak bir lokanta. Müze gezinizin üzerine keyfinize keyif katacaktır. 

Yazarken yararlandığım Kaynak: www.zeugma.org.tr

Biz Altın Portakal’ın en esaslı “figüranları”ydık!

Esmeray, sahnede “Gel Teskere Gel Teskere” diye seslendiğinde Konyaaltı’nda binlerce insan hep bir ağızdan “Bitsin Bu Hasret” diye bağırmıştık. Babam elime tutuşturduğu turuncu bir Kasımpatı’yı Esmeray’a vermem için beni sahneye göndermişti. Çocuk kalbim hızlı hızlı atarken, sahneye çıkmıştım. Esmeray yanağıma bir öpücük kondurmuştu. (O zaman cep telefonu yoktu, bu yüzden selfie yapamamıştık.)

Bir Barış Manço konseri hatırlıyorum, Konyaaltı Varyantı’ndan sahile insan seli arasında, en az 100 bin kişi hep bir ağızdan “Gül Pembe”yi söylemiştik.

Sahilde çakıltaşlarının üzerine uzanıp yazlık sinemada Kemal Sunal’a katıla katıla güldüğümüz günleri özlüyorum.

portakal22

Atatürk Caddesi’nde Antalya Lisesi’nin önündeki kaldırımların dili olsa da konuşsa… Televizyon ekranlarından gördüğümüz sanatçılarla “çak” yapabilmek, okul defterine bir imza alabilmek için saatlerce kortej geçişini beklerdik.

**

Altın Portakal mevsimi yaklaşınca hep gözümün önüne yaklaşık 40 yıl önceki bu fotoğraflar geliyor.

**

Biz Altın Portakal’ın en esaslı “figüranları”ydık.

Ve Allah biliyor bu durumdan hiç şikayetçi değildik.

**

Günlerdir şehrin dört bir yanındaki billboardları süsleyen festival afişlerindeki “Başrolde Sen Varsın Antalya” başlığını görünce gülümsemem bu yüzden.

**

The End.

Sabah Yürüyüşünde Beydağları’na Gülümseyenler Kulübü

Güne erken başlamayı seviyorum. Kent henüz uykudayken yürüyüşe çıkmayı, taze havayı içime çekmeyi seviyorum. Fırından mahallenin sabah mahmurluğuna karışan taze ekmek ve poğaça kokusunu seviyorum.  Servis beklerken uykulu gözlerle elindeki akıllı telefondan face’e göz atan öğrencileri, mahallenin bekçisi huysuz sokak köpeklerini, üzerine çiğ düşmüş çimen kokusunu, Akdeniz’in falezlere çarpan serinliğini seviyorum.

Aslında her sabah yeni bir hikayenin sayfasını açıyoruz. Her sabah yeni bir hikayeye başlamayı seviyorum.

Sabah yürüyüşlerinde, birlikte yürüdüğüm, selamlaştığım, göz göze geldiğim, ya da gözlerimi kaçırdığım diğer gölge kent sakinleri ile çoğu kez, hiç fark etmeden birbirimizin ayak izlerine basıyoruz. Aynı deniz kokusu içimizde dolaşıp duruyor. Benim soluğum, sizin göğsünüzde, benim heyecanım sizin yüzünüzde, benim yalnızlığım sizin kalabalıklarınıza karışıp gidiyor. Hiç fark etmeden birbirimizin gölgelerini çiğniyoruz.

Son zamanlarda yürürken hayali spor kulüpleri kuruyor, hayali üye kayıtları yapıyorum. “Sabah Yürüyüşünde Beydağları’na Gülümseyenler Kulübü”nü kurdum ilk olarak.

Sonra; “Sabah Yürüyüşünde Mavi Kapak Toplayanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Fırından Sıcak Poğaça Alanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Serviste Okula Giden Öğrencilere El Sallayanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Instagram’a Fotoğraf Yükleyenler Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Çöpçülere Günaydın Diyenler Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Ipod’un Sesini Sonuna Kadar Açanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Kedilerle Konuşanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Çimenlere Uzanıp Mekik Çekenler Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Adımsayar Kullananlar Kulübü” kuruldu.

Size tavsiyem, zayıflamak, form tutmak, zinde kalmak her ne için spor yapıyorsanız yapın, hemen benim hayali kulüplerimden birine yazılın. Ya da en iyi siz de kendi hayali spor kulübünüzü kurun. Emin olun kendinizi daha iyi hissedeceksiniz.

Dijital belleğime aldığım ve ıskaladığım bi dolu şey!

Dünyada gezilecek görülecek paylaşılacak bi dolu şey var. Maalesef fotoğraf çekme telaşıyla bir çok güzelliği yaşamıyor, dijital belleklerimize hapsediyoruz.

Her şeyi çekip, Sosyal medyada bir an önce paylaşıp,  ben de oradaydım deme telaşı yüzünden bir çok şeyi ıskalıyoruz.

Benim de dijital belleğime aldığım ve ıskaladığım bir dolu şey var. İşte bunlardan bazıları;

nice6
İtalya’nın Torino Kenti’nde Fiat Abarth Otomobil Fabrikası var. İçinde otobüsle dolaşıyorsunuz o kadar büyük. “Fiat’ta çalışmıyorsanız muhtemelen işsizsiniz” diyorlar.

Ferrari ve Formula1 tutkunları için ilginç bir yer. Bence ehh işte!

Fiat kurucusu Abarth günde 12 elma yermiş. Neden? Yarış otomobillerine sığabilmek için.

nice7
Nice LeMeridien Hotel. Asansör kapısında sanat yapmışlar. İlham verici.

nice

Dünyanın koku merkezi Grasse.. Nice yakınlarında.. Fransızların “Parfümleri Isparta Gülü’nün yağından hazırlıyoruz” diyerek hava atması trajik.

nice

Konyaaltı Sahili daha güzel(!) elbette… Nice sahilinde de avanta sandalye, şemsiye vs var. Ama bakınız bir de ne var. Sahile inen merdivenin başına ünlü ressam Jean Klissak’ın bir tablosunu koymuşlar. Niye acaba? Küçük fikir büyük şehir…

nice5

Cannes sahilinde bir Antalyalı mavi sandalyeye oturmuş düşünüyor. Balık mı olsam, deniz mi yoksa!

nice2

Fransa-İtalya arasında bir yerde kırmızı bir ev. Dünyada tüm aşırılıkların sonuna düşülmüş kırmızı bir nokta. Bir mesaj gibi, bir uyarı gibi, aşk gibi, şaşırtan, çarpan… ya da ben fazla abartıyorum. Sıradan kırmızı bir ev işte.

nice4

St.Paul de Vence… Fransa’da kayalar üzerinde bir ortaçağ kasabası… Picasso ve Matisse’ye ilham kaynağı olan bir yer. Şimdi kültür turizminin önemli uğrak yeri. Her yer galeri, her köşe sanatçı… Büyüleyici.

nice8

Evlat yetiştirirken büyür bütün babalar aslında

orhan

Hıdırlık Kulesi tanığımdır. Ben hiç büyümedim. 40 yıl önce 40 yıl sonra…

***

Ömür insanın kendisiyle yarıştığı bir arenadır esasen. Kendini, nasıl “insan” sıfatıyla ve dahi doğru bilgiyle beslemiş olmandır mühim olan. Erdem de diyebilirsin buna… Bunu, eşref-i mahlukatın “iyi olma hali” olarak bilirim, kendinle olan yücelmeyi, sevmeyi, bir diğerinden ayırmadan saymayı, değer vermeyi…

Merdiveni dayadığın yaş basamaklarında daha da bilgeliğe, arınmaya, sadeleşmeye başladığını anlayacaksın. İnsan, önce insan olmalı. İnadına insan olmaya adanmış dünün basamaklarında kaç kez tökezlemişsindir, kim bilir? Ama ne önemi var, işte yeni bir basamaktasın…

Evlat yetiştirirken büyür bütün babalar aslında; alın kırışıklığı, göğüsün kabarması, her yeni yaş almalarında fark etmeden esas yaşı almış sırtlanmış çıkıyorsan merdivenleri, onur da senin, gurur da…

İşte Orhan Kardeşim; hayat böyle geçiyor, bir çiçeğin doğurganlığında iki evlat ve harika bir eş ile… Gün sonu elde olan da bu, aile olmak!

Yeni yaşınla ömrün her daim güzel, iyi ve doğrularla geçsin…

Selam ve muhabbetle.

Hüsamettin.