Zeugma ve Çingene Kızı

Zeugma Müzesi… Yarım asıra yaklaşan ömrüm boyunca gördüğüm en etkileyici yerlerden biri desem abartmış olmam herhalde.

Hafta sonu eşim ve dostlarımızla aylar öncesinden yaptığımız plan, aldığımız uçak biletleri, önce Antalya’dan Adana’ya oradan kiraladığımız otomobille Gaziantep’e.

Her karışı Anadolu, emek, alın teri, lezzet ve kültür kokan şehir. Ben sadece Zeugma Müzesi’ni anlatacağım. Zira bu şehri okumanız yetmez, solumak gerek.

1

Sanat Eseri Mozaikler

Zeugma’nın önemi, kazılarla ancak küçük bir bölümü ortaya çıkarılabilen Roma Villaları ve bu villaların tabanlarını süsleyen mozaiklerdir. Benzerleri Türkiye sınırları içerisinde sadece Ephesus (Efes) Antik kentinde görülen bu yamaç villaları arkeolojik açıdan büyük önem taşımaktadır. Müzeyi gezerken sanki binlerce yıl önceye yolculuk yapmışsınız da Zeugma sokaklarında geziyor muş hissine kapılıyorsunuz.

Her biri usta bir sanatçının elinden çıkmış sanat eseri mozaikler karşısında büyülenmemek elde değil. Her biri ayrı bir hikaye anlatıyor.

2

Beni en çok etkileyenlerden biri “Oceanos ve Tethys Mozaiği”

“Antik çağlarda Akdeniz haricindeki dünyadaki bütün açık denizlerin tanrısı olan Oceanos, denizdeki dişi unsuru sembolize eden Tethys ile birlikte yaşar. Dünyadaki bütün ırmakların ve nehirlerin Oceanos ve Tethys’ten meydana geldiğine inanılır. Zeugma’dan çıkarılan ve villalardan birinin havuz tabanı olduğu tahmin edilen bu mozaikte de Oceanos ve Tethys deniz canlılarıyla çevrelenmiş olarak betimlenmiştir. Mozaikte ayrıca yunuslara binen veya balık tutan Eroslara da rastlanmaktadır.”

7

Europa ve yapraklarını dökmeyen çınarın hikayesi

“Europa Suriyeli çok güzel bir kızdı. Öyle ki parlak teni göz alıcı bakışı ile dillere destan olmuştu. Eğlenceyi ve gezmeyi çok severdi. Sabahtan akşama kadar tüm vaktini kırlarda deniz kıyısında arkadaşları ile birlikte gezerek geçirirdi. Gene böyle bir gün, deniz kenarındaki bahçelerden birinde arkadaşları ile çiçek toplarken Zeus Europa’yı gördü. Onun güzelliği baş tanrının aklını başından almıştı. Karısı Hera’nın haberi olmadan güzel Suriyeliye yaklaşabilmek için altın rengi bir boğa şekline girdi ve kızların çiçek topladıkları bahçenin etrafında gezinmeye başladı. Kızlar boğadan korkmak bir yana onu çok sevimli bulmuşlardı, ona yaklaşarak sevmeye başladılar. Güzel Europa ona yaklaştığı anda boğa yere yatarak kızın ayaklarına kapandı. Europa boğanın sırtını okşayarak yavaşça üzerine oturdu. Tam arkadaşları da ona katılacakken boğa birden ayaklandı ve sırtında Europa ile denize doğru koşmaya başladı. Deniz kenarına vardığında azgın dalgaların hepsi sakinleşmiş durulmuştu. Boğa dalgaları yararak, denizde kumlu bir ovada koşuyormuş gibi hızla oradan uzaklaştı. Bir süre sonra kıyıya vardıklarında Zeus genç kızı bir çınarın gölgesine bıraktı ve boğa şeklinden sıyrılarak tekrar tanrı şekline döndü ve ona kendisini tanıttı. Horalar aceleyle Zeus ve Europa için bir yatak hazırladılar. Bu birleşmenin yapıldığı yere gölge saldığı için o günden beri çınar ağacı yapraklarını hiç dökmez. Kirid kralı Minos bu birlikteliğin sonucunda doğmuştur.”

8

Zeugma’nın Mona Lisa’sı

Müzeyi gezerken gözünüz ister istemez Zeugma’nın Mona Lisa’sı “Çingene Kızı”nı arıyor. Sırayla mozaiklerin önünden geçerken, bir yandan gözüm Çingene kızında.

Müzenin küratörleri çok akıllıca bir iş yaparak O’nun için özel bir bölüm yapmışlar. Zindan gibi karanlık bir oda, göz gözü görmüyor. Ve karanlıkta ağır ağır ilerlerken duvarda muhteşem gözlerle karşılaşıyorsunuz. Yüzlerce yıl önceden gelen bu bakış zihninize kazınıyor.

“Çingene Mozaiği (GAİA) – Zeugma – Zeugma Kazılarının kamuoyunun henüz gündemine girmediği 1992 yılında çıkarılan bu mozaikteki kadın figürü gizemli bakışları ile Zeugma’nın simgesi haline geldi. İlk çıktığı yıllarda kimliği konusunda kesin bir tanımlama yapılamayan bu mozaiğe figüründeki kadın resminin çingene kızlarını andırması nedeniyle çingene adı verildi. Ancak bazı kaynaklar mozaikteki asma figürlerine dikkat çekerek, çingene olarak tasvir edilen kadının yer tanrısı GAİA olduğunu ileri sürmekte. Gaia mitolojide, içinden tanrı soylarının çıktığı ilk element olarak kabul edilmektedir.”

“Çingene Kızı” mozaiğinin, ABD’nin Bowling Green Üniversitesi’nde bulunan parçalarının iadesine ilişkin çalışmalar sürüyor.

Müzeden nefesi kesilmiş olarak çıktıktan sonra Müze Kafeteryasında kahve içerek değerlendirmelerde bulunuyoruz: Tek kelimeyle büyüleyici.

6

Zeugma’nın Tarihçesi;

Belkıs/Zeugma Antik Kenti, Gaziantep ili, Nizip İlçesi, Belkıs Köyü sınırları içerisinde Fırat Nehri’nin kıyısında yer alır. Yaklaşık 20 bin dönümlük bir arazi üzerine kurulmuş olan Belkıs/Zeugma Antik Kenti; Fırat’ın geçilebilir en sığ yerinde olması, askeri ve ticari bakımdan çok stratejik bir bölge olması nedeniyle tarihin her döneminde önemini korumuştur.80 bin nüfusu ile döneminin en büyük kentlerinden biri olan Belkıs/Zeugma, tarihin değişik dönemlerinde değişik isimlerle anılmıştır.

4

Büyük İskender’in generallerinden ve daha sonra Suriye Kralı da olan Selevkos Nikator kendi adıyla, Fırat nehrinin adını birleştirerek M.Ö.300 yılında burada Selevkos Euphrates (Fırat’ın Silifkesi) adında bir kent kurar. Daha sonraları M.Ö.1.yy.’da kent Roma hakimiyetine girer. Bu hakimiyet değişikliğiyle birlikte kentin adı da değişerek köprü, geçit anlamına gelen ve bütün dünyada bilinen şekliyle “Zeugma” adını alır. Roma İmparatorluğu’nun 4.Skitia Lejyon Garnizonu’nun burada konuşlandırılması ve ticaret sebebiyle kısa zamanda 80 bin nüfusa ulaşan Zeugma’da Fırat manzaralı yamaçlara villalar inşa edilir. 80 bin kişilik nüfus Zeugma’yı dünyanın en büyük kentlerinden biri haline getirir. Örneklemek gerekirse Zeugma , komşusu sayılan Antakya (Antiokheia) ile Mısır’daki İskenderiye’den (Aleksandreia) ‘dan daha küçük, Atina (Athena) ile aynı büyüklükteydi. Pompei ve şimdi dev bir metropol olan Londra (Londinum)’dan ise birkaç kat büyüklükteydi.

Ünlü coğrafyacı Strabon da Zeugma’dan bahsetmektedir. Hellenistik dönemde Selevkos Nikator zamanında Zeugma’da önemli imar faaliyetleri yapıldığı bilinmektedir. Kentteki Akropolün üzerine kader tanrıçası Thyke’nin bir tapınağı yapılmıştır. Bu tapınak halen toprak altındadır. Zeugma Antik Kenti kendi şehir sikkesi de basmış Roma Kentlerinden biridir. Sikkeler üzerine bir tarafına Thyke tapınağı, diğer tarafına da güçlülüğü simgeleyen Roma Kartalı motifi basılmıştır.

3

Bir dip not: Hazır Zeugma Mozaik Müzesi’ni gezmişken, müzenin hemen yanındaki (yaklaşık 100 metre) meşhur Kebapçı (Küşnemeci) Halil Usta’nın yerini de ziyaret etmeyi unutmayın. Mütevazi ama lezzetleri aklınızı başınızdan alacak bir lokanta. Müze gezinizin üzerine keyfinize keyif katacaktır. 

Yazarken yararlandığım Kaynak: www.zeugma.org.tr

Biz Altın Portakal’ın en esaslı “figüranları”ydık!

festivall

Esmeray, sahnede “Gel Teskere Gel Teskere” diye seslendiğinde Konyaaltı’nda binlerce insan hep bir ağızdan “Bitsin Bu Hasret” diye bağırmıştık. Babam elime tutuşturduğu turuncu bir Kasımpatı’yı Esmeray’a vermem için beni sahneye göndermişti. Çocuk kalbim hızlı hızlı atarken, sahneye çıkmıştım. Esmeray yanağıma bir öpücük kondurmuştu. (O zaman cep telefonu yoktu, bu yüzden selfie yapamamıştık.)

Bir Barış Manço konseri hatırlıyorum, Konyaaltı Varyantı’ndan sahile insan seli arasında, en az 100 bin kişi hep bir ağızdan “Gül Pembe”yi söylemiştik.

Sahilde çakıltaşlarının üzerine uzanıp yazlık sinemada Kemal Sunal’a katıla katıla güldüğümüz günleri özlüyorum.

portakal22

Atatürk Caddesi’nde Antalya Lisesi’nin önündeki kaldırımların dili olsa da konuşsa… Televizyon ekranlarından gördüğümüz sanatçılarla “çak” yapabilmek, okul defterine bir imza alabilmek için saatlerce kortej geçişini beklerdik.

**

Altın Portakal mevsimi yaklaşınca hep gözümün önüne yaklaşık 40 yıl önceki bu fotoğraflar geliyor.

**

Biz Altın Portakal’ın en esaslı “figüranları”ydık.

Ve Allah biliyor bu durumdan hiç şikayetçi değildik.

**

Günlerdir şehrin dört bir yanındaki billboardları süsleyen festival afişlerindeki “Başrolde Sen Varsın Antalya” başlığını görünce gülümsemem bu yüzden.

**

The End.

Sabah Yürüyüşünde Beydağları’na Gülümseyenler Kulübü

Güne erken başlamayı seviyorum. Kent henüz uykudayken yürüyüşe çıkmayı, taze havayı içime çekmeyi seviyorum. Fırından mahallenin sabah mahmurluğuna karışan taze ekmek ve poğaça kokusunu seviyorum.  Servis beklerken uykulu gözlerle elindeki akıllı telefondan face’e göz atan öğrencileri, mahallenin bekçisi huysuz sokak köpeklerini, üzerine çiğ düşmüş çimen kokusunu, Akdeniz’in falezlere çarpan serinliğini seviyorum.

Aslında her sabah yeni bir hikayenin sayfasını açıyoruz. Her sabah yeni bir hikayeye başlamayı seviyorum.

Sabah yürüyüşlerinde, birlikte yürüdüğüm, selamlaştığım, göz göze geldiğim, ya da gözlerimi kaçırdığım diğer gölge kent sakinleri ile çoğu kez, hiç fark etmeden birbirimizin ayak izlerine basıyoruz. Aynı deniz kokusu içimizde dolaşıp duruyor. Benim soluğum, sizin göğsünüzde, benim heyecanım sizin yüzünüzde, benim yalnızlığım sizin kalabalıklarınıza karışıp gidiyor. Hiç fark etmeden birbirimizin gölgelerini çiğniyoruz.

Son zamanlarda yürürken hayali spor kulüpleri kuruyor, hayali üye kayıtları yapıyorum. “Sabah Yürüyüşünde Beydağları’na Gülümseyenler Kulübü”nü kurdum ilk olarak.

Sonra; “Sabah Yürüyüşünde Mavi Kapak Toplayanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Fırından Sıcak Poğaça Alanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Serviste Okula Giden Öğrencilere El Sallayanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Instagram’a Fotoğraf Yükleyenler Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Çöpçülere Günaydın Diyenler Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Ipod’un Sesini Sonuna Kadar Açanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Kedilerle Konuşanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Çimenlere Uzanıp Mekik Çekenler Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Adımsayar Kullananlar Kulübü” kuruldu.

Size tavsiyem, zayıflamak, form tutmak, zinde kalmak her ne için spor yapıyorsanız yapın, hemen benim hayali kulüplerimden birine yazılın. Ya da en iyi siz de kendi hayali spor kulübünüzü kurun. Emin olun kendinizi daha iyi hissedeceksiniz.

 

Dijital belleğime aldığım ve ıskaladığım bi dolu şey!

Dünyada gezilecek görülecek paylaşılacak bi dolu şey var. Maalesef fotoğraf çekme telaşıyla bir çok güzelliği yaşamıyor, dijital belleklerimize hapsediyoruz.

Her şeyi çekip, Sosyal medyada bir an önce paylaşıp,  ben de oradaydım deme telaşı yüzünden bir çok şeyi ıskalıyoruz.

Benim de dijital belleğime aldığım ve ıskaladığım bir dolu şey var. İşte bunlardan bazıları;

nice6
İtalya’nın Torino Kenti’nde Fiat Abarth Otomobil Fabrikası var. İçinde otobüsle dolaşıyorsunuz o kadar büyük. “Fiat’ta çalışmıyorsanız muhtemelen işsizsiniz” diyorlar.

Ferrari ve Formula1 tutkunları için ilginç bir yer. Bence ehh işte!

Fiat kurucusu Abarth günde 12 elma yermiş. Neden? Yarış otomobillerine sığabilmek için.

nice7
Nice LeMeridien Hotel. Asansör kapısında sanat yapmışlar. İlham verici.

nice

Dünyanın koku merkezi Grasse.. Nice yakınlarında.. Fransızların “Parfümleri Isparta Gülü’nün yağından hazırlıyoruz” diyerek hava atması trajik.

nice

Konyaaltı Sahili daha güzel(!) elbette… Nice sahilinde de avanta sandalye, şemsiye vs var. Ama bakınız bir de ne var. Sahile inen merdivenin başına ünlü ressam Jean Klissak’ın bir tablosunu koymuşlar. Niye acaba? Küçük fikir büyük şehir…

nice5

Cannes sahilinde bir Antalyalı mavi sandalyeye oturmuş düşünüyor. Balık mı olsam, deniz mi yoksa!

nice2

Fransa-İtalya arasında bir yerde kırmızı bir ev. Dünyada tüm aşırılıkların sonuna düşülmüş kırmızı bir nokta. Bir mesaj gibi, bir uyarı gibi, aşk gibi, şaşırtan, çarpan… ya da ben fazla abartıyorum. Sıradan kırmızı bir ev işte.

nice4

St.Paul de Vence… Fransa’da kayalar üzerinde bir ortaçağ kasabası… Picasso ve Matisse’ye ilham kaynağı olan bir yer. Şimdi kültür turizminin önemli uğrak yeri. Her yer galeri, her köşe sanatçı… Büyüleyici.

nice8

Evlat yetiştirirken büyür bütün babalar aslında

orhan

Hıdırlık Kulesi tanığımdır. Ben hiç büyümedim. 40 yıl önce 40 yıl sonra…

***

Ömür insanın kendisiyle yarıştığı bir arenadır esasen. Kendini, nasıl “insan” sıfatıyla ve dahi doğru bilgiyle beslemiş olmandır mühim olan. Erdem de diyebilirsin buna… Bunu, eşref-i mahlukatın “iyi olma hali” olarak bilirim, kendinle olan yücelmeyi, sevmeyi, bir diğerinden ayırmadan saymayı, değer vermeyi…

Merdiveni dayadığın yaş basamaklarında daha da bilgeliğe, arınmaya, sadeleşmeye başladığını anlayacaksın. İnsan, önce insan olmalı. İnadına insan olmaya adanmış dünün basamaklarında kaç kez tökezlemişsindir, kim bilir? Ama ne önemi var, işte yeni bir basamaktasın…

Evlat yetiştirirken büyür bütün babalar aslında; alın kırışıklığı, göğüsün kabarması, her yeni yaş almalarında fark etmeden esas yaşı almış sırtlanmış çıkıyorsan merdivenleri, onur da senin, gurur da…

İşte Orhan Kardeşim; hayat böyle geçiyor, bir çiçeğin doğurganlığında iki evlat ve harika bir eş ile… Gün sonu elde olan da bu, aile olmak!

Yeni yaşınla ömrün her daim güzel, iyi ve doğrularla geçsin…

Selam ve muhabbetle.

Hüsamettin.

 

Bu senin hayatın!

Bazen bir kitapta, sıklıkla internette dolanırken, yüzünüze çarpan bir kaç satır sizi baktığınız ekrandan, oturduğunuz koltuktan kaldırıp, sorular alemine götürür. Holstee Manifestosu* gibi.

Bu senin hayatın!
Neyi seviyorsan onu yap ve bunu sıklıkla yap…
Eğer bir şeyi sevmiyorsan, değiştir.
İşini sevmiyorsan, ayrıl.
Eğer yeterince zamanın yoksa televizyon izlemeyi bırak.
Eğer hayatının aşkını arıyorsan, sevdiğin şeyleri yapmaya başladığında o seni bulacaktır!
Her şeyi analiz etmeyi bırak, hayat basittir.
Zihnini, kollarını ve kalbini yeni şeylere ve yeni insanlara aç!
Bizler farklılıklarımızla bir bütünüz.
Bazı fırsatlar sadece bir kez gelir, onları yakala!
Seyahat et, sıklıkla…
Kaybolmak, kendini bulmanda sana yardımcı olacak.
Bütün duygular güzeldir.
Yemek yediğinde, her ısırığın farkına var ve şükret.
Karşılaştığın insanlara tutkularının ne olduğunu sor, hayallerini onlarla paylaş.
Hayat, tanıştığın insanlar ve onlarla birlikte neler yarattığından ibarettir.
Bu yüzden, şimdi dışarı çık! Ve birşeyler yap.
Hayat kısa, hayalini yaşa ve tutkularını paylaş…

the-holstee-manifesto

Holstee Manifestosu…
ABD’nin San Fransisco şehrinde yaşayan Fabian Pfortmüller, Michael Radparvar ve Dave Radparvar adnıda üç arkadaş hayatlarından fazlasıyla sıkıldıklarını fark eder ve yeni bir arayışa girerler. Union Square Parkı’nda oturup yeni hayatlarına dair akıllarından geçenleri o ana kadar yaşadıkları tecrübelerle birleştirip kağıda dökmeye başlarlar. İşte Holstee Manifestosu da böyle doğar. Hayattaki başarı ve mutluğu tanımladıkları Holstee manifestosunda çok çarpıcı noktalar var! Üç arkadaş en yılgın anlarında insanlığın ortak yaralarını ve paydalarını bulmuş.

Hayat kusursuzluk hariç her şeydir!

Çok çarpıcı ve derin bir cümle… Daha önce benzer bir cümleyi sevgili arkadaşım Elif kullanmıştı.. Duvardaki seramik tablonun çatlaklarına bakıp, “Hayat gibi” demişti… “Kusursuz değil”…

Sanki hepimiz kusursuz olma yarışına girmiş gibiyiz…

Güzel bir kitap okudum… Laurent Gounelle’in “Mutlu Olmak İsteyen Adam” adlı kitabı…

Aynı yazarın “Tanrı Daima Tebdili Kıyafet Gezer”ini de beğenmiştim.

Kitabı okurken elimden kalem düşmedi… İlginç anekdotları not aldım, bolca satırın altını çizdim…

Onlardan bir kaçını paylaşmak istiyorum…

Şansa inanır mısınız?

….Avrupa’da çok tuhaf bir deney yapıldı. Bazıları kendilerini şanslı gören, bazıları ise görmeyen gönüllüler bir sınava tabi tutuldu. Her birine bir gazete veriliyor ve içinde yayımlanmış fotoğrafların tam sayısını birkaç dakika içinde hesaplamaları isteniyordu. Birkaç sayfa sonra, gazetenin tam ortasında büyükçe bir ilanla karşılaşmışlardı ve ilanda iri puntolarla şöyle yazıyordu; “Saymaya gerek yok: Bu gazetede 46 fotoğraf var.”

Şanslı olduklarını düşünen insanların hepsi bu mesajı okuyunca saymaya son vermişler. Gazeteyi kapatıp araştırmacıya “kırkaltı fotoğraf var” demişler. Peki sizce, şanssız olduklarını düşünenler ne yapmış?

Gazetenin sonuna kadar saymaya devam etmişler. Ama onları ilanı neden dikkate almadıkları sorulduğunda hepsi birden “İlan mı, ne ilanı?” demiş. Hiçbiri ilanı görmemiş.

Siz de herkes kadar şanslısınız ama belki de karşınıza çıkan fırsatlara dikkat etmiyorsunuz.

“Bebeklerden öğrenecek çok şeyimiz vardır. Yürümeyi öğrenen bir çocuğa bakın. İlk seferde başardığını mı sanıyorsunuz? Tam ayakta durmaya çalışırken, hop düşüverir. Acı bir yenilgidir bu, ama yine de derhal yeniden başlar. Yeniden doğrulur, yeniden düşer! Bir bebek yürümeyi öğrenmeden önce ortalama iki bin kez düşecektir.”

 

Eğer hiçbir şeyden vazgeçmezseniz, seçmekten kaçınırsınız. Seçmekten kaçındığınızda, istediğiniz hayatı yaşamaktan kaçınmış olursunuz.”

Hayat başkalarına açılmaktır, kendi içimize kapanmak değil. Başkalarıyla bağ kurmayı sağlayan her şey olumludur.

İnsanları yalnızca bizim ideallerimize uygun davrandıklarında sevmek sevgi değildir… Sevgi dolu bir ailede bile herkes kendi hayatını yaşamalıdır.

Başkalarıyla ilgili şeyler hakkında genelleme yapmaya son verildiğinde ve herkes, aslında kendisini aşan bir bütünün, insanlığın ve hatta daha ötesinde evrenin parçası olsa bile birey olarak ele alındığında, yaşamın içine doğru büyük bir adım atılmış olur.

Üzerine dikkatimizi verdiğimiz şey genişler ve büyür. Eğer projektörleri bir kişinin meziyetlerine çevirirseniz, bunlar önemsiz bile olsa giderek büyür, üstün olana dek gelişirler. Size, sizin niteliklerinize ve kapasitenize inanan insanların çevrenizde olması bu yüzden önemlidir…

Para nasıl kazanılıyor ve nasıl harcanıyor?

Para bütün hayalleri, yansıtmaları, korkuları, nefretleri, hasedi, kıskançlığı, aşağılık komplekslerini, büyüklük komplekslerini ve daha bir çok şeyi somutlaştırır.

Özlem duyulan maddi düzey ne olursa olsun, ona erişildiğinde daha fazlası istenir. Bu gerçekten de sonsuz bir yarıştır.

Para eğer en iyi yanlarımızı vererek yeteneklerimizi uygulamaktan kaynaklanıyorsa sağlıklıdır. Bu durumda onu kazanana gerçek bir tatmin sağlar. Ama eğer başkalarını, örneğin müşterileri ya da iş ortaklarını suistimal ederek kazanılmışsa, bu durumda, sembolik olarak, negatif enerji denebilecek şeyi yaratır.

Şamanlar buna “Huşa” derler. Bu Huşa tüm dünyayı aşağı doğru çeker, ruhları kirletir ve sonuçta soyulanı da soyguncuyu da mutsuz eder. Soyguncu bir şey kazanmış gibi hissedebilir kendini, ama onun içinde biriktirdiği şey, daha fazla mutlu olmasını engelleyecek bu Huşa’dır. İnsan yaşlandıkça bu yüzden okunur, üstelik biriken servet ne olursa olsun, bu böyledir… Oysa ki, kendindeki en iyi şeyi vererek ve başkalarına saygı göstererek para kazanan kişinin kendisi de serpilip gelişerek zenginleşir…

 Maddi mal biriktirmekle yetinilirse, o zaman yaşam anlamını yitirir. İnsan yavaş yavaş kurur.

Başarılı bir hayat nedir?

  “….Başarılı bir hayat, kişinin arzularına uygun sürdüğü, daima kendi değerleriyle uyum içinde hareket ettiği, yaptığı şeye elinden gelenin en iyisini kattığı, olduğu haliyle uyum içinde yaşadığı bir hayattır. Ve mümkünse, kendimizi aşma fırsatını elde ettiğimiz, kendimizden başka bir şeye kendimizi adamadığımız ve insanlığa çok mütevazı da olsa, küçücük de olsa bir şey kattığımız bir hayattır. Rüzgara bırakılmış küçücük bir kuş tüyü. Başkalarına bir gülümseyiş.”

 

 

 

Laurent Gounelle “Mutlu Olmak İsteyen Adam”

Pegasus Yayınları.

Elinde Işık Parçaları

Antalya Kültür Sanat’ın yeni sergisi Elinde Işık Parçaları – Türk Resminin Paris Macerası 14 Ekim’de açıldı. Sergi Türk resmine damga vurmuş 8 önemli ressamı biraraya getiriyor. Ortak noktaları, uluslararası sanat ikliminde resim yapmak amacıyla 1945-1960 yılları arasında Paris’te yaşamaları olan Fikret Mualla, Abidin Dino, Avni Arbaş, Nejad Melih Devrim, Mübin Orhon, Selim Turan, Albert Bitran ve Hakkı Anlı’nın toplam 54 eseri sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Umarım gezersiniz.

abidindino

Nazım Hikmet, dostu, ressam Abidin Dino’nun Yürüyüş isimli resmini şöyle yorumlamış;

Bu adamlar, Dino

ellerinde ışık parçaları

bu karanlıkta, Dino

bu adamlar nereye gider?

Sen de, ben de, Dino

Onların arasındayız,

Biz de, biz de Dino

Gördük açık maviyi…

aks-17

Uzun yaşamın sırrı insanlara yardım etmek

Dr. Shigeaki Hinohara, Japon tıbbının temellerini atan ve yaptığı çalışmalarla ülkenin ortalama yaşam süresini uzatan doktor olarak tanınıyor.

Dr. Hinohara 18 Temmuz’da tam 105 yaşındayken hayatını kaybetti. Ölmeden bir kaç ay öncesine kadar sağlıklı bir şekilde yaşadı, günde 18 saat çalıştı, önümüzdeki beş yılı da kapsayan bir randevu defteri tuttu ve hasta kontrollerine devam etti.

Dr. Hinohara’nın sağlıklı yaşam için verdiği tavsiyeler geçenlerde Japan Times gazetesinde yayınlandı. Tavsiyelere kulak vermekte fayda var:

  • Japonya’da emeklilik yaşı 65 olarak belirlenmiş durumda. Fakat o dönemde ortalama yaşam süresi 68 yıldı. 2015 yılında ise Japonya’da ortalama yaşam süresi 84’e yükseldi. Dolayısıyla, emeklilik yaşının da yükseltilmesi gerekiyor. 65 yaşından önce emekli olmayın.
  • Hayatın anlamı, diğerlerine yardım etmek. Her sabah uyanın ve insanlara yardım etmeye, insanlar için güzel şeyler yapmaya odaklanın. Bugünün, yarının ve önümüzdeki beş yılın hedefi, insanlara yardım etmek olmalı.
  • İyi beslenmek ya da yeteri kadar uyumak konusunda endişe etmeyin. Eğlenin ve hayattan keyif alın. Çocukken nasıl eğlendiğimizi hepimiz hatırlarız. Eğlenirken yemek yemeyi ve uyumayı çoğu zaman unuturduk. Yetişkin olarak da aynı şekilde davranmaya devam edebiliriz. En iyisi, bedeni uyku saati, yemek saati gibi kurallarla sınırlamamak.
  • Uzun yaşamak istiyorsanız, fazla kilolu olmayın.
  • Doktorunuzun söylediklerine körü körüne uymayın. Ben müzik ve hayvanlarla birlikte olmanın doktorların sandığından çok daha iyi bir terapi olduğunu düşünüyorum.
  • Her zaman merdivenleri kullanın ve kendi eşyalarınızı taşıyın. Ben her defasında iki basamak birden atlıyorum ve böylece tüm kaslarım çalışıyor.
  • Ağrının üstesinden gelmek için eğlenin. Ağrı gariptir, şaşırtıcıdır; onu unutmanın tek yolu eğlenmektir.

Yazının tamamını okumak için; https://www.dunya.com/surdurulebilir-dunya/uzun-yasamin-sirri-insanlara-yardim-etmek-haberi-381081

Solucanlara Piyano Çalan Adam

Son zamanlarda bilimsel yayınlara karşı bir merak başladı. Oldum olası dünyayı anlamaya çalışmış, kendi kendime  – ne yapıyorum, niye varım? – gibi karmaşık sorular sormuş, yanıtlar aramışımdır. Pek bulduğum da söylenemez. Bilimsel yayınlara ilgim acaba bu arayışın bir sonucu olabilir mi? Doğrusu bilmiyorum ama bilimsel yayınları okumaktan acayip keyif alıyorum.

Antalya Kitap Fuarı’nda NTV standında eşimin önerisiyle Sargun A. Tont’un  “Solucanlara Piyano Çalan Adam – Bilim ve Bilimcilerin Dünyasında Gezintiler”ini satın aldım. Çok severek okudum. Başucu kitaplarımdan biri haline geldi.

Tont, basit, yalın, herkesin anlayabileceği makaleleriyle, bilim dünyasının bir çoğumuza göre soğuk, karmaşık labirentlerinde keyifli bir yolculuğa çıkarıyor. Kitapseverlere tavsiye ederim.

Arka kapakta şöyle diyor;

“Birçoğumuz için sıkıcı formüller, yaşamaktan ve tabiattan uzak laboratuvarlar, eğlenceden firar etmiş insanlar dünyasıdır bilim. Sargun Ali Tont, Solucanlara Piyano Çalan Adam’da, formüllerdeki hayatı, deneylerdeki tabiatı, bilimcilerdeki emek ve azimle yoğrulmuş eğlentiyi kendi hayatımızın içine taşıyor. Dünyanın saygın üniversitelerinde dersler vermiş, en saygın dergilerinde makaleler yayınlamış, güngörmüş bir bilimcinin, dil dökmüş bir masalcınınki gibi yaşama sevinci taşıyan üslubuyla. Bu kitaptaki makaleler, sevabıyla günahıyla, bilimcileri ve bilimi size sevdirecek; çünkü onları tanıyacak, öğreneceksiniz. Ve merak etmedeki sihiri görüp seveceksiniz. Avare Dolaşma Derneği’ne katılarak başlayabilirsiniz.”

Yayınevi: NTV
Sayfa sayısı: 264