Uzun yaşamın sırrı insanlara yardım etmek

Dr. Shigeaki Hinohara, Japon tıbbının temellerini atan ve yaptığı çalışmalarla ülkenin ortalama yaşam süresini uzatan doktor olarak tanınıyor.

Dr. Hinohara 18 Temmuz’da tam 105 yaşındayken hayatını kaybetti. Ölmeden bir kaç ay öncesine kadar sağlıklı bir şekilde yaşadı, günde 18 saat çalıştı, önümüzdeki beş yılı da kapsayan bir randevu defteri tuttu ve hasta kontrollerine devam etti.

Dr. Hinohara’nın sağlıklı yaşam için verdiği tavsiyeler geçenlerde Japan Times gazetesinde yayınlandı. Tavsiyelere kulak vermekte fayda var:

  • Japonya’da emeklilik yaşı 65 olarak belirlenmiş durumda. Fakat o dönemde ortalama yaşam süresi 68 yıldı. 2015 yılında ise Japonya’da ortalama yaşam süresi 84’e yükseldi. Dolayısıyla, emeklilik yaşının da yükseltilmesi gerekiyor. 65 yaşından önce emekli olmayın.
  • Hayatın anlamı, diğerlerine yardım etmek. Her sabah uyanın ve insanlara yardım etmeye, insanlar için güzel şeyler yapmaya odaklanın. Bugünün, yarının ve önümüzdeki beş yılın hedefi, insanlara yardım etmek olmalı.
  • İyi beslenmek ya da yeteri kadar uyumak konusunda endişe etmeyin. Eğlenin ve hayattan keyif alın. Çocukken nasıl eğlendiğimizi hepimiz hatırlarız. Eğlenirken yemek yemeyi ve uyumayı çoğu zaman unuturduk. Yetişkin olarak da aynı şekilde davranmaya devam edebiliriz. En iyisi, bedeni uyku saati, yemek saati gibi kurallarla sınırlamamak.
  • Uzun yaşamak istiyorsanız, fazla kilolu olmayın.
  • Doktorunuzun söylediklerine körü körüne uymayın. Ben müzik ve hayvanlarla birlikte olmanın doktorların sandığından çok daha iyi bir terapi olduğunu düşünüyorum.
  • Her zaman merdivenleri kullanın ve kendi eşyalarınızı taşıyın. Ben her defasında iki basamak birden atlıyorum ve böylece tüm kaslarım çalışıyor.
  • Ağrının üstesinden gelmek için eğlenin. Ağrı gariptir, şaşırtıcıdır; onu unutmanın tek yolu eğlenmektir.

Yazının tamamını okumak için; https://www.dunya.com/surdurulebilir-dunya/uzun-yasamin-sirri-insanlara-yardim-etmek-haberi-381081

Solucanlara Piyano Çalan Adam

Son zamanlarda bilimsel yayınlara karşı bir merak başladı. Oldum olası dünyayı anlamaya çalışmış, kendi kendime  – ne yapıyorum, niye varım? – gibi karmaşık sorular sormuş, yanıtlar aramışımdır. Pek bulduğum da söylenemez. Bilimsel yayınlara ilgim acaba bu arayışın bir sonucu olabilir mi? Doğrusu bilmiyorum ama bilimsel yayınları okumaktan acayip keyif alıyorum.

Antalya Kitap Fuarı’nda NTV standında eşimin önerisiyle Sargun A. Tont’un  “Solucanlara Piyano Çalan Adam – Bilim ve Bilimcilerin Dünyasında Gezintiler”ini satın aldım. Çok severek okudum. Başucu kitaplarımdan biri haline geldi.

Tont, basit, yalın, herkesin anlayabileceği makaleleriyle, bilim dünyasının bir çoğumuza göre soğuk, karmaşık labirentlerinde keyifli bir yolculuğa çıkarıyor. Kitapseverlere tavsiye ederim.

Arka kapakta şöyle diyor;

“Birçoğumuz için sıkıcı formüller, yaşamaktan ve tabiattan uzak laboratuvarlar, eğlenceden firar etmiş insanlar dünyasıdır bilim. Sargun Ali Tont, Solucanlara Piyano Çalan Adam’da, formüllerdeki hayatı, deneylerdeki tabiatı, bilimcilerdeki emek ve azimle yoğrulmuş eğlentiyi kendi hayatımızın içine taşıyor. Dünyanın saygın üniversitelerinde dersler vermiş, en saygın dergilerinde makaleler yayınlamış, güngörmüş bir bilimcinin, dil dökmüş bir masalcınınki gibi yaşama sevinci taşıyan üslubuyla. Bu kitaptaki makaleler, sevabıyla günahıyla, bilimcileri ve bilimi size sevdirecek; çünkü onları tanıyacak, öğreneceksiniz. Ve merak etmedeki sihiri görüp seveceksiniz. Avare Dolaşma Derneği’ne katılarak başlayabilirsiniz.”

Yayınevi: NTV
Sayfa sayısı: 264

Sanatçının Özgeçmişi

Orhan Taylan‘ın eserleri dünyanın ve Türkiye’nin çeşitli müzelerinde bulunmaz. Müzayedecilere resim vermez. Karma sergilere katılmaz. Türk resim sanatı seçkilerine adını katmamak için çabalayanlara aldırmaz. Yurtdışında sergi açarken, oralarda ünlenmek hevesine kapılmaz. Hapishane anıları yazmak ya da sülalesiyle böbürlenmek gibi merakları yoktur. Başka sanatçıları yargılamak anlamına gelen resim jürilerinde ve bilirkişi heyetlerinde yer almaz.

Sakal bırakmaz, pipo içmez. Resimde ustalık geleneğini küçümsemez. Gravür yapmaz, heykellerini çoğaltmaz. Resim öğretmenliğinin yaratıcılığa katkısı konusunda kuşkusunu saklamaz.

Resimlerin önemsenmesi için uçuk fiyatlar konması gerektiğine inanmaz. Suluboya kullanmaz. Yağlıboyasını kendi yapmayı, oğlu Ferhat’ı, edebiyatı, Macintosh’unu ve büyük atölye düzeninin keyfini bişeylere değişmez. Akşam içkisini ihmal etmez. Solaktır.

Resmini, akımlar içinde adlandırmaz. Avangardizmin, deneysel-kavramsal çalışmaların sanat yerine ikame edilmesinin sanatseverleri yanıltabildiğine inanmaz. İnsan hakları kavramını küçümsemez. Polis devletine de, şeriat devletine de karşı demokrasiyi savunmayı bir erdem sayar. Yurtdışında yaşamaz. İstanbul’da, Asmalımescit’te oturur, resim yapar.

http://www.orhantaylan.com/contact.htm

promete

Antalya kent merkezinde Döneciler Çarşısı’nın tam karşısında bugün Vakıflar İşhanı – daha önce Belediye İşhanı idi- dış cephesinde görünmez bir resim vardır. Bu görünmez resim 1976 yılında yapılmıştır. Klasik Yunan Mitolojisi’ndeki “Prometheus’un İnsanlara Ateşi Getirmesi” efsanesini anlatır. Ressamı Orhan Taylan’dır. 12 Eylül’den sonra Kenan Evren’in emri üzerine resmin üzeri boya ile kapatılmıştır. Çocukluk anılarım içinde özel bir yeri vardır. 2 binli yılların başında yapılan son restorasyonda, esaret altındaki resmin üzerine Atatürk’ün özdeyişi konmuştur.

Laf’ı güzaf…

Tik tak tik tak tik tak…

“Bazen bir anın gerçek değerini (o an) bir hatıraya dönüşmeden önce anlayamazsınız.”

Carolin Koç’un eşine veda mesajında görmüştüm. O gün çok etkilemişti beni. Eski notları karıştırırken rastladım.

Şu sıralar “zaman”a taktım. Çoğunlukla biz farkında bile olmadan önümüzden geçip giden zamana. Gelecekle ilgili, hatta yarınla ilgili bile plan yapmam oysa.

Gazetecilik refleksi olsa gerek, yaşamın sürekli yeni sürprizlerle planlarımızı boşa çıkaracağına inanırım. Kimine göre olgunluk, kimine göre yaşlılık belirtisi.

Bolca zamanla alakalı şiirler okuyorum. Not defterimdekileri Amelie’nin fotoğrafları eşliğinde paylaşıyorum, bakalım beğenecek misiniz?

at-2

Louis Aragon “Elsa’ya Şiirler”inde sevgilisini zamana, zamanı bir kadına benzetiyor.

“Sana büyük bir sır söyleyeceğim zaman sensin

Zaman kadındır ister ki

Hep okşansın diz çökülsün hep

Çözülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına

Bir taranmış

Bir upuzun saç gibi zaman

Soluğun buğulandırıp sildiği ayna gibi

Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken

Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi….

**

Sana büyük bir sır söyleyeceğim bilmem ben

Sana benzeyen zamandan söz açmayı

Bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm

Tıpkı uzun bir süre garda

El sallayanlar gibi gittikten sonra trenler

Ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının.

**

Sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden

Korkuyorum yanınsıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri

El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden

Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden.

**

Sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları

Ölmek daha kolaydır sevmekten

Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

Sevgilim.

at-7

Zamana dair en güzel dörtlüklerden biri Ömer Hayyam’ın.

Çayda akan su gibi, çölde esen yel gibi

İşte bir günü daha kayboldu ömrümün.

Ben ben oldukça iki günün gamını bir çekmem.

Biri geçip giden gün biri gelecek gün.

at-3

Birhan Keskin şiiriyle tanıştığımda büyülenmiştim. Bence çağımızın en önemli ozanı.

Bir yerden aşağı,

çok aşağı düştüm

zaman:

solgun ve gri bir koridordu

orada çok üşüdüm.

at-1

Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in zaman vurgusu da çok etkileyici.

Bakma saatine ikide birde!

Halin neyse saat onun saati.

Saat tutamaz ki, ölü kabirde;

Zamana eşyada gör itaati!

Bir kıvrım, bir helezon,

Her noktası baş ve son…

13

Halil Cibran sevenlerdenseniz buyurun büyük bilgeye kulak verin;

Ve zaman da, tıpkı sevgi gibi bölünemez ve ölçülemez değil midir?

Yine de eğer düşüncenizde zamanı mevsimlerle ölçmek isterseniz,

her mevsimin diğerlerini içermesine izin verin.

Ve bırakın bugününüz, geçmişi anılarla,

geleceği ise özlemle kucaklasın.

audrey-tautou-24

Ahmet Telli’ye göre ise “Zaman Kekemeydi”

Saçlarındı diye düşünüyorum ömrümüzü

çözdükçe savrulan rüzgârdı saçların

ve ikide bir aklıma düşüyor aynı soru

-Aşkı bilmiyorsam nasıl değiştiririm

kendimi, seni ve bütün dünyayı

attt

Nazım Hikmet Ran’ı sona bıraktım. Nazım’ın “Ben İçeri Düştüğümden Beri” şiiri zaman üzerine yazılmış en güzel şiirlerden biridir.

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman…’

Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün…’

Bir kurşun kalemim vardı, ben içeri düştüğüm sene

Bir haftada yaza yaza tükeniverdi

Ona sorarsanız: ’Bütün bi hayat…’

Bana sorarsanız: ‘Adam sende bi hafta…’

Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri

Yedibuçuğu doldurup çıktı.

Dolaştı dışarda bi vakit,

Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.

Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda…

 **

Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.

Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,

Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.

Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

 **

Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri…

Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

 **

Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene

Sonra vesikaya bindi

Bizim burda, içerde

Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için

Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

 **

Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz

Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya

Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman

Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları

Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri

Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

 **

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine

‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.

Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,

Ve kahreden yaratan ki onlardır,

Şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

 **

Ve gayrısı

Mesela, benim on sene yatmam

Laf’ı güzaf…

Lavanta…

Şimdiye dek düşünmediyseniz

Bakmayın içinde ne var,

Küçük bir kitaptır yaşamak

Elinde tutmaya yarar.

Şair Cemal Süreya “böyle diyor “Lavanta” şiirinde.

levander-1

Babam, “Söze bir şiirle başlamak her zaman iyidir” derdi…

Kuyucak, Isparta’ya 50 kilometre uzaklıkta, Burdur Gölü kenarında, Toroslar’ın eteğinde, etrafı lavanta tarlalarıyla çevrili bir köy. Kısa bir süre öncesine kadar sesiz sakin mütevazi bir yerken, bugün “lavanta” sayesinde popüler bir turizm merkezi.

Kıraç ve susuz arazileri yüzünden yıllar önce göç vermeye başlayan Kuyucak Köyü’nün kaderi lavanta ile tersine dönmüş.

levander-8

Haziran  – temmuz aylarında köy ve çevresi mora boyanıyor. Anayoldan Kuyucak yoluna saptığınız andan itibaren, göğsünüze enfes bir lavanta kokusu doluyor, içiniz ferahlıyor.

Hasat zamanı Kuyucak bayram yerine dönüyor. 7’den 70’e herkeste bir sevinç. Başlarda lavantadan taçlar, ellerde lavanta demetleri.

Hemen her evin önündeki küçük tezgahlarda lavanta ile ilgili onlarca hediyelik ürün. Yanı sıra, kurutulmuş çiçekler, aromalı bitkiler ve bahçelerden toplanmış taptaze meyveler.

lavanta-9

Fransa’daki lavanta tarlalarının fotoğraflarına bakıp Kuyucak’a giderseniz hayal kırıklığı yaşamanız normal. Zira Kuyucak yolun çok başında.

Fotoğraf tutkunuysanız Kuyucak’ta malzeme çok. Zaten çoktan en önemli fotosafari merkezleri arasına girmiş durumda. Kuyucak, İstanbul, Ankara ve İzmir’den güneye giden tur firmalarının da uğrak noktaları arasında. Özellikle hafta sonları kalabalık başınızı döndürebilir.

lavanta-8

Mutlaka yapılması gerekenler listesinin başına çay ve dondurmayı yazıyorum. “Lavanta çayı” ve “lavanta dondurması” yemeden kesinlikle dönmeyin.

levander-6

Dip not: Lavanta tarlalarını gezerken arılara dikkat edin.

levander-4

***

Lavanta Kokulu Köy

Lavanta ilk olarak 1975 yılında Gül Tüccarı Zeki KONUR tarafından bir Fransa ziyareti sonrası bölgeye getirilmiş. Öncelikle lavanta üretimi gül bahçelerinin kenarlarında ve evlerin bahçelerinde süs ve hobi amaçlı başlamış ve 90’lı yıllardan sonra ticari olarak üretime geçilmiş. Bugün yaklaşık 3 bin dekarlık alanda Türkiye’deki toplam lavanta üretiminin TÜİK 2013 verilerine göre yüzde 93’ünü karşılıyor. Lavanta, ilaç sanayinden kozmetiğe, gıdadan parfümeri sektörüne kadar pek çok kullanım alanı bulunuyor.

lavanta-1

Kuyucak sokaklarında rastladığım Lavantacı Ulkiye teyze… “İyi çek yabana gitmesin” dedi…

Turistlerin yavaş yavaş farkına vardığı bu köy lavantalarıyla dikkat çekiyor. Sokakları, kerpiç evleri ve kaldırım kenarlarından adeta fışkırırcasına yetişmiş lavanta öbekleri görenleri kendisinden geçiriyor. Bir lavanta cenneti olan köy; doğal güzelliğini, hatta ekonomisinin ciddi bir bölümünü lavantaya borçlu. Öncelikle evlerin bahçelerinde, sokak kenarlarında, gül bahçelerinin kenarlarında hobi olarak başlayan lavanta üretimi, bugün ticari bir üretime dönüşmüş, araziler lavanta ile kaplanmaya ve köy mora boyanmış.

lavanta-2

Lavanta bölgede özellikle haziran ayı içerisinde çiçeklenmeye başlamakta, çiçeklenme kademeli olarak yaklaşık 45-50 gün sürmektedir. Çiçeklenme döneminde köy adeta mora boyanmış bir hal almaktadır. Çiçeklenme döneminde bu görsel şölen özellikle fotoğrafçıların dikkatini çekmektedir. Ağustos ayında ise artık lavanta hasadı başlamaktadır. Bir yandan lavantalar hasat edilmekte, bir yandan hasat edilen lavantaların yağı çıkarılmakta ve tohumu için kurumaya bırakılmaktadır.

lavanta-3

Lavanta Balı: hoş kokusu, tadı ve hafifliği ile diğer ballardan ayrılmakta ve tercih edilmektedir. Lavanta balı; doymuş yağ, kolesterol ve sodyumu düşük olduğundan güzel ve lezzetli bir baldır. İçerdiği aminoasitler, mineraller ve C vitamini açısından zengindir. Kolay kana karıştığı için asimilasyon etki yaparak enerji seviyesini yükseltir. Lavanta balı yumuşaktır, narindir, hassas bir tadı vardır. Romalılarda; “Lavare” temizlemek anlamına gelmekte, lavanta balının da karaciğeri temizleyici etkisi olduğuna inanılmaktaydı.

lavanta-4

Lavanta Çayı: Kurutulmuş ya da taze lavanta kaynamış suya bırakılıp, 3-4 dakika demlenmesini bekledikten sonra içilmektedir. Özellikle lavanta kokulu köyümüzde yetişen lavanta türü ‘Lavandin’ çayı 15’er günlük kür halinde içildiğinde, hepatit B ve karaciğer yağlanmasının önlenmesinde çok faydalı olduğu bildirilmektedir. lavanta-5

Lavanta Yağı: Ağrıyan eklemlere sürüp masaj yapıldığında romatizma ağrılarının giderilmesinde olumlu etki yaptığı belirtilmektedir. Ayrıca kullanılan şampuanın içine yalnızca bir damla eklenmesi saçların bu güzel kokuya sahip olmasını sağlayacaktır. Ayrıca lavantanın sinek kovucu etkisi de bulunmaktadır. Sıcak su içerisine birkaç damla lavanta yağı damlatıp, altından mum yakıldığında etrafa yayılan koku hem rahatlatıcı bir etkiye sahiptir, hem de sinek kovucu etkisi bulunmaktadır. lavanta-7

Lavanta Suyu: Cildi silerek temizlemek amacıyla tonik gibi kullanılmaktadır. Cildi temizlediği, rahatlattığı ve gözeneklerin açılmasında etkili olduğu bildirilmektedir. Ayrıca saçlara canlılık ve parlaklık sağladığı, saç dökülmesinin önlenmesine yardımcı olduğu bildirilmektedir. Ayrıca lavanta suyu çamaşırlara güzel koku vermesi amacıyla ütü suyu olarak da kullanılmaktadır. lavanta-10

Lavanta Sabunu: Lavanta yağından yapılan sabunun cildi besleyici ve canlandırıcı etkisinin olduğu bildirilmektedir.

Lavanta Kurusu: Lavanta kurusu ile hem elbise ve eşyalarınızı güveden koruyabilir, hem de kalıcı kokusu ile kötü kokulardan kurtulabilirsiniz.

levander-3

Lavanta Yastığı: Lavanta yastığı, lavantanın sedatif etkisi nedeniyle özellikle uyku problemi yaşayan kişilere önerilmektedir. Ayrıca bebeklerin rahat uyuyabilmeleri içinde bebek yastığı olarak kullanılmaktadır.

Lavanta Sütü: Süt ineklerine lavantanın hasattan sonra kalan sap kısmı yedirilmekte, böylece doğal yollarla elde edilmiş farklı aromalı bir süt elde edilmektedir. Lavanta sütü farklı bir deneyim yaşamak isteyen kişilere önerilmektedir.

http://www.ispartakulturturizm.gov.tr/TR,163065/lavanta-kokulu-koy.html

 

Saatlerin sırrı, zamanın sesi!

“…İnsanlara saatlerin sırrını anlatabilmek isterdim. O zaman uykudan uyanır gibi dünyaya yeniden gözlerini açarken, kederlerinden kurtulurlar belki, kendi hikayelerini bile anlatabilirler.” diyor Orhan Pamuk.

**

Memleketin tüm saatleri Safranbolu’da toplanmış.

Kimi durmuş, bir olayı hatırlatmak ister gibi, kimi çalışıyor zamana inat.

Kimi süslü, kimi sade, kimi heybetli, kimi mütevazi.

Uyandıran, hatırlatan, buluşturan, sızlatan, ağlatan, kavuşturan, büyük sevinçlere ya da üzüntülere, şiirlere romanlara konu olan saatlere bir de buradan bak.

safran-1

Safranbolu saat kulesini ilk kez Orhan Pamuk’un senaryosunu yazdığı, Ömer Kavur’un çektiği “Gizli Yüz” filminde görmüştüm. Genç bir gazeteciydim, Altın Portakal’ı takip ediyordum. “Gizli Yüz”, en iyi senaryo ödülü kazanmıştı. O dönem “Kara Kitap” hayranı olduğum için – ki aynı hikaye bu kitapta da geçiyor- saat kulesini görmek için yanıp tutuştuğumu hatırlıyorum. Hikayelerin peşinde yıllar geçti.

**

Saat Kulesi’ni görmek 26 yıl sonra nasip oldu.

safran-3

Safranbolu’da, Osmanlı padişahlarından 3. Selim’in sadrazamı İzzet Mehmet Paşa tarafından 1797 yılında,  12 metre yüksekliğinde dörtgen bir kule üzerine yaptırılan saat yaklaşık 2 asırdan fazla bir süredir çalışıyor. O dönemde Londra’dan getirilen tarihi saatin bakımını 74 yaşındaki İsmail Ulukaya yapıyormuş. Saat 7 günde bir kuruluyor.

Sadrazam İzzet Mehmet Paşa’nın “Herkesin evine ve cebine saat hediye edeceğim” diyerek yaptırdığı tarihi saat, Türkiye’de bulunan tek zembereksiz ve kulesine çıkılabilen en eski saat olma özelliğine de sahip.

Kuledeki saatin, saat başlarında o anki saat kadar, yarım saatlerde ise bir kere çalan çanının sesi, 3 kilometre uzaklıktan duyulabiliyor.

İsmail Ulukaya saatin özelliğinin sesinde gizli olduğunu belirtiyor:

“Engebeli olan Safranbolu’da vatandaşlar görerek değil de sesiyle saati anlıyor. Sesi her yere gitsin diye de yüksek yere konulmuş. İzzet Mehmet Paşa, bu saati ‘Sizlerin evinize ve cebinize saat hediye edeceğim.’ diyerek 1797’de armağan ediyor. İzzet Mehmet Paşa neden böyle demiş? Safranbolu iki kısımdan oluşur, ‘kışlık’ ve ‘yazlık’ diye. Tarihi bölge ‘kışlık’ oluyor. Burası arazi olmadığı için çukurda. Kışı evinde geçiren Safranbolulular sesten evinde saat varmış gibi saati biliyor. Halkımız ilkbahar geldiğinde Bağlar kısmına taşınır. Burada herkes bahçededir. Bu defa herkesin cebinde saat varmış gibi sesten saati biliyor. Yani özelliği sesi.”

**

Saatlerle dolu tepeden ağır adımlarla eski şehre inerken, zihnim sakin akan bir nehir gibi. Bu buluşmayı nasıl yazmalı? diye soruyorum kendime. Sevdiğim şair Oruç Aruoba’nın dizeleri yanıtlıyor;

“Herşeyi yazarım da

zamanı yazamam-

o yazar çünkü

beni.

Yazar beni

yavaş yavaş”

tepe

Zamanın Tanığı Saat Kuleleri Parkı

Safranbolu Saat Kulesi’nin hemen yanında, Türkiye’nin çeşitli illerinde bulunan 15 ayrı saat kulesinin orjinaline uygun olarak hazırlanan 1/10 ölçekli maketleri var.

safran-2

Hükümet Konağı

1904-1906 yılları arasında kale olarak adlandırılan tepeye inşa edilen Hükümet Konağı 19 Ocak 1976 yılına kadar hükümet konağı olarak kullanılmış ve bu tarihte çıkan bir yangın sonucunda kullanılamaz hale gelmiş. 2000 yılında Kültür Bakanlığı tarafından başlatılan restorasyon çalışmalarının ardından 2006 yılında Kent Tarihi Müzesi olarak hizmete açılmış.

img_0053

Tayfun Talipoğlu Bamteli Müzesi

1990’lı yıllarda hayatımıza Bam Teli programı ile Anadolu insanının gönlünde taht kuran gazeteci Tayfun Talipoğlu’nun Safranbolular için özel bir yeri var. Bölgenin sorunlarıyla yakından ilgilenen ve gönüllü tanıtım elçisi olan Talipoğlu’nun vefatının ardından, O’nun anısını yaşatmak için adına bir müze oluşturulmuş. Saat Kulesi’nin yanındaki Bamteli Müzesi’nde Talipoğlu’nun programı sırasında gezdiği yerlerde çektiği fotoğraflardan oluşan bir sergi var.

safran-9

safran-8

img_9946 safran-5 safran-6 safran-7

Yazarken yararlandığım kaynak:

http://www.ntv.com.tr/sanat/safranbolunun-220-yillik-saati-yillara-meydan-okuyor,rKjVW3Oxi0Ogx9RbzWJFgQ

Kaptan Eudemos’un gün misali kısa ömürlü gemisi

Olimpos Antik Kenti’nin denize açılan ağzında “Kaptan Eudemos’un lahti” olarak adlandırılan lahtin üzerinde 10 satırlık Yunanca bir yazıt var…

Yarıya yakın kısmı hazine avcıları tarafından kırılarak yok edilmiş olan yazıtın son dört satırı insanı derinden etkiliyor;

“…Son limana girdi demirledi gemi, çıkmamak üzere

 Çünkü ne rüzgardan ne de gün ışığından medet var artık;

 Işık taşıyan şafağı terk ettikten sonra Kaptan Eudemos,

oraya gömüldü gün misali kısa ömürlü gemisi,

Kırılmış bir dalga gibi…”

***

 

 

 

 

Dipnot:

Olimpos Antik Kenti’ne giriş 18 yaş altı ücretsiz. 18 yaşından büyükler içinse 5 TL. Otomobiller için  otopark ücreti 4 TL. Bu büyülü coğrafyayı görmek için bedava gibi bir şey…

 

Daha fazla fotoğraf için;

http://photoantalya.blogspot.com.tr/2014/05/olimposta-kaptan-eudemosun-gun-misali.html

 

Kelebekten Sığınak

“Kafesteki Kalp” ve “Aynadaki Göz” adlı kitapların yazarı Kezban Şahin Taysun’un yeni kitabı “Kelebekten Sığınak” okurla buluştu.

Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan “Kelebekten Sığınak”, doğal kaynakları hızla azalmış, yaşam alanı beton tarlasına dönüşmüş günümüz insanının, bu değişime uyum sağlamaya çalışırken duvarlar arasında kalmış duyguları, yoksunlukları ve huzur arayışına tanıklık ediyor.

kelebek
İlişkilerdeki sığlıklar, zamanın çöplüğüne atılan seviler, yüreğe inen yumruklar, tozlu sayfalardaki aşklar ve bellekteki izler mercek altına alınıyor. Bunun yanı sıra çağdaşlığı özümseyememiş, zihni karanlık erkek egemen toplumda kadın olmanın zorlukları ve yaşanan acılar, emekçilerin yeraltında ve yerüstünde yaşadığı trajik olaylar, hak ve özgürlük ihlalleri ile geçmişteki değerler, doğa, barış ve erdemli insana özlem gibi sorun ve kavramlara dem vuruyor.
Kitaba adını veren öyküde ise doğanın gizemli cankurtaranları ile tanıştırıyor okuru; “…İşte tam da bu anda beklenmedik bir olay oldu. O kelebek sürüsü yeniden belirdi ve içinde olduğum çalının üzerine kondu. Sürü ansızın duvar örüp üzerimi örttü. Yaşadıklarıma inanamıyordum! Kelebekler sanki çığlığımı duyup koşup gelmişlerdi yanıma…”

ben bıraktım artık kelimelerin peşinden koşmayı

ben bıraktım artık kelimelerin peşinden koşmayı…

renklerin peşinden,

sahile vuran bembeyaz köpüklerin peşinden,

bulutların peşinden,

nisan yağmurlarının peşinden

bir çiğ tanesinin peşinden,

bir çocuk sevincinin peşinden…

 

öyle senle doldurdum ki içimi

bıraktım artık

ağustosun ardından gelen eylülün

eylülde dalından kopan sarı bir yaprağın peşinden koşmayı

 

masaya vurulan son kadehin peşinden koşmayı…

 

Hayat Bu Boşver!

Her sabah işe gitmek için evden çıktığımda, servise binmek için hızlı adımlarla yürürken, önünden geçtiğim mezarlıkta, sayısız mezar arasından bir tanesinin başında duran mermer taşın üzerindeki yazıya gözüm takılır; Boşver!

İlk gördüğüm günden beri, bana ilahi bir güç tarafından iletilen bir mesaj olarak algılarım; Boşver!

***
Geçtiğimiz gün sabah yine hızlı adımlarla servise bineceğim durağa yürüyorum ve gözüm yine aynı mezarı arıyor. Fakat o da ne; “Boşver” yazılı mezara bir komşu gelmiş; HAYAT BU!

***
İki mezar yan yana şu mesajı veriyor: HAYAT BU BOŞVER!

***
Bir üçüncü arkadaşları var mı? Varsa ölünce mezar taşında ne yazacak doğrusu merak ediyorum.

mezar