Şehri sanatçılara emanet etmeli

Şehri sanatçılara emanet etmeli.

Ya da şehri sanatçılar tasarlamalı. Moskova şehrinin bir “başmimarı” olduğunu duymuştum.

Amsterdam’da belediye şehirdeki atıl, metruk yapıları sanatçılara tahsis etmiş. Kent mobilyaların hepsi farklı farklı sanatçıların elinden çıkma. Sokaklar sanat galerisi gibi.

Viyana’nın en işlek caddeleri sokak sanatçılarına ayrılmış.

En sevdiğim sözlerden biridir; “Sanatçının elinin kiri, toplumun aynasıdır”

Şehri sanatçılara emanet edin. Bırakın buldukları tüm boş yüzeylere resim yapsınlar, şehirlerimizin mevcut beton halini, İstanbul’daki milyon dolarlık rezidansları ve TOKİ’nin tasarım harikası yapılarını düşününce ne kadar kötü olabilir ki?

 

http://onedio.com/haber/-sehrin-her-tarafinda-sokak-sanati-olmali-dedirten-35-fotograf-257233

 

 

 

Kapının önüne bırakılan ayakkabılar

Bugün en çok konuşulan konulardan biri, banka müdürünün evinde kütüphanedeki ayakkabı kutusunda bulunan milyon dolarlar olunca, birden aklıma anneannemin ayakkabıları geldi.

 

 

 

 

70’li yıllar….İlkokula gidiyordum….Bir gün okul dönüşü bahçe kapısının önündeki duvarın üzerinde anneannemin ayakkabılarını gördüm. Garip gelmişti. Ayakkabıları elime aldım, hızla kapıyı açıp koşar adım bahçeye daldım. “Anneanne ayakkabılarını sokakta bırakmışsınnnnnn.”

Dayımın kireç gibi olmuş yüzünü gördüm, annem ağlıyordu, kadınlar Kur’an okuyordu. Anneannem ölmüştü.

Ölen bir kişinin ayakkabılarını, ihtiyaç sahibi biri alsın diyerek kapının önüne çıkarmak, sokakta bir duvarın üzerine bırakmak bizim kültürümüzde beni en çok etkileyen ritüellerden biridir…

Ayakkabıları kapının önüne bırakmak, sevdiğiniz bir kişinin, bir daha dönmemek üzere gidişinin adeta tescillenmesi gibidir…

 

Burhan Doğançay, “Çift Gerçeklik”

Öte yandan eve ayakkabı ile girmek ya da ayakkabıları kapının dışında bırakmak da bir başka sosyal statü göstergesidir…

Kimi insan, evde ayakkabı ile dolaşmayı zenginlik, modernlik sayarken, kapının önünde biriken ayakkabılar bir aşağılama, hor görme, fakirlik göstergesi gibi dayatılır. Aslında meselenin özü hijyenle alakalıdır. Bir çok insan evde ayakkabı ile dolaşılmasından hoşlanmaz ki, ben ev de terlik bile kullanmam… Çıplak ayakla halıya, parkeye basmak hoşuma gider.

 

Amsterdam’da bir kır evinin kapısının önü.

 Ece Temelkuran’ın Muz Sesleri kitabında Beyrut’un binalarını anlattığı bölüm beni çok etkilemiştir;

“…Bir hırçınlıkla yapılır binalar. Harcı hınçla, hızla, hırlaya hırlaya karılır. Zifti harla, sıvası hırsla karışır. Batı’daki o sakin, yüzü geleceğe doğru tasasız bakan, yumuşak başlı binalar gibi değillerdir. Bu binalar kendi kendilerine bakarlar, olmamışlıklarına, ne yapsalar gülmeyecek bahtlarına. Buradaki evler daha yapılırken, çok dövülmüş insanların, kendilerini sakat çocuklarını sever gibi seveceklerini bilirler. Hayal kırıklığı ve kederle.

Bu binaların içi, kapıların önü çok kısa zamanda ayakkabılarla dolar. Tozlu, arkalarına basılmış, aceleyle çıkarılmış ayakkabılar. Ayakkabılar çoğaldıkça yoksullaşır apartman ve insan kokmaya başlar. Ayakkabıların ardında kapılar kapanır, konuşurken birbirinin üzerine binen sesler bir duyulur, bir kesilir. Aralandığında kapılar, ardında biriken sesleri binaların boşluğuna akıtır. Ne zaman o sesler yıkılsa bir felaketle bir çift ayakkabı diğerlerinin arasından yok olur. Diğer ayakkabılar öfkeyle ezilip ayaklar altında, intikam yoluna düşecektir. Sonra sessizce geri gelir ayakkabılar, yan yatmış, birbirinin altında ve üstünde kalmış, bitkin, yeniden dizilirler. İçerideki sahiplerinin hayatlarını dışarıdaki yoksul ayakkabılardan izleyebilirsin aslında.”

Ayakkabılarımız sokağın başına konunca, ne kutunun ne de kutularda sakladıklarımızın bir önemi olmayacak.

 

Medeniyet, dört çeker değil, iki teker!

Ben bisikleti çocuklara özgü bir oyuncak sanırdım.

Ve her yaşta çocuk kalanlara.

Ta ki Avrupa’nın “bisikletle” özdeşleşmiş iki şehrini görene kadar…

Amsterdam ve Kopenhag… Dünyanın en çok bisiklet bulunan ve kullanılan şehirleri…

Kullanmak ne kelime adeta “Bisikletmania“ yaşanıyor…

Amsterdam ve Kopenhag’da bisiklet demek hayat demek.

 

  Amsterdam sokaklarında yaşlı genç, erkek kadın herkes bisiklet kullanıyor…

Yaşam bisiklet kullananlara göre dizayn edilmiş…Adam başı bir değil, birden fazla bisiklet düşüyor…7’den 70’e herkes iki teker üstünde… Çocuklu aileler için özel bisikletler tasarlanmış…

 

Kopenhag sokaklarında, ebeveynler çocuklarını bisiklette korkusuzca taşıyor.

Gençler utanmadan, çekinmeden bisiklet kullanıyor, aksesuar gibi yanında gezdiriyor!

Bisiklet kullananların ayrıcalığı var.

Amsterdam ve Kopenhag’da bisiklet yollarını işgal ettiyseniz vay halinize…

Bisikletler son sürat geçip giderken, önlerine çıkın sıkıysa… Pişman olursunuz, yüzünüz kızarır.

Bisiklet yollarının ve bisiklet sürücülerinin öncelikleri var.

İlk kez gittiyseniz şayet yürürken zorlanıyorsunuz… İtiraf ediyorum ben çok fırça yedim bisikletçilerden…Bir yandan da çok güldüm ve iç geçirdim. “Keşke bizim de böyle bisiklet yollarımız olsa” diyerek.

Anladım ki; medeniyet dedikleri, dört çeker değil, iki teker miş.

 

Şimdi Antalya’da da bisiklet yolları var…

100. Yıl Bulvarı – Milli Egemenlik – Hasan Subaşı Caddeleri boyunca… 3-5 kilometrelik bir bisiklet yolu oluşturuldu. Güzel bir başlangıç… Her ne kadar bir kısmı kaldırımdan gidiyorsa da, düşünce çok güzel…

Ve maalesef bisiklet yollarında bisiklet sürücüsünden çok otomobil ve nakliye araçları var… Malzeme indirmek isteyen esnafların araçları çoğu zaman bisiklet yollarını kapatıyor…

Zamanla onlar da alışacaklar…

Lara  – Ermenek tarafından yeni açılan birkaç bulvarda (Rauf Denktaş Bulvarı gibi) bisiklet yolları, Avrupai anlamda 10 numara… Özellikle o bölgede oturan yabancılar çok mutlu…

Konyaaltı’nda imara yeni açılan bölgelerde, bisiklet yolları yapılmaması – belki de unutulması- çok tuhaf… Ben o bölgede oturan biri olsam, yerel yönetimden özellikle talep ederim…

Antalya’da Çarşamba ve Perşembe günleri akşam saatlerinde toplu halde Cumhuriyet Meydanı ile Lara arasında tur atan bisikletçiler var… Zaman zaman karşılaşıyoruz. İçimden alkışlamak geliyor.

Zillerini çala çala, küçük fosforlu ışıklarını çaka çaka geçişlerini hayranlıkla izliyoruz.

Tabi kent sakini olarak bunları görüp daha fazla kayıtsız kalamadım ve oğullarım Efe ve Ege’ye birer bisiklet aldım…

Şimdilik sitenin bahçesinden dışarı çıkmalarına izin vermiyoruz. Site etrafında yaptıkları küçük kaçamaklara göz yumuyoruz.

Önümüz kış, zor ama ilk baharda iki bisiklet daha alıp ailecek yollarda pedal basacağımız günleri iple çekiyorum.

Karaalioğlu Parkı girişinde bir süredir açık olan “Kentimiz, Kendimiz, Geçmişimiz” sergisinde, Antalya’da 1960’lı yıllardaki “bisiklet kiracıları” anlatılıyor. Çocukluğumda ben de bisiklet kiralamıştım. 1980’li yıllarda Merkez Ortaokulu’nda okurken, okulun hemen yanında böyle bir bisiklet kiracısı vardı. Özellikle bayramlarda büyüklerimizin verdikleri harçlıklar ile bisiklet kiralar, bir kaç tur atardık.