Bir şeyin kalbini kırması için illa yanlış olması gerekmez ki?

“Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” ne güzel bir film ismi değil mi? Filmin adını Altın Portakal’da yarışanlar listesinde görmüş ve meraklanmıştım. Yazar İlhami Algör’ün aynı adlı eserinden uyarlanan filmi izlemek ve kitabını okumak kısmet olmadı.

Hafta sonu evdeki sessizliği fırsat bulup, filmler içinden seçim yaparken birden karşıma çıktı…

**

Çok az filmden sonra böyle oluyor… Uzun süre düşünmez oluyorum… Camdan büyük bir ormana bakıyorum, ya da zihnim pırıl pırıl bir okyanusun dibinde istiridyelerin yürüyüşünü seyrediyorum. Altını çizdiğim bazı konuşmalar gözümün önünden geçiyor.

ttt

Çok bilinmeyenli bu sorunun yanıtını arardık. Hayat bizi yalancı çıkarana dek, bulduğumuz cevapları doğru sanırdık.

**

“Bazen insanlar biri yarım sanır iki yaparak tamamlamaya çalışırlar. Oysa iki lanetli sayıdır. Kendine yetmez hep üçe koşar.”

**

Bir uçurtma için en güzel uçuşun ipi kopukken olabileceğini düşünürdüm. Bazıları buna “düşme hali” diyebilirdi.

**

Niye daha önce karşılaşmadık Müzeyyen? Ah Müzeyyen Ah?

Mutlaka izlemeli, okumalı…

tut-1

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

Yazar: İlhami Algör

Yayınevi : İletişim Yayıncılık

“Her şeyin iyi gittiğini nerden çıkarıyorsun?” dedi. “Herif rüzgârı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor gece yarısı.” “Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku” dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi. “Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku,” dedi, arkasını dönüp gitti. Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor… Bülbülün çilesi, yazarın zulası… İnceden sarma bir sigara, inceden bir bardak… Jak Danyel isimli bir şişe, Hicran isimli bir yara, tuhaf isimli bir roman. Kafamız iyi, açmayın kapağı, biz böyle iyiyiz.

İlhami Algör, alelacayip aşkların ve oyunbazlığın, hüzünlü dolambaçların yazarı. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İtalyan Yokuşu’ndan aşağı, rüzgâra asılıp Tophane’ye inen roman. Avaramu!

 

Sinema Müzesi…

Fırsat buldukça, kentin kalbi Kalekapısı’nda dolaşıyorum. Atatürk Caddesi’ndeki kahve ve vanilya kokusunu seviyorum. Demirciler içi Fikret Otyam Sanat Galerisi’nin kimliğini seviyorum. Soba Müzesi’nin sıcaklığını seviyorum.

Hafta sonu yeni açılan Antalya Behlül Dal Sinema Müzesi’ni gezdim. Birçok insan “ara sokak” yerine, kentin daha işlek bir yerinde açılması gerektiğini düşünebilir. Ben de tam aksini düşünüyorum. Sinema, müze, sanat, kentin en küçük mahallelerine, ara sokaklarına girmeli. Sinema Müzesi bu açıdan çok güzel bir örnek.

Atatürk Caddesi’nde Işıklar’ın başlangıcındaki Spor Salonu’nun karşısındaki sokakta, eski bir Antalya evi…

Dış cephesinde siyah sinema şeritleri var. Kapısında Altın Portakal’ın sembolü Venüs Heykeli.

Altın Portakal’ın fikir babası Behlül Dal’ın arşivi ve ekipmanları ile Türk sinemasına emek veren isimlerin katkıları ile oluşturulmuş bir müze.

Müzede sinema tarihi açısından hem belge hem de ekipman anlamında ilginç eserler var.

Senaryoların yazıldığı daktilolar, çekimlerde kullanılan kameralar, film gösterim cihazları, montaj ekipmanları vs. Ülkemizde çeşitli dönemlerde filmleri “sansür”lemede kullanılan aletler, sansürlenen belgeler… Kimbilir hangi filmin, hangi sahnesini izlemememizi istedi büyüklerimiz…Kimbilir hangi ateşli öpüşmeler, hangi sarılmalar, hangi türküler, hangi delikanlı küfürleri kestiler.

Bir çok filme hayat veren Moğollar’ın kurucusu ünlü besteci Cahit Berkay’a ait kabak kemane…

Nedim Otyam’a ait film müziği notları….

Sinemaya dair bir çok şey…

Charlie Chaplin sinema için; “Yakın plandan bakıldığında hayat bir trajedidir ama uzaktan bakıldığında komedidir” diyor.

Sinema Müzesi’nde sizi beyaz perdeden farklı bir atmosfer karşılıyor. Perdedeki büyülü dünyanın tersine, bir filmin hangi koşullarda, ne türlü zorluklarla ortaya çıktığına tanık olurken, sinema tarihinde bir yolculuğa çıkıyorsunuz.

Müzenin kütüphanesi ve küçük bir sinema perdesi de var. Birçok müze gibi, Sinema Müzesi de pazartesileri hariç, hergün açık.

Türk Sineması’nın en uzun soluklu festivali Altın Portakal’ın dolayısıyla Antalya’nın böyle bir müzeye ihtiyacı vardı. Emeği geçenleri kutlarım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir dip not ve soru? – Hatırlıyorum, 1990’ların başında Altın Portakal Film Festivali’ne katılan sinema sanatçılarının el izleri kil tabletlere çıkarılmıştı. Bu el izleri ne oldu. Müze’de sergilense güzel olmaz mı?