Babam Temel Reis

 

 

 

 

 

Bugün Babam Ali Temel Çakmur’un ölüm yıldönümü. Arkadaşlarının çağırdığı adı ile “Temel Reis”in.

Bugün gazeteci olduysam, Efe ve Ege gibi harika iki oğlum varsa ve en önemlisi başım dik dolaşabiliyorsam, babam sayesinde.

Babam’ın harika dostları var. Gaziantep’te yaşayan sevgili Hüseyin Toprak, babamın çocukluktan ölümüne kadar, yaşamı boyunca daima görüştüğü dertleştiği isimlerin başında gelir. Hüseyin Amca’nın babamın ölümünün ardından yazdığı satırlar, adeta 60 küsur senelik hayatının özeti gibi…

 

“Ali Temel Çakmur

Bir arkadaşın ardından yazı yazmanın sıkıntısını çekiyorum.

Bizim kuşak, kimselerden yardım görmeden, düz duvara dişiyle tırnağıyla tırmanan bir kuşak.

Amcası, dayısı olmayan, bir yerlere gelmişse, oraya akıl gücüyle gelen bir kuşak.

Dostluğun, vefanın, sabrın, onurun, erdemin, namusun, özverinin ne olduğunu bilen ve bu yüce değerlere tutunarak, ödün vermeden yaşama savaşı veren bir kuşak…

Bağnazlıkla ilgisi olmayan bu değerler, günümüzde sıcaklığını yitirmek üzere…

Ali Temel Çakmur…

Çocukluk arkadaşım. İlk gençlik yıllarımız birlikte geçti. Birlikte tiyatro çalışmalarımız oldu, birlikte şiirler yazdık, Kilis’in dar sokaklarında, birlikte şarkılar söyleyerek çok gezdik.

“Ahmakıslatan” yağmurların altında bahar rüzgarları estirdik. Yağmurun bizi ıslatamayacağını sanırdık ama sucuk gibi de ıslanırdık.

1960’lı yılların başında başladığım gazeteciliği köşe yazarlığı ile sürdürüyorum. Bir köşe yazarının, can arkadaşı hakkında böyle bir yazıyı yazma zorluğunu yaşıyorum…

Ali Temel Çakmur, maç spikeri Orhan Ayhan hayranıydı. İki oğlu oldu, birinin adına Orhan, İkinciye de Ayhan dedi. Orhan gazeteci oldu, Ayhan eskrimci…

İkiz torunları olduğunda bana telefon etti, “dünyaya iki çivi daha çaktık reis” dedi.

Güzel insandı, çok küçük şeylerle mutlu olmayı bilirdi. Sevecen, özverili bir kişiliği vardı.

Yaşadığı fırtınalarda bile espiri yapabilen ender insanlardandı.

Son olarak, geçtiğimiz kurban bayramında telefonla görüştük,”Peki iyi değilim” diyordu…

Oğlu Orhan, babası için kemoterapiye başlandığını söylediğinde yüreğim cızladı.

Geçtiğimiz gün Orhan telefon etti; “Hüseyin amca, babamı kaybettik…”

İşte o kadar !..

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın can dostu, birçok değerleri paylaştığımız Ali Temel Çakmur’un öldüğüne inanmak zorladı beni.

Darmağın oldum…

26 yaşında yitirdiğim oğlum Murat, şimdi Temel amcası ile bir yerlerde geziyordur belki de. Kim bilir?…

Işık içinde yatsınlar…”

Hüseyin TOPRAK – Gaziantep

 

 

Sosyal Medya’daki ilk zaferim

Yazılı medyada uzun yıllar görev yaptım. Türkiye’nin en önemli gazetelerinde çalıştım. Övünmek gibi olmasın haber ödülleri, yılın gazetecisi ödülleri almışlığım var. 

Ama bu süre zarfında başta rahmetli babam Ali Temel Çakmur olmak üzere yakınlarımdan sık sık şu azarı işittim durdum; “Ne biçim gazetecisin?”

Azarlanma nedenimi izah edeyim.

Emekli olan Babam, bütün gün arkadaşlarıyla kentin caddelerini ve parklarını dolaşır, gözüne çarpan her konuyu cebindeki not defterine yazar, sonra ilk fırsatta çalıştığım gazetenin ofisine uğrardı. Kısa bir muhabbetten sonra, babam cebindeki not defterini çıkarır, başlardı anlatmaya;

–          “Evlat, yine bizim mahalleyi kazıyorlar. Her yer toz toprak içinde”

–          “Kalekapısı’nda su borusu patlamış, turistlere rezil oluyoruz”

–          “Halk pazarında balıkçıların suları caddeye akıyor, etrafı kokutuyor”

–          “Karaalioğlu Parkı’ndaki kafeler, belediyenin banklarını kasıtlı olarak ıslatıyor ki, millet oraya değil, kafeteryaya otursun, hepsi üçkağıtçı bunların”

(bu sonuncusuna çok güler, inanmazdım ama doğruymuş)

Yazın bunları, niye yazmıyorsunuz?

Babam siteminde haklıydı elbet.

Ama o günün koşullarında bizim yaptığımız gazetecilikte ortadaydı. Hoş bugünde durum farklı değil. Anlı şanlı gazeteler ne yapsın bizim mahallenin patlayan su borusunun haberini. Antalya’da bugünkü gibi Akdeniz ekleri yok, yerel gazete sayısı bir elin parmaklarından az. Genellikle ünlü sanatçıların konserlerini, üstsüz güneşlenen turistleri, devlet büyüklerinin ziyaretlerini vs. haber yapardık.

Bugün artık medya çok gelişti. Özel televizyonlar, radyolar ve en önemlisi internet  ve “sosyal medya” var.

Dün televizyonda bir yangın haberini izliyorum, herkesin elinde cep telefonu, herkes kameraman, muhabir vaziyetinde.

Çektiğiniz bir fotoğrafı bir tık’la dünyanın dört bir yanına iletebiliyorsunuz.

Ben artık aktif olarak bir gazetede çalışmıyorum. Ama gördüğüm tüm olumsuzlukları ve güzellikleri twitter’da ve blog’da yazarak, bir çoğunu şahsen tanımadığım takipçilerimle paylaşıyorum.

Sosyal medyada serbest gazeteci olmanın keyfini çıkarıyorum.

Geçtiğimiz günlerde superonline’cılara taktım. Fiber optik kablo – süper internet sloganlarıyla mahallenin altını üstüne getirdiler.

Twit bombardımanı ile konuyu gündeme getirdim. 24 saat dolmadan, açılan çukurlar kapatıldı, yolumuz asfaltlandı, toz – toprak temizlendi mahalle pırıl pırıl oldu.

Bu benim sosyal medya’daki ilk zaferim.

Rahmetli babam görseydi benimle gurur duyardı.

Dipnot: Şayet babam sağ olsaydı o zaman bürokratların, bakanların, belediye başkanlarının vay haline. Kesin elinde tablet bilgisayar bütün gün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile twit’leşir, belediye başkanlarını ve bürokratları twit bombardımanına tutardı