Babam Temel Reis

 

 

 

 

 

Bugün Babam Ali Temel Çakmur’un ölüm yıldönümü. Arkadaşlarının çağırdığı adı ile “Temel Reis”in.

Bugün gazeteci olduysam, Efe ve Ege gibi harika iki oğlum varsa ve en önemlisi başım dik dolaşabiliyorsam, babam sayesinde.

Babam’ın harika dostları var. Gaziantep’te yaşayan sevgili Hüseyin Toprak, babamın çocukluktan ölümüne kadar, yaşamı boyunca daima görüştüğü dertleştiği isimlerin başında gelir. Hüseyin Amca’nın babamın ölümünün ardından yazdığı satırlar, adeta 60 küsur senelik hayatının özeti gibi…

 

“Ali Temel Çakmur

Bir arkadaşın ardından yazı yazmanın sıkıntısını çekiyorum.

Bizim kuşak, kimselerden yardım görmeden, düz duvara dişiyle tırnağıyla tırmanan bir kuşak.

Amcası, dayısı olmayan, bir yerlere gelmişse, oraya akıl gücüyle gelen bir kuşak.

Dostluğun, vefanın, sabrın, onurun, erdemin, namusun, özverinin ne olduğunu bilen ve bu yüce değerlere tutunarak, ödün vermeden yaşama savaşı veren bir kuşak…

Bağnazlıkla ilgisi olmayan bu değerler, günümüzde sıcaklığını yitirmek üzere…

Ali Temel Çakmur…

Çocukluk arkadaşım. İlk gençlik yıllarımız birlikte geçti. Birlikte tiyatro çalışmalarımız oldu, birlikte şiirler yazdık, Kilis’in dar sokaklarında, birlikte şarkılar söyleyerek çok gezdik.

“Ahmakıslatan” yağmurların altında bahar rüzgarları estirdik. Yağmurun bizi ıslatamayacağını sanırdık ama sucuk gibi de ıslanırdık.

1960’lı yılların başında başladığım gazeteciliği köşe yazarlığı ile sürdürüyorum. Bir köşe yazarının, can arkadaşı hakkında böyle bir yazıyı yazma zorluğunu yaşıyorum…

Ali Temel Çakmur, maç spikeri Orhan Ayhan hayranıydı. İki oğlu oldu, birinin adına Orhan, İkinciye de Ayhan dedi. Orhan gazeteci oldu, Ayhan eskrimci…

İkiz torunları olduğunda bana telefon etti, “dünyaya iki çivi daha çaktık reis” dedi.

Güzel insandı, çok küçük şeylerle mutlu olmayı bilirdi. Sevecen, özverili bir kişiliği vardı.

Yaşadığı fırtınalarda bile espiri yapabilen ender insanlardandı.

Son olarak, geçtiğimiz kurban bayramında telefonla görüştük,”Peki iyi değilim” diyordu…

Oğlu Orhan, babası için kemoterapiye başlandığını söylediğinde yüreğim cızladı.

Geçtiğimiz gün Orhan telefon etti; “Hüseyin amca, babamı kaybettik…”

İşte o kadar !..

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın can dostu, birçok değerleri paylaştığımız Ali Temel Çakmur’un öldüğüne inanmak zorladı beni.

Darmağın oldum…

26 yaşında yitirdiğim oğlum Murat, şimdi Temel amcası ile bir yerlerde geziyordur belki de. Kim bilir?…

Işık içinde yatsınlar…”

Hüseyin TOPRAK – Gaziantep

 

 

Pembe yelkenli

 

 

 

 

İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış.

Her yaşta türlü tutkularım, hayallerim oldu.

35’inden sonra ise en büyük hayalim bir yelkenli teknem olması.

Aynı hayali paylaştığım dostlarımla, günlerce ders çalışıp sınava girip Amatör Denizci Belgesi (ehliyet) bile aldık.

Teknemin adını “suskun” koyacağım.

Suskun’un pembe yelkenleri olacak.

Niye böyle istediğim konusunda bir fikrim yok.

Bilinçaltımın bir oyunu.

Belki de daha önceki yaşamımda, Kaptan Jack Sparrow gibi sıra dışı bir korsandım.

Her neyse hayalimdeki “pembe yelkenli” bugün aniden karşıma çıkıverdi.

Dostlarla balık tutarken, Antalya Körfezi’nde pembe gelinlikli bir prenses gibi gözümün önünde belirdi.

Bir an inanamadım. Hadi canım dedim. Şaka mı bu.

Antalya Körfezi çok güzel gördü ama böylesini görmedi.

 

Şaka değildi.

Pembe yelkenli sanki hayallerimden çıkıp gelmişti.

Dünyanın en güzel kentinde, ‘sırtını denize dönenler”e inat.

640 kilometre sahili olupta, bir kez bile denize girmeyenlere inat.

Eşsiz güzellikteki kumsallarının oteller tarafından işgal edilmesine ses çıkarmayanlara inat gelmişti.

Balık tutmayı bıraktım, hayalimdeki tekneyi uzun uzun seyrettim.

Pembe yelkenli diğer tüm yelkenliler gibi bir gün Antalya’dan ayrılacak, yeni denizlere doğru demir alacak.

Ama ben hayal kurmaktan hiç vazgeçmeyeceğim.

 

Antalya’nın tablosu Beydağları

 

 

 

 

 

Antalya denince hep deniz akla geliyor. Oysa Akdeniz’i Antalya Körfezi’ni çevreleyen dağlardan gelen serin sular besliyor.

Gazeteci Mustafa Balbay bir yazısında şöyle diyor;

“…Beydağları Antalya’nın dev bir tablosudur…

İster taa uzaklardan izleyin, ister Kaleiçi’nde karşısına geçin, ister dibine kadar gelip çökün…

İsterseniz  de içine girin!’’

Balbay, haksız mı?

 

 

Ben, yaz aylarında balkonumdan, kışın penceremden Beyağları’nı izlemekten büyük keyif alıyorum. Sekizinci  katta oturduğumu unutup, önümde yükselen binalara sitem ediyorum.

Beydağları’nı daha iyi tanımak isteyen dostlarımıza Antalyalı gazeteci ağabeyimiz Mustafa Tuncel’in, “Beydağları Efsane Söyler” adlı kitabını okumalarını tavsiye ederim. Meraklıları Antalya Gazeteciler Cemiyeti Kütüphanesi’nde bulabilirler.

Kaç sezon finali sığar ki bir ömre?

 

 

 

 

 

 

 

 

–        Siz hangi edebiyat uyarlamasındansınız? Ben sizi Araba Sevdası’ndan hatırlıyorum.

–        O daha çekilmedi mi?

–        Siz Gossip Girl dizisinde Bihter’in ablası olan kız değil misiniz?

–        Pardon karıştırdım mı? Benim favori dizim Maymunlar Cehennemi de!

 

Ne çok fragman dönüyor hayatın dipnotlarında dikkat ettiniz mi hiç?

Bir gecede birkaç tekrar ve yeni bölümde, birden fazla karaktere bürünüyoruz çoğu zaman.

Kendisi “varoşcity” İstanbul’un arka sokaklarında… Çakma Mardin, Çakma Urfa dolaylarında…

Sabah uykulu gözlerle birbirimize anlatıyoruz, “arkası haftaya” devreden yaşanmamışlıklarımızı.

İçimizdeki çocuk Osman, tercüman oluyor duygularımıza.

Zaman “öyle bir geçiyor” ama şairin dediği gibi “delipte geçiyor” kardeşim.

Ekranda durduğu gibi durmuyor ki meret.

“Kendi hayatımda sürgünüm” diye bağırıyordu genç bir kadın.

Yalan da değildi, sahici bir replikti. Toplumsal bir mesaj içeriyordu ilk defa.

Kendi hayatımızın sürgününde ekrana kilitlenmiş meraklı gözleriz artık hepimiz.

Bu sezona yetişmese de bir daha ki sezona yine bekleriz.

“Mutlu finaller” temennisiyle.

Ama bir dakika biz “mutlu final” sevmeyen bir nesiliz.

Ne demiş şair; Hüzün ki en çok yakışandır bize

Zaten kaç sezon finali sığar ki bir ömre?

 

 

 

 

 

 

Şairle tanışma…

Siz hiç sevdiğiniz bir şairle tanıştınız mı? Okurken yüreğinize dokunan, kelimeleriyle aklınızı karıştıran, başka baharlara, iklimlere coğrafyalara taşıyan.

Bejan Matur’un Antalya Kitap Fuarı’na katılacağını öğrenince imza gününü iple çekmeye başladım.

Ama zaman o kadar kısaydı ki.

Şair için bir kitap imzalamak ne kadar vakit alırsa, o kadar işte.

“Tanışma” bile denemez aslında.

Oğullarım için üç kitap aldım. Üçünü de Oğullarımın adına imzalattım. Adımı söyleyince twitter’daki mesajlarımdan tanıdığını söyledi. Çok şaşırdım…

Ama zaman o kadar kısaydı ki.

Şimdi bana her zaman yaptığım gibi, okumak ve sevdiğim cümlelerin altını çizmek düştü..

Şairin izni olursa, altını çizdiğim cümleler…

“….Daha büyük acıları vardır belki hayatın

O toprağa basan

Genişlediğini gören ormanın.”

(Peri Ormanı- Ayın Büyüttüğü Oğullar)

 

“…Kalbe değen tuzlu sular yakmadığında

Anne de

Tanrı da

Unutulacak.”

(Akdeniz-Ayın Büyüttüğü Oğullar)

 

“Yol gidenin

Gün dönenindir

Şiir hayatın

Ve görenin.”

(Allah’ın Çocukluğu – Tanrı Görmesin Harflerimi)

 

“…Hayat ne kadar karmaşıksa

İyilik o kadar yalın.”

(Kuzeyde Zaman – Tanrı Görmesin Harflerimi)

 

“…Sonsuzluk benden çıkan ve bana dönen değil

Benden çıkan ve bana dönmeyendir.

Dönmeyendir sonsuzluk.”

(Sonsuzluk Bilgisi – Tanrı Görmesin Harflerimi)

 

“…Kutup yıldızı yerinden oynasa bir an

Balıkçı mı şaşırır yolunu,

Çoban mı unutur ıslığını?

Belki de hiçbir şey

Hiçbir şey hakikatimi değiştiremez.

Yeryüzünün düşüyüm ben

Uykusunu bitiren insan

Uyanınca görecek

Asıl karanlık ötede…”

(Yeryüzünün Düşü  – Tanrı Görmesin Harflerimi)
Vaktim olsaydı eğer, çocuksu bir merakla O’na sormak isterdim; “Neden her kitap siyah bir sayfa ile başlıyor?” diye. Ben aklını kurcalayan soruların yanıtlarını, sahibinden duymak isteyenlerdenim.

Zaman o kadar kısaydı ki.., Soramadım, öğrenemedim.

Sizi de merakta bıraktıysam özür dilerim.

 

Meraklısına Dip not: Aldığım kitaplar TİMAŞ yayınları.

 

Boğaçayı Köprüsü’ndeki küçük kırmızı kilit…

 

 

 

 

 

 

Bugün Antalya’nın Konyaaltı Sahili’nde yürüyüş yaparken Boğaçayı Köprüsü’nün yeşil parmaklıkları üzerinde küçük kırmızı bir kilit gözüme çarptı. Sıradan bir kilit değil. Küçük kalp şeklinde kırmızı bir kilit. 

 

Bu kırmızı kilitin mutlaka bir anlamı hikayesi olmalı.

Tıpkı Paris’te Pont des Arts Köprüsü’nü Sen Nehri’ndeki diğer yüzlerce köprüden farklı kılan binlerce kilit gibi.

Bugun 12 Şubat 2012 pazar.

Salı günü 14 Şubat. Yani tüm dünyada Sevgililer Günü.

Merak ediyorum; Boğaçayı Köprüsü’ne başka aşıklarda kilit takacak mı? 

 

Pont des Arts Köprüsü’nde aşk ve kilitler üzerine

“……….Hava kararmak üzereydi. Louvre Müzesi’nin arka kapısından çıkıp otelimize dönmek için taksi ararken kendimizi bir köprünün üzerinde bulduk. Korkulukları üzerinde yüzlerce kilit asılı. Çeşit çeşit, irili ufaklı. Kırmızı kalpli olanından, bisiklet kilidine kadar yüzlercesi. Bir anlamı vardı elbet. İnsan durduk yere niye köprüye kilit taksın.

Bizim dilek ağaçlarına çaput bağlayıp dilek tutmamız gibi, Paris’teki uygulamada da köprüye kilit takıyorlarmış. Bir çeşit modern sanat eseri olarak başlamış, daha sonra Fransız aşıklar bunu devam ettirmiş. Ertesi gün konuştuğumuz Rehberimiz, “Pont des Arts Köprüsü’ne (sanatçılar köprüsü), artık kilit asılmasına izin vermiyorlar” diyerek merakımızı giderdi.” diye yazmıştım.

yazının tamamını okumak için; http://www.beyazatlipress.com/?p=80

Moğol Kurdu

Temuçin’in kazandığı başarıların yankısı bozkırda dörtnala yayılıyor ve dün onu terk edenler bugün atlılarının ve okçularının arasına katılıyordu. Zeki ve sabırlı Temuçin’in içgüdüleri bir kurdunki gibidir. Yanında, her türlü güçlük karşısında dimdik ayakta kalmayı başaran sadık dostu Borçu, tüm dünyanın tanıdığı ve önünde korkuyla diz çöktüğü Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Cengiz Han’ın, yani Temuçin’in büyüklüğünün en yakın tanığı olacaktır.

Temuçin’in Moğol boylarını kendi sancağı altında toplaması yirmi yılını aldı; daha sonra fetihlere çıktı ve tutulmaz atlılarıyla, Çin ve İran gibi İmparatorluklara diz çöktürdü, kendi ordusundan on kat daha kalabalık orduları bozguna uğrattı ve alınmaz denilen kaleleri alarak, görkemli uygarlıklara son verdi.

Borçu’nun anlattığı bu öykü bize, ‘Gog ve Magog topraklarından çıkan felaketin’, yani bütün halkları tek bir kağanın egemenliği altında toplayarak aralarındaki anlaşmazlıklara son vermeyi başaran Cengiz Han’ın ruhu ve dehası konusunda fikir veriyor. Aynı zamanda Kağan’ın kan kardeşi olan saf ve sadık Borçu, bu destandan bir de aşk romanı çıkarıyor.

Temuçin’in kadınlarını ve atlarını başkalarından, hatta en sadık dostundan nasıl kıskandığını yaşayarak öğrenecektir. Homeric adını kullanan yazarın diğer eserleri Ourasi le roi faineant, I’ Aventure da Mazeppa ve 1992’de yayımlanan Oedipe de cheval’dir.

Yazar:Homeric
Çevirmen:Ali Cevat Akkoyunlu
Sayfa Sayısı: 452
Baskı Yılı: 2008
Yayınevi: Doğan Kitap

Akvaryumdaki Stalin

Prag’da ünlü Charles Köprüsü’nde 60 küsur heykelin her birinin önünde durup fotoğraf çektirip, sokak sanatçılarıyla keyifli bir gün geçirdikten sonra, hararetle tuvalet ararken, kendimizi eski bir binanın geniş avlusunda, havada asılı duran tabancalara bakarken bulduk.

Bir arkadaşımızın çığlığıyla kendimize geldik. Gözleri faltaşı gibi açılmış, “İçeride ceset var” dedi.

Bakımsızlıktan dökülen odaya girdiğimizde şaşkınlıktan küçük dilimizi yuttuk. Dev bir akvaryumun içinde bir erkek cesedi. Dikkatlice bakınca bunun cansız bir manken olduğunu anladık. (Stalin’e benzediğini belirtmeliyim.)

Binanın Prag’daki genç sanatçılara tahsis edildiğini öğrendik. Çöp kutusunun üstünde bir birlerine sarılan çift ise serginin en masum eserlerinden biriydi.

Kültür – sanat kenti olmak böyle bir şey olsa gerek. Tuvalet ararken kendinizi bir sergide buluyorsunuz!

Çitlenbik

 

 

 

 

 

 

Antalya’nın Karaalioğlu Parkı’nda, falezlerin kıyısında, köklerini Akdeniz’e doğru sarkıtan, yılların yorgunluğunu yüklenmiş dallarıyla Beydağları’na baş kaldıran bir güzel ağaç bekler sizi. Adı Çitlenbik.

Antalya’nın ilk mimarı – şair Tarık Akıltopu, aşıklar ağacı da denen bu güzel “çitlenbik”i şu şiiriyle ölümsüzleşmiştir.

 


Çitlenbik;
Hatırladın mı beni?
Yetmiş sene evvelini
Arkamıza gurubu alarak
Resim çektirdiğimiz
Sana aşıklar ağacı
Dediğimiz günleri?
Görüyorum,
Kökün hala toprakta
Gövden boşlukta
Farkındayım,
Sen de yaşam savaşı
Veriyorsun benim gibi
Bu yaştan sonra.

“Üç Maymun” kadar bile insan olamadığımız durumlar!

Şu sıralar bolca Mevlana okuyor, Mevlana’dan alıntılar yapıyoruz ama nafile. Söz bir yerde, düşünce bir yerde, eylem bir yerde tıkanıyor. İçinde bulunduğumuz çağın kıymet bilmez Tanrıları gelip aklımızı bir şekilde çelmeyi başarıyor.

Toplum olarak garip bir dönemden geçiyoruz. Değerlerimiz hızla değişiyor.

Ne diyor Mevlana; “Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.”

Cekete, kravata, ayakkabıya garip anlamlar yüklüyor, statü sembolleri sayıyoruz. Temiz ve alın teriyle alınmasından çok, bol sıfırlı etiketleri ve markalarına önem atfediyoruz.

Yönetmen Nuri Bilge Ceylan, “Üç Maymun” isimli filmiyle 61’inci Cannes Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen Ödülü”nü aldığında, kürsüden “Bu ödülü, tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme armağan ediyorum” dediğinde hepimizi gururlandırmıştı. Kürsüye smokiniyle çıkan başarılı yönetmen, ülkemizi temsil ederken, ruhumuzu okşayan bir konuşma yapmıştı. O gün filminden ve simokininden daha çok o lirik sözlere odaklanmıştık.

Aynı yönetmen, SİYAD Ödül töreninde kürsüye sade bir “hırka” ile çıkınca göze battı. Ne yaptığından, ne söylediğinden çok ne giydiğiyle ilgilenir olduk bir anda.

Radikal Gazetesi’nde Elif Türkölmez imzalı, “Nihayetinde çul’dur” başlıklı yazıyı okurken takıldı bunlar aklıma. Türkölmez “Bilge Bey’in hırkası çok zarifti. Filmleri gibi, kendisi gibiydi. Nihayetinde ‘çul’dur” diyor.

 Affına sığınarak bu güzel yazıyı bloguma koymak istiyorum.

 

Nihayetinde ‘çul’dur

Bilge Bey’in hırkası çok zarifti. Filmleri gibi, kendisi gibiydi. Onun sinemayla yapmaya çalıştığı da buna az çok benzer bir şeydir. Gücün ve gösterişin temsil ettiği değerlerle ancak eleştirmek için ilgilenir.

Giysilerin temsil değeri vardır. Ayağınıza giydiğiniz pabucunuz, üzerinizdeki kazağınız, pantolonunuz, şapkanız; kazancınızı, sınıfınızı ve zevklerinizi temsil eder, en azından etmesi beklenir. Pejmürde kılıklı bir zengin görürseniz şaşırırsınız. Aynı şey, iyi giyimli bir yoksul gördüğünüzde de geçerlidir. Hırsızlık yaptığını düşünürsünüz yahut pis işler çevirdiğini… Belki bir kereliğe mahsus bir kötülük işte, neyse. Pejmürde zengin ise olsa olsa bir varoluş krizindedir. Ya da sosyetenin değerlerini umursamayan bir saygısız, cemiyetten dışlanması gereken bir kendini bilmez.

Neden, maharetli bir terzinin elinden çıkma biçimli ceketimiz lüks bir restoranın kapısını sonuna kadar açtırır da, solgun renkli örgü hırkamız açtıramaz? Çünkü ceketi giyenin bu cekete verecek parası olduğuna, bu parayı kazanacak bir işe, bu işi alabilecek donanıma, bu donanım için gerekli eğitime sahip olduğuna inanılır. Yani ceketli kişi toplumun saygın bir üyesidir. Muhakkak bir işi vardır ve içi para dolu bir cüzdanı. Şık ve pahalı bir ceket giyen kişi usa yakındır, hırkalı kişi duygulara. Ceket zengini, hırka yoksulu temsil ederse eğer, ceket gösteriştir, hırka fonksiyonel. Ceketi bize bakan gözler için, imaj için yani en nihayetinde başkaları için giyeriz, hırkayı ısınmak için, yani kendimiz için.

Diyeceğim, Nuri Bilge Ceylan’ın SİYAD ödül töreninde giydiği hırka çok zarifti. Dışarıda lapa lapa kar yağarken giyilebilecek makul bir kıyafetti. Gri renkli, üzerinde kar desenleri olan, kendisine biraz büyük geldiği için ayrıca güzel duran, sade bir hırka… Bu, ‘üzerine büyük gelme’de de her zaman bir şey vardır. Hırkanın başka birine ait olduğu hissi belki. Çok sevilen birine, çok özlenilen birine. Ya da şöyle diyeyim: ‘Emanet’ giymekten gocunmayan, yücegönüllüdür. Şunu bilir: Bu üzerimdekiler nihayetinde ‘çul’dur.

Hırkada insana iyi gelen bir duygu var…

Bilge Bey’in hırkası, tekrar söyleyeyim, çok zarifti. Filmleri gibi, kendisi gibiydi. Onun sinemayla yapmaya çalıştığı şey de buna az çok benzer bir şeydir. Gücün ve gösterişin temsil ettiği değerlerle ancak eleştirmek için ilgilenir. Ayrıca törende gecenin en güzel cümlesini de o söylemiştir. “Teşekkür ederim. Ödül için de tabii ama esas bütün o yazılar için.”

Smokin tahmin de edileceği gibi, bir kral için üretilmiş ilk kez. Londra’da Savile Row tarafından 1860’ta VII. Kral Edward için dikilmiş. Amerikalı milyoner James Potter, 1880’lerde İngiltere’yi ziyaret ettiğinde smokini çok beğenmiş ve bir tane satın almış. Potter’ın ‘Tuxedo Park’taki şehir kulübündeki erkekler, onu örnek alarak giyinmeye başlayınca moda New York’a yayılmış. Hikâyede şaşırtıcı bir yan yok. İçinde, ‘kral’, ‘milyoner’ gibi sözcükler geçiyor.

Hırkada her zaman insana iyi gelen bir duygu, insanı varlığına duacı yapan bir vazgeçilmezlik var. Sırtına bir hırka atmanın güven duygusuyla kesinlikle bir ilgisi var. Depresyon hırkası var, melamet hırkası var, Mecnun’un hırkası, Kurt Cobain’in hırkası var. Var da var. Yaz akşamları var sonra, masada yarım kadeh rakı, omuzda el örgüsü hırka var. Bir de tabii, “Kendim giydim, kime ne?” diye bir türkü…

Kıyafet meselesini Radikal’e anlatmıştı…

Nuri Bilge Ceylan, Radikal’den Erkan Abi’ye (Aktuğ) birkaç yıl önce anlatmış zaten: “Modern olmaya çalışan az gelişmiş ülkeler, modernliğin önce dış görünüşüyle ilgileniyor. Sadelik, alçakgönüllülük, kendinle alay edebilmek gibi özellikler bizim kültürde hiçbir zaman bir üst değer olmamıştır. Böbürlenmek, şişinmek, övünmek her zaman daha çok onay görmüştür. Az gelişmiş ülkelere has çifte standardın en somut gösterilerinden biri de, kendi ülkesinde aşağılanan bir davranışı, bir Batılı yaptığında bu davranışa hemen hayran olunmasıdır. Geçen yılların birinde İstanbul Film Festivali Ödül Töreni’nde, bir sürü kravatlı Türk arasında, kolları sıvanmış soluk kazağı ve eski kadife pantolonuyla John Berger sahneye çıktığında bütün yorumlar aynen şöyleydi: ‘Ne rahat adam!’ Bu ülkede kravata, smokine ya da o tip giyime yüklenen anlam, beni bu tarz giyimden ve onun temsil ettiği hemen her şeyden yıllar önce soğuttu. Cannes Film Festivali’ne gittiğimde smokin giymek zorunda kalmıştım ama doğrusu kendimi maymun gibi hissetmiştim. (…)

Elif TÜRKÖLMEZ / RADİKAL Gazetesi / 20.01.2012

 

Fotoğraflar; www.nuribilgeceylan.com’dan alınmıştır.