Kaleiçi’nde her sokak bir masala açılır

Ne varsa yarım kalmış, geleceğindir

Bir kez girilmiş sokaklar

Açılmamış kapılar*

 

 

Antalya Kaleiçi’nde de ne varsa yarım kalmış geleceğe aittir.

 

 Kaleiçi’nin sokaklarında onlarca uygarlığın hatıraları karşılar sizi.

 

Kaleiçi’nde her sokak bir masala açılır.

Kaleiçi kentin ortasında atan bir yürektir.

Kaleiçi’ndeki Kesik Minare, medeniyetlerin iç içe geçtiği bir eserdir.

Minaresi 19. Yüzyıl’da çıkan bir yangında kül olmuş ve o zamandan beri Kesik Minare adı yerleşmiştir.

 

Bazı kentler şiir için yaratılmıştır, şairlere ilham verir.

Doğanın ve tarihin ona ayrıcalıklar sunduğu Antalya ise, şiirin ta kendisidir.

 

*Cemal Süreya’nın “Açılmamış Kapılar” adlı şiirinden.

Eller

“Bütün taşlar gibi vekarlı,
hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
bütün yük hayvanları gibi battal,
ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.
Arılar gibi hünerli hafif, sütlü memeler gibi yüklü,
tabiat gibi cesur
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen
elleriniz.

 

Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
bu dünya ellerinizin üstünde duruyor” dizeleriyle başlar..” 

Büyük Ozan Nazım Hikmet “Ellerinize ve Yalana Dair” şiirine.

Elleri boyalı, çamurlu, hamurlu, yaralı-bereli, çatlamış insanları çok seviyorum.

Benim için ellerdeki bu izler üretkenliğin, azmin, çalışkanlığın işaretleri.

Elleri yaralı-bereli, yaşamak için durmadan çamur yoğuran, çizen, üreten güzel insanlardan biri; Beş çocuk, altı torun sahibi Çini Ustası Ayşe Kozuk.

Döşemealtı’nda kadınlara genç kızlara çini öğreten Ayşe Kozuk’un Kepezüstü’ndeki Hilmi Beken Akaryakıt İstasyonu’nun yanında küçük bir çini atölyesi var.

Geçtiğimiz gün oğullarım Efe ve Ege ile atölyesini ziyaret ettik. Çok mutlu oldu. Sıkılmadan çinileri nasıl yaptığını anlattı. İğneleme yöntemiyle desenleri nasıl çizdiğini, tabakları nasıl pişirdiğini gösterdi.

Biz el emeği göz nuru çinileri izlemeye doyamadık.

Yaz tatilinde ailecek Ayşe Hoca’dan çini öğrenmeye gideceğiz.

Ayşe Kozuk’u tanımak ve bir hobiniz olsun istiyorsanız sizi de bekleriz.

 

Evinizde bu güzelliklere yer açın.

Herşeyin fabrikasyon olduğu günümüzde, el emeği göz nuru dökerek üreten ustalarımızın kıymetini bilelim.

 

Beş çocuk, altı torun sahibi Çini Ustası Ayşe Kozuk

“Binbir zahmet ve alın teri sonucu ortaya çıkan çiniler; göz alıcı renkleriyle, evlerimizde vitrinlerimizi, duvarlarımızı, sofralarımızı süsler.

Küçük bir çini kase bile yorucu ve hayli zahmetli bir uğraş sonucu meydana gelir. Sıradan bir çamurken şekillenip, sonra binbir emek ve göz nuru ile boyandıktan sonra 950 derecelik fırında pişer. Sırlanıp bir kez daha pişer ki, renkleri hiç silinmesin ve sonsuza dek yaşasın. Her bir çini, bir diğerinin benzeri gibi gözükse bile, aslında bambaşka bir rüyanın yansımasıdır bu alemde.

İşte toprak kaplara rüyalarını umutlarını işleyip pişirenlerden biri de beş çocuk, altı torun sahibi Ayşe Kozuk.

Malatya’da doğmuş. Çiniyi ilk kez Kütahya’da görmüş.

“Çarşıda gezerken bir çini atölyesinin vitrininde rengarenk çinileri görünce, ‘Bir insan bunu yapamaz‘ diye aklımdan geçirdim. O gün içime bir ateş düştü. Bir çini atölyesinde çalışmaya başladım. Ham tabak yapmasını öğrendim. İki yıl çiniciliğin bir çok aşamasında çalıştım, piştim. 1990 yılında kendi atölyemi kurdum. Kütahya’da bu iş erkeklerin tekelindedir. Kendi markamı oluşturup İstanbul Kapalıçarşı’ya mal satmaya başladım. Tam zirvedeyken özel nedenlerle çini yapmaya ara verdim. Atölyemi devrettim, Kütahya’dan ayrıldım.”

“Özel nedenler” hele de bir kadın için anlatması ne zor şeydir. Zaten ne biz sorduk ne de o tek kelime bile etmedi. Yazılmasa da olur.

Çok sevdiği atölyesini kapatıp Kütahya’dan ayrılan Ayşe Kozuk’un yolu 1993 yılında bu kez turizmin başkenti Antalya’ya düşer.

Evde oturmak O’na göre değildir. Kent merkezini dolaşırken gözü yine vitrinlerdeki çinilere takılır. Bakar ki etrafta bir sürü hediyelik eşya dükkanı var. Üstelik hepsi de başka illerden mal alıyor. Yıllarca bu işin merkezi Kapalıçarşı’ya mal satmış bir çini ustası olarak, bir hevesle Kaleiçi’nde hediyelik eşya dükkanı açmaya karar verir. Açar açmasına ama Kaleiçi başka yerlere benzemez. İş yapmak öyle her baba yiğidin harcı değildir. Hevesi çabuk kırılır, dükkanı kapatmak zorunda kalır.

Yine ev hanımlığı günleri başlar. Ne zor şeydir bir sanatçı için evde oturmak. Aklında yüreğinde hep rengarenk boyaları ve çinileri vardır. Parmakları sızlar durup dururken. Yıllarca çizip çizip 950 derecelik fırına vermiştir rüyalarını kolay değil.

Ah o özel nedenler.

Taki üç yıl öncesine kadar.

Antalya’da yayın yapan bir televizyon kanalını izlerken, TOBB Antalya Kadın Girişimciler Kurulu üyesi işkadınlarını görür. Cep telefonundan programa mesaj atar, “Beni evden çıkarın.”

Ayşe Kozuk’un mesajı etkili olur. Hemen kendisiyle bağlantı kurulur.

Bir mesajla yeniden umutları yeşermeye başlar.

Kadın Girişimciler Kurulu’nun maddi ve manevi desteği ile özgüveni yerine gelen Kozuk, Güzeloba Mahallesi’nde yeniden bir atölye kurar.

Şimdi hayli umutlu Ayşe Kozuk. Rüyalarını gerçekleştirebileceği bir atölyesi var. Hem üretiyor hem satmaya çalışıyor. Üstelik yalnız değil. 3-4 Antalyalı kadın Kozuk’a üretim sürecinde yardımcı oluyor. Yani başka kadınlara da ekmek veriyor.

Sıkıntıları biraz olsun hafifleyen Kozuk’un tek bir sorunu var. Pazar.

Yani ürettiklerini satabilmek.

Kozuk’un anlattığına göre “El ürünü çiniler eskisi gibi rağbet görmüyor. Hediyelik eşya dükkanları daha ucuz olan fabrikasyon ürünleri tercih ediyor. Nasıl olsa her ürünün arkasında “Hand Made” yani “El Ürünü” yazıyor.

O ise inatla çinilerine imzasını atmayı sürdürüyor. Nede olsa sabır işi çini yapmak.

“Bana pazar bulsunlar, 200 kadına bu işi öğretirim” diyor Ayşe Kozuk, ve özellikle de turizmci hanımlara çağrıda bulunuyor; “Ne olur fabrikasyon değil el emeği ürünleri satın, üreten kadınlara destek olun.”

Ve bir de kendisi gibi üretmek isteyip de üretemeyen, evde oturmayı seçen kadınlara mesaj yolluyor; “Kek – pasta günlerini bırakın, çalışmaktan üretmekten korkmayın.”

Dipnot;

Yaklaşık bir yıl önce çalıştığım kurumun dergisi (ATSO Vizyon) için yazmıştım bu satırları.

 

Ayşe Kozuk’un atölyesi

Kepezüstü Mevkii Hilmi Beken Tesisleri yanı.

 

Altın s.çan adamın mesajı!

Düsseldorf’ta gün batmak, gece başlamak üzere…

Dostlarla dolaşırken, gözüm duvardaki altın sıçan adam kabartmasına takıldı.

Üstteki cümle: Bu masal asla gerçek olamayacak…

Alttaki cümle: Hayat akıllı ve tasarruflu olmayı öğretiyor…

(Çeviren dostumun yalancısıyım.)

 

Düsseldorf, Almanya Kuzey Ren-Vestfalya eyâletinin başkenti.

Ren Nehri kıyısında kurulmuş moda, reklam ve fuar kenti. “Almanya’nın Paris’i” diyenler de var. Ama iddialı bir söz.

Kent adını Ren’e dökülen “Düssel” deresinden almış.

 

Düsseldorf’un kalbi eski şehir Altstadt’ta atıyor. Kent merkezindeki bu sokak restoran ve birahaneleriyle ünlü.

 

Altstadt’ta ara sokaklarda yemek yediğimiz İspanyol restoranı. Adı “El Gitano”. Biftekler, Paella’lar (İspanyol pilavı) ve şaraplar bir harika.

 

Kentin kahramanı Jan Willem’ın at üzerindeki heykeli. Dünyanın en güzel at heykellerinden biri olduğu söylendi. Ama şahsen ben beğenmedim. Budapeşte’nin Kahramanlar Meydanı’ndaki at heykelleri ile karşılaştırılınca hayli sönük kalıyor.

 

Rod Stewart kılıklı çılgın bir sokak çalgıcısı.

 

Düsseldorf Kenti’nin sembolü takla atan iki çocuk figürü. Hikayesini öğrenemedim. Bilen varsa masaj atsın.

 

Ren kıyısındaki Burgplatz Meydanı’nda “Gemicilik Müzesi” olarak kullanılan güzel bir kule.

Düsseldorf’ta ayrıca ünlü Alman yazar ve düşünür Goethe’nin adını taşıyan bir Müze var. Gothe’nin yaşamının önemli bir kısmını bu kentte geçirdiği belirtiliyor. Malesef müzeyi ziyaret edemedim.

 

Uçurtma Avcısı

Emir ve Hasan, Kabil’de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk… Aynı evde büyüyüp, aynı sütanneyi paylaşmalarına rağmen Emir’le Hasan’ın dünyaları arasında uçurumlar vardır: Emir, ünlü ve zengin bir işadamının, Hasan ise onun hizmetkârının oğludur. Üstelik Hasan, orada pek sevilmeyen bir etnik azınlığa, Hazaralara mensuptur. Çocukların birbirleriyle kesişen yaşamları ve kaderleri, çevrelerindeki dünyanın trajedisini yansıtır.

Sovyetler işgali sırasında Emir ve babası ülkeyi terk edip California’ya giderler. Emir böylece geçmişinden kaçtığını düşünür. Her şeye rağmen arkasında bıraktığı Hasan’ın hatırasından kopamaz.

Uçurtma Avcısı arkadaşlık, ihanet ve sadakatin bedeline ilişkin bir roman. Babalar ve oğullar, babaların oğullarına etkileri, sevgileri, fedakârlıkları ve yalanları… Daha önce hiçbir romanda anlatılmamış bir tarihin perde arkasını yansıtan Uçurtma Avcısı, zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip toprakların yok edilişini aşama aşama gözler önüne seriyor.

Uçurtma Avcısı’nda anlatılan olağanüstü bir dostluk. Bir insanın diğerini ne kadar sevebileceğinin su gibi akıp giden öyküsü…

Yazar:Khaled Hosseini
Sayfa Sayısı: 356
Baskı Yılı: 2012
Dili: Türkçe
Yayınevi: Everest Yayınları

Şairler ölünce nereye gider?

Prag’da ne astronomik saat, ne Kadife Devrim’in yapıldığı meydan, ne Kafka’nın evi, ne de Mucha’nın tabloları beni “Şairler Mezarlığı” kadar şaşırtmamıştı.

Daha önce adını bile duymadığım Çek Şairler’in yan yana gömülü olduğu mezarlıktaki asırlık ağaçların gölgesi altında, bir bankta gözlerimi kapatmış ve kendi kendime sormuştum: Şairler ölünce nereye gider?

Beraberimde mezarlığa sürüklediğim dostlarım kuşkusuz benle aynı hazzı almamıştı. Oysa benim için Prag’dan aklımda kalan ve yaşamım boyunca hep hatırlayacağım bir gezi oldu.

 

Aslında “mezarlık” konulu bir yazı yazmayı planlıyordum.

Neyzenler Mezarlığı – Konya Mevlana” , “Körler Mezarlığı – Antalya Akdamlar Köyü” ve “Şairler Mezarlığı – Prag” üzerine.

Adlarında bir hikaye gizli mezarlıklar üzerine.

Belki daha sonra.

 

Ne zaman bir şairin öldüğünü duysam içimi tarifsiz bir hüzün kaplıyor.

Bugün haber sitelerinde bir haber gözüme çarptı.

“Ünlü şair vefat etti. Amerikalı ünlü şair ve yazar Adrienne Rich, 82 yaşında öldü.

Rich’in oğlu Pablo Conrad, uzun süredir eklem iltihabından muzdarip olan şairin Santa Cruz’daki evinde hayata veda ettiğini açıkladı.

1963’te yayımladığı “Snapshots of a Daughter-in-Law” adlı şiir kitabıyla uluslararası ün kazanan Rich, eserlerinde kadın hakları, ırkçılık, cinsel ayrımcılık, ekonomik adalet ve lezbiyenlik gibi konulara değinmişti.

1969’dan itibaren “Kadın Özgürlüğü” hareketinde aktif rol alan Rich, 1976’da yayımladığı “Kadından Doğan: Deneyim ve Kurum Olarak Annelik” kitabı ile anneliğin bir anlamda kurum olduğu tezini ortaya atmıştı.

1997’de o zamanki ABD Başkanı Bill Clinton tarafından “National Medal of Art” ile ödüllendirilen Rich, hükümetin “gayri ahlaki politikaları” nedeniyle ödülü reddetmişti. Rich, Beyaz saray’a gönderdiği mektupta, “Amerika’da zenginlik ve güç eşitsizliği giderek daha da büyüyor. Halkın büyük bir kısmı hiçe sayılırken ABD başkanı, seçilmiş bazı sanatçılara böyle ödüller veremez” diye yazmıştı.
Rich ve arkadaşları, 2003’de ABD‘nin Irak‘ı işgal etmesini protesto etmek için Beyaz saray’daki şiir konulu sempozyuma katılmayı da reddetmişlerdi.

1953’de ünlü ekonomist Alfred Conrad ile evlenen üç çocuk sahibi olan Rich, 1970’de eşini terk etmiş, 1976’dan sonra yazar sevgilisi Michelle Cliff ile yaşamaya başlamıştı.
Rich’in bazı öyküleri Türkçe’ye de çevrilmişti.”

 

Wikipedia’da ise ölüm tarihi yok henüz fakat hakkında şu bilgiler var;

“Adrienne Rich (d. 16 Mayıs 1929, Baltimore, Maryland), ABD‘li şair. “20. yüzyılın ikinci yarısının en çok okunan ve en nüfuzlu şairlerinden biri” olarak nitelendirilmiştir.1951’de ilk şiir dizisi “A Change of World”‘ yayımlayarak “Yale Younger Poets Prize” (“Yale Genç Şairler Ödülü”)’nü kazandı. 1953’te ekonomist Alfred Conrad ile evlendi. Üç çocuk sahibi oldu ve 1966’da New York’a taşındılar. Burada iken Rich, beyaz olmayan ve fakir altyapılardan çocukları eğitti. Zaten sosyal reformlar ve ırkçılığa karşı harekete geçmiş Rich, James Baldwin ve Simone de Beauvoir eserlerini okuyup feminizm ile ilgilenmeyi başladı. 1976’dan beri Michelle Cliff ile yaşamaktadır. En çok tanınan denemelerinden biri Compulsory Heterosexuality and Lesbian Existence (“Zorunlu Heteroseksüellik ile Lezbiyen Varoluşu”; 1980), onun “lezbiyen sürekliliği” kuramını anlatır.”

 

 

Adrienne  RICH’in bir şiiri ile yazıyı bitiriyorum.

GÖÇMEN ADAYLAR, LÜTFEN DİKKAT

Bu kapıdan

ya geçeceksiniz

ya da geçmeyeceksiniz.

 

Geçerseniz,

her zaman adınızı hatırlamanız

tehlikesi olduğunu unutmayın.

 

Her şey gözlerini dikecektir size

siz de onlara öyle bakın

ve bırakın ne olursa olsun.

 

Eğer kapıdan geçemezseniz,

o zaman

saygın bir hayat yaşamanız

 

inançlarınıza bağlı

konumunuzu değiştirmeden

kahramanca ölmeniz mümkün

 

ama pek çok şey kör edecektir sizi,

pek çok şey sizi görmezden gelecektir,

kim bilir ne pahasına?

 

Kapının kendisi

hiçbir konuda söz vermiyor.

Kapı, sadece bir kapı işte.

 

Çeviri : Cevat ÇAPAN

Sana dün bir tepeden baktım Antalya!

“Gönül” kelimesini çok severim.

Bence “gönül” güzel Türkçemiz’deki en özel kelimelerden biri.

Huzur veren, aşk kokan, anlatılamayan duyguların ifadesi, derin anlamları olan bir kelime “gönül”.

Dün akşam güzel insan Hüsamettin Oğuz ağabeyin ve twitt’daşların çağrısına uyarak, Bir grup dostla Kepez Belediyesi tarafından Kent Ormanı içindeki Kanuni Otağı’nda gerçekleştirilen “Gönül Sohbetleri”ne katıldık.

Kanuni’nin Otağı’nda toplumun her kesiminden insan vardı.

Solcusu, sağcısı, türbanlısı, liberali, işadamı, öğrencisi, dernek başkanı, aklınıza kim gelirse.

Bizi oraya çeken şey kuşkusuz sohbetin konusu ve konuşmacısıydı.

Konu; “Antalya’yı Tanımak ve Tanıtmak”, konuşmacı da Antalya Tanıtım Vakfı Başkanı Nizamettin Şen olunca gitmemek olmazdı.

Kanuni’nin otağı

Sohbet’in açılışını yapan Kepez Belediye Başkanı Hakan Tütüncü, önce Kanuni Otağı ve Kent Ormanı hakkında bilgi verdi. “Bir şehir kültürel bir kimlik üzerine inşa edilmelidir” diyen Tütüncü, Kent Ormanı’nın 140 bin metrekare alan üzerine kurulduğunu, toplantının gerçekleştiği mekanın ise; Kanuni Sultan Süleyman’ın 1521 yılında Belgrad’da kurduğu Otağı Hümayun’un, İstanbul Askeri Müze’den alınan eskiz örneklerine uygun olarak yapılmış birebir modeli olduğunu söyledi.

İlk cümle Nazım’dan

ATAV Başkanı Nizamettin Şen ise sözlerine memleket şairi Nazım Hikmet’in “İki şey var ancak ölümle unutulur, anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü.” (Saman Sarısı şiiri) dizeleriyle başladı.

Şen, “Annemizden ne alıyorsak, kentimizden de onu alıyoruz. Annemize ne veriyorsak, kentimize de onu veriyoruz. Kentimize karşı sorumluluğumuz var. Tıpkı bir annenin çocuğuna karşı olan sorumluluğu gibi” dedi.

Hızlı kentleşme sonucu şehirlerin kültürel erozyona uğradığını ifade eden Şen, Türk şiirinin ustaları Nazım Hikmet, Yahya Kemal, Atilla İlhan, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kent ve memleket sevdasını eserleriyle özdeşleştirdiklerine dikkat çekti. Yahya Kemal’in İstanbul, Atilla İlhan’ın İzmir’le özdeşleştiğini vurgulayan Şen, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1900’lü yılların başında Antalya’da yaşadığı ve “Huzur” romanını Antalya’da yazdığı bilgisini verdi.

“Kente tutkun olmak” düşüncesinin önemine işaret eden Şen, “Kentten aldığımızı kente verdiğimizde huzur ortamı doğar. Ahmet Hamdi Tanpınar ‘Huzur’ romanını Antalya’da yazdı. Demek ki bu kent bir huzur kenti” dedi.

Şen, Antik Çağ’da Antalya bölgesinde 12 dilin konuşulduğunu, Antalya’nın eski adı Pamfilya’nın “Farklı Irkların yaşadığı kent” anlamına geldiğini de belirterek, “Bugün 12 dilin konuşulduğunu ancak oteller içinde görebiliriz” değerlendirmesinde bulundu.

Antalya’nın özellikle 80’li yıllardan itibaren çok hor kullanıldığını ifade eden Şen, “Bu kenti çok hor kullandığımız için çok sevdiğimizi söyleyemeyiz. Bu kentte artık doğruları yerine getirmeliyiz. Yanlışlıklarla mücadele etmeliyiz” çağrısı yaptı.

Portakal logosu nasıl doğdu?

Sohbet’te ATAV’ın hazırlattığı Antalya logosunun nasıl ortaya çıktığını da anlatan Şen, “Antalyalılar portakalı tıpkı elma gibi spiral olarak soyarlar. Bu Antalyalılara özel durumu logoda kullandık” dedi.

Antalya’nın değerlerini kayıt altına alması gerektiğini anlatan Şen şunları söyledi;

“Antalya’nın inanılmaz bir mutfak kültürü var. Ama maalesef piyaz’dan, şakşuka’dan, hibeş’ten başkası bilinmiyor. Antalyalı hanımlar çok güzel yemek hazırlıyor ama yemeklerimizi evlere hapsetmişiz. ATAV olarak Toroslar’dan Akdeniz’e Antalya Mutfağı adıyla bir yemek kitabı hazırlattık. 135 çeşit yemek tarifi var. Bugün Antalya’nın müthiş bir yemek kültürü var ama bu lezzetleri kendimiz de tatmıyoruz, dolayısıyla konuklarımıza tattıramıyoruz. Önce kendi değerlerimizi doğru bilmeliyiz. Bundan hepimiz sorumluyuz. Annemize karşı nasıl sorumluysak, kentimize karşı da öyle sorumluyuz.”

Markalaşma

Bir kentin marka değerinin alt markaları ile ölçülebileceğini de belirten Şen’in, Antalya’nın alt markalarına dair anlattıklarından aklımızda kalanlar şunlar;

Bizi en iyi tarif eden, en önemli özelliğimiz misafirperverliğimiz. Antalya insanı toleranslı, hoşgörülü. Bizi turizmde diğer rakip destinasyonlarımızdan farklı kılan bu.

Dünya halı literatürüne girmiş Döşemealtı Halımız var. Ama maalesef kaybolmaya yüz tutmuş. ATAV olarak Döşemealtı Halısı konusunda fikir alışverişi yapmak için Belediye Başkanı’na gittik. Giderken yanımızda Döşemealtı halı motiflerini bastırdığımız tişörtler götürdük. Bizi dinledi, yanındaki bir meclis üyesi ‘Siz bu tişörtleri verin biz pazarda satalım’ dedi. Her şeyi maddiyata çevirmek, bir kente yapılmış en büyük kötülüktür.

49 yıldır düzenlenen bir Altın Portakal Film Festivalimiz var. Çok önemli bir zenginlik.

Her 20 kilometre de bir antik kent var. Şairin dediği gibi Akdeniz’e kısrak başı gibi uzanmışız. Bu medeniyetlere sahip çıkmalıyız. Aspendos, Antalya için olmazsa olmaz. Kentimizde Osmanlı’dan daha çok Selçuklu izleri var. Bunları tanımamamız ve tanıtmamamız büyük ayıp. Örneğin temalı oteller beni çok rahatsız ediyor. Kültürümüzü yansıtan bir tek Topkapı Palace var. Kendi öz değerlerimize uygun oteller yapmalıyız. Antalya’da mimari anlamda karakteristik kaos var. Kent mimarisinde kültürümüzden eser yok. Yan yana sıralanmış apartmanları gören yabancılar Antalya’yı Doğu Avrupa’daki kentlere benzetiyor. Maalesef kent mimarisinde hiçbir estetik yok. Oysa bir kentin değerini estetik yapılar belirliyor.

Alman gazetecileri Kaleiçi’nde gezdirirken, ellerini Kaleiçi’nin surlarına koymalarını istedim ve dedim ki; “Bu taşlar 2 bin yaşında. Yani bu taşlar Musa’yı da gördü, İsa’yı da gördü. Dünyanın neresinde bu kadar eski taş var. Şaşırıp kaldılar.

Elmalı’da sedir ormanlarımız var. Oysa sedirin anavatanı Lübnan. Lübnan’ın sembolü sedir. Ama bugün orada sedir kalmadı, Elmalı’da ormanımız var. Bu kadar büyük bir doğal zenginliğimiz var. Farkında değiliz ama Antalya dünyanın en zengin endemik bitkiye sahip bölgesi. Sadece bize özgü 300’den fazla endemik bitkimiz var. Bu zenginliklerimizle övünmeliyiz.

Kepez’i ne ile simgelersiniz?

Sohbet’te Nizamettin Şen’e “Kepez’i ne ile simgelersiniz?” sorusu yöneltildi.

Şen şunları söyledi; “Ben yıllar önce bir yazımda Kepez’i öteki Antalya diye tarif etmiştim. Kepez’i Antalya’nın can damarı olarak görüyorum. Neden mi? Çünkü Antalya’da turizm sektörü insan unsurunu bölgeden alıyor. Housekeeping’den üst yöneticisine kadar bu bölgeden. Kepez olmasa Antalya turizmi olmaz. İnsan bizim en büyük varlığımız. Bu yüzden Kepez’in en büyük simgesi insan.”

“Kentleri sadece deniz ve güneş olarak düşünmemek lazım” diyen Şen, dünyada el emeği, göz nuru ürünlerin büyük rağbet gördüğünü, etnografya müzelerine ilginin arttığını belirterek, Kepez’de bu konuda çalışmalar yapılmasını önerdi. 

Bir kentin nasıl sevilmesi gerektiğini, o şehrin şairlerinden öğrenebiliriz

Kepez Belediye Başkanı Hakan Tütüncü, Yahya Kemal’in Süleymaniye’de Bayram Sabahı ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bursa’da Zaman şiirlerini okudu. Tanpınar’ın Antalya Lisesi mezunu olduğunu ve Huzur romanında “A…” olarak bahsettiği kentin “Antalya” olduğunu anlatan Tütüncü geceyi şu güzel sözlerle noktaladı; “Aslında bir kentin nasıl sevilmesi gerektiğini, o şehrin şairlerinden öğrenebiliriz.”

Sanatçılar Zehra Özçelik’in ud, Nevra Köroğlu’nun klasik kemençesiyle renk kattığı Gönül Sohbetleri’nde musiki eşliğinde dostlarla, hayata ve kentimize dair sohbet etme imkanı bulduk.

Doğrusu biz çok keyif aldık. Antalya’da kültür – sanat yaşamının zenginleşmesi, insanların zihinlerindeki önyargıların kırılması adına bu tür toplantıların çeşitlendirilmesi ve kentin genelinde yaygınlaştırılmasını öneriyorum.

Sohbetleriniz “gönül”den olsun.

Babam Temel Reis

 

 

 

 

 

Bugün Babam Ali Temel Çakmur’un ölüm yıldönümü. Arkadaşlarının çağırdığı adı ile “Temel Reis”in.

Bugün gazeteci olduysam, Efe ve Ege gibi harika iki oğlum varsa ve en önemlisi başım dik dolaşabiliyorsam, babam sayesinde.

Babam’ın harika dostları var. Gaziantep’te yaşayan sevgili Hüseyin Toprak, babamın çocukluktan ölümüne kadar, yaşamı boyunca daima görüştüğü dertleştiği isimlerin başında gelir. Hüseyin Amca’nın babamın ölümünün ardından yazdığı satırlar, adeta 60 küsur senelik hayatının özeti gibi…

 

“Ali Temel Çakmur

Bir arkadaşın ardından yazı yazmanın sıkıntısını çekiyorum.

Bizim kuşak, kimselerden yardım görmeden, düz duvara dişiyle tırnağıyla tırmanan bir kuşak.

Amcası, dayısı olmayan, bir yerlere gelmişse, oraya akıl gücüyle gelen bir kuşak.

Dostluğun, vefanın, sabrın, onurun, erdemin, namusun, özverinin ne olduğunu bilen ve bu yüce değerlere tutunarak, ödün vermeden yaşama savaşı veren bir kuşak…

Bağnazlıkla ilgisi olmayan bu değerler, günümüzde sıcaklığını yitirmek üzere…

Ali Temel Çakmur…

Çocukluk arkadaşım. İlk gençlik yıllarımız birlikte geçti. Birlikte tiyatro çalışmalarımız oldu, birlikte şiirler yazdık, Kilis’in dar sokaklarında, birlikte şarkılar söyleyerek çok gezdik.

“Ahmakıslatan” yağmurların altında bahar rüzgarları estirdik. Yağmurun bizi ıslatamayacağını sanırdık ama sucuk gibi de ıslanırdık.

1960’lı yılların başında başladığım gazeteciliği köşe yazarlığı ile sürdürüyorum. Bir köşe yazarının, can arkadaşı hakkında böyle bir yazıyı yazma zorluğunu yaşıyorum…

Ali Temel Çakmur, maç spikeri Orhan Ayhan hayranıydı. İki oğlu oldu, birinin adına Orhan, İkinciye de Ayhan dedi. Orhan gazeteci oldu, Ayhan eskrimci…

İkiz torunları olduğunda bana telefon etti, “dünyaya iki çivi daha çaktık reis” dedi.

Güzel insandı, çok küçük şeylerle mutlu olmayı bilirdi. Sevecen, özverili bir kişiliği vardı.

Yaşadığı fırtınalarda bile espiri yapabilen ender insanlardandı.

Son olarak, geçtiğimiz kurban bayramında telefonla görüştük,”Peki iyi değilim” diyordu…

Oğlu Orhan, babası için kemoterapiye başlandığını söylediğinde yüreğim cızladı.

Geçtiğimiz gün Orhan telefon etti; “Hüseyin amca, babamı kaybettik…”

İşte o kadar !..

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın can dostu, birçok değerleri paylaştığımız Ali Temel Çakmur’un öldüğüne inanmak zorladı beni.

Darmağın oldum…

26 yaşında yitirdiğim oğlum Murat, şimdi Temel amcası ile bir yerlerde geziyordur belki de. Kim bilir?…

Işık içinde yatsınlar…”

Hüseyin TOPRAK – Gaziantep