Gözünü dört aç ey fani!

Antalya’da gezerken çevrenize biraz dikkatli bakarsanız,  yöreye özgü onlarca endemik bitki ve çiçek göreceksiniz. Zaman zaman sosyal medya hesaplarımdan paylaşıyorum. Siz daha fazlasını keşfetmeye çalışın.

Ne diyor şair;

Pencereden görebildiğin kadar

Göğün kıymetini bil

Kıymetini bil çiçek açmış bademin

Güneşli odanın çamurlu sokağın

Beyazın siyahın yeşilin

Pembenin kıymetini bil…

Güneş yalnız dirileri ısıtır

Güneşin kıymetini bil.*

kumpapatyasi

Bir yerde karşılaşırsanız incitmeyin! Antalya’ya özgü Kum Papatyası.

akyildiz

Elmalı Akyıldızı… Torosların yüksek yaylalarında gözden uzak açıyor. Kıymetini bil.

toros

Toros Cücesi… Adını aldığı dağlar ne kadar heybetliyse, bu güzel de o kadar mütevazi.

dilsizpapatya

Dünyanın tüm kelimelerinden daha güzel, cesur ve mütevazi; Antalya’ya özgü Dilsiz Papatya…

zuhredugmesi

Orada bir çiçek dünyanın tüm çirkinliklerine, kötülüklerine karşı inatla açıyor. Korkuteli’ne has Zühre Düğmesi..

kayagulu

Antalya Kayagülü… Gözünü dört aç ey fani! Görebilirsen ne mutlu sana. Zira sadece temmuz ayında açıyor.

Fotoğraflar ve bilgiler; Dr. İsmail Gökhan Deniz ve Dr. Candan Aykurt ve Antalya Orkidelerini ve Biyolojik Çeşitlililği Koruma Derneği (ATOK) katkılarıyla EXPO 2016 Antalya için hazırlanan “Antalya Endemik ve Nadir Çiçekleri” adlı harika kitaptan.

*şiir Oktay Rıfat

Zeytinin dirilişi!

Sosyal medyada paylaşılan bir yorum çok hoşuma gitmişti; “Bu ülkede bir kadın olmak bir de ağaç olmak çok zor” diyordu.

Bir süredir zeytinlikleri bitireceği öngörülen yasa tasarısı tartışılıyor.

Ömrünü Patara kazılarına adayan güzel insan Havva İşkan hocamız “Patara 2008 yangınında kül olup taşlaşan zeytin ağacı üç yıl önce yeniden filiz verdi büyümeye başladı. Zeytin insandır dokunmayın; günahtır…” notuyla paylaştı.
Şahane değil mi?

Yasalar, dozerler falan filan hepsi hikaye. Ne yaparsan yap yok edemiyorsun işte!

zey22

Patara Antik Kenti’nde yeniden filizlenen zeytin ağacı…

Mevsimsiz bir memlekette…

Mevsimsiz bir memlekette yaşamak kadar kötüsü yok.

Mevsimsiz bir memlekete döndük, korkuyorum.

***

Vücutlarımız yorgun/ çalışmaktan değil ama,

Kaygıdan, anlaşılamamaktan, susmaktan yorgun.

Mevsimsiz bir memlekette, hayal kurmak kadar kötüsü yok.

Hayal kurmaktan korkuyorum.

***

Adam- kaygılı, mutsuz, hüzünlü… Acelesi var mış gibi anlattı aklından geçenleri… Eski bir şiir kitabından sözcükleri kaçırır gibi..

***

Ruhlarımız, memleketi düşünmekten fırtınalı denizde sürüklenen ağaç kütükleri gibi.

 

Gözlerim yaşlanıyor… Yakın gözlüğü takmam lazım, okumakta zorlanıyorum.

Bir yerlerde eski bir fotoğrafla karşılaşınca, eski kışları özlüyorum.

***

Beni düşünmekten vazgeçme.

***

Telefonun diğer ucunda sustu kadın.

***

Araya soğuk ve uzun bir kış daha girdi…

……………………………………………………….

ben bıraktım artık kelimelerin peşinden koşmayı

ben bıraktım artık kelimelerin peşinden koşmayı…

renklerin peşinden,

sahile vuran bembeyaz köpüklerin peşinden,

bulutların peşinden,

nisan yağmurlarının peşinden

bir çiğ tanesinin peşinden,

bir çocuk sevincinin peşinden…

 

öyle senle doldurdum ki içimi

bıraktım artık

ağustosun ardından gelen eylülün

eylülde dalından kopan sarı bir yaprağın peşinden koşmayı

 

masaya vurulan son kadehin peşinden koşmayı…

 

Dance Me to the End of Love

Leonard Cohen öldü. Ardında enfes şarkılar bıraktı. Her büyük sanatçı gibi ölümünün ardından daha çok rağbet görüyor. Sosyal medyada hemen herkes “Dance Me to the End of Love” şarkısını paylaşılıyor.
“Korkuya rağmen dans et benimle, kendimi güvende hissedene dek. Bir zeytin dalıymışım gibi tut beni ve yuvama götüren güvercin ol. Aşkın gidebileceği yer neresiyse oraya kadar dans et. Düğünümüze kadar dans et, yeniden ve yeniden. Şefkatle dans et, uzun uzun dans et. Aşkımızın altında sadece ikimiz varız; aşkımızın üstünde de. O yüzden aşkın gidebileceği yer neresiyse oraya kadar dans et benimle.”

Ne ilginçtir ki bu bir aşk şarkısı değil. II. Dünya Savaşı’ndaki ölüm kamplarından bahsediyor.

leo2

Başucu bloglarımdan egoistokur‘da gezerken öğrendim.
Cohen, insanların krematoryumlarda yakıldığı ölüm kamplarına dair kitapları okurken, bazı kamplarda mahkûmların birer yaylı çalgılar dörtlüsü kurduklarını öğrenir. En yakınlarındakiler teker teker öldürülüp yakılırken, klasik müzik konserleri veriyorlardır. ‘Yanan bir kemanın sesi eşliğinde güzellik için dans et benimle’ dizesi böyle çıkar.
Cohen, “Güzellik kelimesi sanırım hayatın yok olduğu o anlarda bile tutkunun daim olmasıyla alakalı bir şeydi. Tükenişi anlatırken kullandığımız dilin, âşık olduğumuz kişiye teslim olurken kullandığımız dille aynı olduğunu fark ettiğimde nefesim kesildi” diyor.
Müthiş değil mi?

Kaynak:
http://egoistokur.com/leonard-cohen-cirkiniz-ama-muzigimiz-var/

Bahşiş!

ABD’nin Teksas eyaletinde bir kadın, Applebee’s adlı restorana gitti ve 1 liralık kahve siparişi verdi. Kahvesini içti, hesabı bıraktı, kalkıp gitti.

Kahve fincanını ve hesabı almayan gelen garson masanın üzerinde bin 500 lira bahşiş görünce şaşırdı. Kadın müşterinin parasını unuttuğunu düşündü, taki peçetenin üzerindeki notu okuyana kadar.

Peçetenin üzerindeki notta şöyle yazıyordu:

“Dün annem süpermarket kasasında para ödemekte zorlanırken ona yardım ettin ve ona çok güzel bir kadın olduğunu söyledin. Babamın ölümünden sonra onu hiç bu kadar gülerken görmemiştim.”

pecete2

Yaşamınızı güzelleştiren insanlara iyi davranın.

fis

Kaynak:

http://www.hurriyet.com.tr/1-liralik-siparis-verdi-bin-500-lira-bahsis-verdi-40206125

Gözlerini her kırpışında içimden mavi bir martı kanatlanıyor gökyüzüne

Bugün bu şiir düştü payıma… Sıradan bir günün payına.

Biraz taş topladık sahilde. Yuvarlak, ince, biçimli-biçimsiz, renkli-soluk gri  taşlar.

Üzerlerine resimler yapılacak, belki bir baykuş, belki bir kent silüeti..

Dev dalgaların getirdiği, irice bir kütük bulduk sahilde…

Islak ve yalnız..

Tuttuk eve getirdik..

Belki bir sehpa olacak, belki bir saksı, belki bir hiç.

Kilerde öylece unutulup gidecek.

Hatıralar gibi.

Bugün bu şiir düştü payıma… Sıradan bir günün payına;

Mavi

Maviyi mi soruyorsun

Gözlerimden yüzüme yayılan maviyi mi

Mavi bir renk değildir huydur bende

ve belki benim yetinmezliğimdir

ve belki herkesin yetinmezliğidir

denenecektir ki bir süre ve denenecektir

bir akşamüstü düşünmek bir akşam üstünü düşünmekten başka nedir ki?

Edip Cansever

 

Gözlerini her kırpışında içimden mavi bir martı kanatlanıyor gökyüzüne..

Bir Kelebek, Bir ahtapot, Bir Japon balığı

Biri uçan, ikisi yüzen üç canlıya ait, hiç bilmediğim şeyler öğrendim.

İlkini bir takvimden, ikincisini bir balıkçıdan, sonuncusunu da bir kitaptan.

***

Kelebekler, renklidir, zariftir, narindir, özgürdür ve tabiki evrenseldir! Kelebeklerden nefret eden bir insana rastlamadım.

Sadece çiçek tozu ile hayatını devam ettiren, her biri birer renk cümbüşü olan kelebeklerin “gece” ve “gündüz” diye iki cinse ayrıldığını biliyor muydunuz? Peki gece kelebeklerinin tatma ve koku alma duygularının çok hassas olduğunu, erkeklerin 5 kilometre uzaktaki dişinin kokusunu alabildiklerini. Ben bilmiyordum, Antalya Tanıtım Vakfı’nın “Kelebekler” temalı 2015 yılı takviminden öğrendim.

***

Zaman zaman balığa çıkıyorum. Balık yakalamaktan çok, kentten, karadan uzaklaşıp, ruhumu dinlendirmek için. Balıkçılar ilginç insanlar. Onlarla sohbet etmeyi, hiç durmadan konuşmalarını, gevezeliklerini seviyorum.

Yeni tanıştığım Balıkçı Sado’dan benim için ahtapot yakalamasını istedim.

“Ben Ahtapot yakalamam, yakalayanı da sevmem” dedi.

“Niye?” diye sorunca tuhaf bir yaşam dersi verdi;

“Ahtapotlar yumurtalarını kıyıya bırakırlar ve yavruları büyüyünceye kadar yumurtaların üzerinden hiç ayrılmazlar. Ve kolayca avlanırlar. Bebeklerini kollarının altına alan bir canlıya kıyılır mı hiç? İşte bu yüzden ahtapot avlamıyorum, avlayanları görürsem de kızıyorum.”

Balıkçının sözlerinden sonra internette biraz araştırdım.

Sahiden  ahtapot anneliği hiçbir canlının anneliğine benzemiyor. Bir kayanın ovuğuna yumurtladıktan sonra kuluçkaya yatan ahtapotlar, ne pahasına olursa olsun yuvasını terk etmiyor. Uzun süren kuluçka dönemi boyunca hiçbir şey yemiyor. Yavrular yumurtadan çıktıktan sonra çoğunlukla can veriyor. Bu yüzdendir ki hiçbir dişi ahtapot yavrularının büyüdüğünü göremiyor. Ne büyük fedakarlık.

Annelere kıymayın efendiler!

***
002-34B

Jeffrey Gitomer’in “Sosyal Patlama” isimli kitabında okudum. Araştırmalara göre yüz yıl önce insanların ortalama dikkat süresi yaklaşık 20 dakikaydı. Sonra küçük bir değişiklik oldu; internet ortaya çıktı. Artık her taraftan mesaj bombardımanına tutuluyoruz; sesli mesajlar, videolar, e-postalar, uygulamalar, güncellemeler, tweetler, rettweetler vb.

Artık 100 yıl öncesine göre daha hızlı düşünüyoruz, buna karşılık dikkatimiz daha kolay dağılıyor.

BBC, “Web’de gezinmenin bağımlılık yapan doğası, dikkat sürenizi 9 saniyeye düşürebilir… Yani Japon Balığının ki kadar” diyor.

Dokuz saniye… Bir tweet okuma süresi… Bir konuya odaklandığınız da ya da başka konuya mı atlayacağınıza karar vermeden önce sahip olduğunuz süre işte bu kadar; 9 saniye!

Dinlemek için de, anlatmak için de, anlamak için de topu topu 9 saniyemiz var. Kısacası Japon balıkları gibiyiz.

Ellerim, ellerin olmadan yarım kalmış bir duadır

Ellerin nefestir

Ellerim titrer her nefesinde…

 

Ellerin güneştir

Ellerim yanar her doğuşunda…

 

Ellerin bir nehirdir

Ellerimi yıkarım her damlasında…

 

Ellerin bir dağdır

Ellerin bir gönül ağrısıdır

Ellerin uzaktır

Ellerin bekleyiştir

Ellerin yazgıdır

Ellerin sızıdır

Ama sen bilmezsin, bilemezsin

Ellerim, ellerin olmadan yarım kalmış bir duadır.

 Orhan Çakmur – 30 Nisan 2013 – Antalya

 

 

Lavoisier’in kafası

Kimya  biliminin dehası Lavosier’in asıl eğitimi hukuktu ve Paris Barosu”na kayıtlı bir avukattı. Bilimsel gözlem ve yorum üzerine yaptığı konuşmaları nedeniyle bütün dünyada ün kazanmıştı. Kimya bilimini reddeden yobazları gösterip “Bu kelleler hiçbir şeye yaramaz” dediği için tutuklandı. Aynı gün yargılanıp, giyotinle ölüme mahkum edildi.

Lavoisier; matematikçi Lagrange’ i çağırdı vekafam sepete düştüğünde gözlerime bak. Eğer iki kere göz kırparsam; insanın kafası kesildikten sonra bir süre daha beyin düşünmeye devam etmekte  demektir” dedi…

Lavoisier’ in kafası kesildi, sepete düştü ve gülerek iki kere göz kırptı.

Matematikçi Lagrange diyor ki;
“Lavoisier’ in son saniyedeki ispat arayışı, bilimselliğin yüzyıllar sürecek meşalesidir.

Ama o yobaz kafalar asırlarca karanlıkta sürünecekler, insanlığı da süründürecekler.”

Tanrı,
iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır;
yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Allah’ı
kullanırlar. Giordano BRUNO ( 1548 – 1600 )

 

Antoine-Laurent de Lavoisier kimdir?

Fransız kimyacı. (d. 1743 Paris, Ö.1794 Paris)

Yaşamında iki devrim görmüş bir kişidir. Devrimlerden biri, yüzyıllar boyunca “simya” adı altında sürdürülen çalışmaların, bugünkü anlamda, kimya bilimine dönüşmesidir. Lavoisier bu devrimin kahramanıdır. İkinci devrim, “1789 Fransız ihtilali” diye bilinir. Lavoisier bu devrimin getirdiği terörün kurbanıdır.

1794’de  solunum üzerinde deneylerini yapmakta olduğu bir sırada, Lavoisier, Devrim Mahkemesi önüne çağrılır. İki suçlamaya hedef olmuştur:

  1. Devrim karşıtı olarak karalanan aristokrasiyle ilişkisi;
  2. Vergi toplamada yolsuzluk (Lavoisier topladığı vergilerin küçük bir bölümünü laboratuvar deneyleri için harcamıştı).

51 yaşında iken, “devrim” adına kafası giyotinle uçurulur. Lavoisier, boynunun vurulmasını beklerken kitap okuyordur. Cellat, onu giyotine götürmek için yanına geldiğinde, Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için okuduğu kitabın arasına bir kitap ayracı koymuştur.

kaynak: wikipedia.org