Zıpkın yarası

Tezgahın üzerindeki balıklara göz gezdirirken, yanımdaki ağabeyim, eliyle şefe iri bir Grida’yı göstererek, “şunu ayır” dedi ve sonra bana dönerek içime işleyen o sözü söyledi; “sırtında zıpkın yarası var.”

Sırttaki yüzgecin hemen altındaki küçük yara, O’nun bir balıkçı tarafından kısa süre önce zıpkınla avlandığını gösteriyordu. Bir başka deyişle taze ve doğal olduğunun işaretiydi. Yani o gün o tezgahta yenebilecek “En kral” balıktı.

Bir çok balığın çiftlikte, kafeslerde doğal olmayan yollarla üretildiği günümüzde, deniz balığı olduğu su götürmez bir balık. En güzel delili de sırtındaki zıpkın yarası. Çiftlik balığında zıpkın yarası olmaz.

Pek çoğunuzun “Ne var ki bunda bu kadar büyütecek, yemeseydin birader” dediğini duyar gibiyim.

Benim itirazım Grida’nın avlanmasına değil.

Nasıl tavşan’ın gözüne ışık tuttuğunda yerinden kıpırdamıyor, kaçmıyor, kaçamıyor, Grida’da aynen öyle. Siz bakmayın yüzünün biraz sert göründüğüne. Denizin içinde insan gördüğü zaman kaçmayan, meraklı bir balık türüdür Grida.

Yıllar önce Antalyalı ünlü ressam Esen Emekçil ilginç bir Grida anısını anlatmış, gazeteci Bülent Ecevit Cumhuriyet’te kaleme almıştı.

Antalya Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nin kurucusu Esen Emekcil, Akdeniz’in rengini ve tuzunu tuvale işleyen adam.

Emekçil dalmaya meraklı. Fırsat buldukça Antalya’da Yat Limanı çevresinde falezlerin kıyısında zıpkınla dalış yapıp balık avlıyor. Bir gün bir Grida ile karşılaşıyor. Göz göze geliyorlar. Vurmaya kıyamıyor. Hatta deniz kestanelerini parçalayıp, eliyle besliyor.

Gün geçtikçe grida ile dost oluyor. Neredeyse her dalışında, Grida ile karşılaşıyor. Ama belli ki böyle bir dostluk doğa kanunlarına aykırı. Çünkü biri avcı diğeri av. Emekçil yine bir karşılaşma sırasında dayanamıyor ve çekiyor zıpkının tetiğini.

Ama içi cız ediyor.

Esen Hoca dostlarına bu öyküyü anlattıktan sonra eklermiş;

“O balığın bana bakışını hayatım boyunca unutamam. İnsana güvenilmez.”

Yarın korkusu ile yaşarsan bugünü ıskalarsın

Üç Aptal son dönemde izlediğim en başarılı filmlerden. Ailecek keyifle izledik. Duygu yoğunluğu yüksek bir o kadar da eğlenceli bir film.

Hindistan’ın en iyi mühendislik okuluna başlayan öğrencilerin başlarından geçenleri anlatıyor.

Sistemin daima yarış üzerine kurulu olduğu, herkesin en iyi olmaya çabaladığı bir okulda sistemi değiştirmeye çalışan Ranço adlı öğrenci ve en yakın 2 arkadaşının hikayesi.

Başlıkta cümle ise filmlerdeki repliklerden biri.

Mutlaka izleyin.

 

Bir zeytin ağacı gibi ol oğlum

 

 

 

 

 

 

 

Bir zeytin ağacı gibi ol oğlum.

Bir zeytin ağacı kadar uzun bir ömrün olsun. 

Bir zeytin ağacı kadar kimseye müdanan olmasın. Bu sert rüzgârlar, hoyrat yağmurlar, kızgın güneş sana ne verirse versin kızma. 

Sen kainata uzattığın dallarında insanlara daha fazlasını sunmaktan çekinme. 

Dallarından sarkacak zeytin hiç tanımadığın hayatın tadını almış insanların sofrasında lezzetli bir zeytinyağı olduğu kadar, alınterini emeği ile silenlerin sofrasında acı bir çayı yumuşatan kahvaltıya da eşlik edebilsin. 

Senin gibi hür ve özgür bir zeytini kendine yakın görürsen sarıp sarmalamaktan çekinme. 

Duruşun, tenin, rengin senden fazla olsun, başkalarına ilham olsun. 

Kışın hoyrat rüzgârlar dallarını kırdıkça, yazın gövden güçlensin. 

Köklerin boyundan büyük, kabuğun ince kalbinin tam tersi kalın olsun. 

Bir zeytin ağacının dallarında bir o yana bir bu yana sallanan o güzel yapraklar kadar güzel bir ömrün olsun oğlum. 

Bir zeytin ağacı kadar güzel bir kaderin olsun…*

 

Yukarıdaki satırlar, yazılarını ilgiyle takip ettiğim gazeteci Cüneyt Özdemir’e ait. Radikal Gazetesi’nin internet sitesine girip yazının tamamını okursanız, yeni baba olan Özdemir’in, nasıl bir ruh hali ve duygu ile bu satırları yazdığını daha iyi anlarsınız.

***

Başka dinlerde benzer ritüeller uygulanıyor mu bilmiyorum ama Türkler’de doğumdan sonra bebeğin göbek bağı’nı toprağa gömmek bir gelenek. Göbek bağını nereye gömerseniz, bunun gelecekte çocuğun yaşamına yön vereceği rivayet olunur.

Çocuğunun öğretmen olmasını isteyen anne – baba bir okulun, doktor olmasını isteyen “hastane”nin bahçesine gömer miş.

Annelerimiz bize öyle anlattı.

 ***

Özdemir’in satırları beni yıllar öncesine, oğullarım Efe ve Ege’nin doğdukları güne götürdü.

Eşimin gazlı bir bez içinde sakladığı iki göbek bağını, çalıştığım gazetenin bahçesinde bir portakal ağacının dibine gömmüştüm sessizce.

Ve dua edip şöyle bir temenni de bulunmuştum;

“Ömür boyunca birbirinizden hiç ayrılmayın”

 

 

 

Hatırlatma;

*Cüneyt Özdemir’in 25 Temmuz 2012 tarihli Radikal Gazetesi’ndeki “Göbek bağı gömme töreninden canlı yayın” başlıklı köşe yazısından alınmıştır.

Kaçırdığımız güzellikler…

Sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz?

Bir sokak çalgıcısının önünde hiç durup müzik dinlediğiniz oldu mu? Yoksa kulak tırmalayıcı bulup, bakmadan geçip gittiniz mi önünden. Ya da cebinizdeki bozuklukları sırf kendinizi iyi hissetmek için önündeki kutuya atıp beğenmiş gibi yaptınız mı?

Peki o sokak çalgıcısı hiç tanımadığınız biri değil de popüler bir star olsaydı. Aynı tepkiyi mi verirdiniz.

 

Çok sevdiğim bir hikaye.

 “….Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.

Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.

Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer gider.

Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.

En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar.

Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden  gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı…

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post Gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır.

Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi…

Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?”

 

Yavaş yavaş ölmeyin!

Yavaş yavaş ölürler seyahat etmeyenler…

Yavaş yavaş ölürler okumayanlar; müzik dinlemeyenler, vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler alışkanlıklarına esir olanlar; her gün aynı yolu yürüyenler.

Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler…

Elbiselerinin rengini değiştirmeyi bile göze alamayanlar veya bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler, ihtiraslardan ve mücadelenin verdiği heyecandan kaçınanlar.

Aşkta veya işte bedbaht olup istikamet değiştirmeyenler.

Hayallerini gerçekleştirmek için riske girmeyenler…

Hayatlarında bir defa bile mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmayanlar yavaş yavaş ölürler.

Şimdi yaşayın, hemen harekete geçin, kendinizi yavaş yavaş ölüme teslim etmeyin.

(1971 Nobel Ödülü sahibi Pablo Neruda’nın tavsiyeleri)

Fil ve üzüm

Bazen heybemde biriktirdiklerimi dostlarla paylaşmak istiyorum. Nerde, ne zaman, kim yazmış bilmeden, okuyup, heybeme attığım anekdotlar, şiirler, öyküler, yaşanmışlıkları, zamanı geldiğinde çıkarıp, bir postacı gibi aracı olmak niyetim.

Köy meydanında bir adamın tok sesiyle hikayeler anlattığını farz edin;

 

 

 

Fil

Fillerinden çok gururlanan Hintliler, hayatlarında hiç fil görmemiş olan bir grup insana fil göstermek istediler. Fili karanlık bir ahıra koydular, fil görmek isteyenleri çağırdılar.

Bir sürü insan küçük ahıra doluştu, ama ahır öyle karanlıktı ki kimse doğru dürüst bir şey göremiyordu. Bu yüzden insanlar ellerini filin orasına burasına sürmeye, dokunarak tanımaya çalıştılar. Dışarı çıkanlar da fil hakkında öğrendiklerini anlattılar.

Biri filin hortumuna dokunmuştu, “Bu fil dedikleri kocaman bir hortuma benziyor” diye anlattı.

Birisi filin kulağına dokunmuştu, “fil, yelpaze gibi bir hayvan” dedi.

Bir başkası sadece bacağına ulaşabilmişti, “Kalın bir direk” dedi.

Aralarında biri daha meraklı çıkmış, filin gövdesinin büyük bir bölümünde elini dolaştırmıştı, “büyük bir kayaya benziyor” dedi.

Mevlânâ hikâyeyi şöyle bitiriyor: Herkes filin neresine dokunduysa fili öyle bir şey olarak anlattı. Ama ellerinde onlara kılavuzluk edecek bir ışık olsaydı filin tümünü görebilir, doğru bilgi sahibi olabilirlerdi.

Üzüm

Mevlânâ, birbirlerinin dilinden anlamadıkları, anlamaya da çalışmadıkları için kavga eden insanların hikâyesini anlatıyor:

Adamın biri dört kişiye bir miktar para verdi, “alın, bununla bir şeyler satın alıp karnınızı doyurun” dedi. Adamlar parayı aldılar, önce Acem konuştu: “Bununla engur alalım, ben engur istiyorum” dedi.

İkincisi Arap’tı “Olmaz ben ınep isterim, bu havada en iyi şey ıneptir” diye itiraz etti.

Üçüncüsü Türk’tü, “Ben onlardan hiçbirini istemem, üzüm isterim, ben üzüm alacağım”

dedi.

Dördüncüsü Rum’du, “Saçmalamayın, istafil alalım hem karnımızı doyurur hem serinletir” dedi.

Önce tartışmaya başladılar; sonra seslerini yükselttiler, yine anlaşamadılar ve dövüşmeye başladılar. Oradan geçmekte olan ve dördünün de dilini bilen akıllı bir adam

kavgacıları durdurdu. Dördüne tek tek derdini anlattırdı, sonra “Gelin,” dedi.

Bir manavın önüne gittiler ve adam eline bir salkım üzüm aldı, “Kim bundan istiyor” diye sordu.

Dördü birden atıldı: “İşte ben bundan istiyorum!”

 

Yaşama Dair Küçük Notlar – 3

Prag’da kaldığımız otelde sabah kahvaltısı için restorana indiğimizde, hareketli bir Michael Jackson şarkısı çalıyordu. Şaşırmakla birlikte oğullarım Efe ve Ege bu şarkıyı çok sevdiği için gülümsedim.

Daha sonra garsona sabahın köründe Michael şarkısı çalmalarının sebebini sorduğumda, “Michael Jakson son dünya turnesine Prag’dan başlayarak bize jest yapmıştı. O’nu cok seviyoruz” yanıtını verdi.

O zaman anladımki bir şehrin vefası böyle bir şey.

Antalya vefalı bir şehir mi?

 

Hamdolsun verdiğin nimetlere, Akdeniz’e, yeşile, aşka

 

 

 

 

 

 

Dua eder misiniz?

Ne zaman dua etsem ya da Tanrı’dan kendim, ailem, insanlık için bir şey istesem, her akşam yatmadan önce mutlaka birkaç sure okuyan, çocukken bu sureleri bana da öğreten – öğrendiğim her sure için harçlık veren – Rahmetli Ömer Dedem aklıma gelir.

Dua etmek bir ibadet midir, yoksa ruhumuza iyi gelen bir eylem biçimimi?

Özellikle sosyal medyada Cumaları ya da Kandil günleri atılan binlerce iyi niyetli mesaj ve dua var.

İyi dilek ve temenniler için kimseyi sorgulayacak, sınavdan geçirecek, samimiyet testine tutacak değilim elbet.

Sadece merak ediyorum;

Hamdolsun verdiğin nimetlere, Akdeniz’e, yeşile, aşka..” diye başlayan bir dua ettiniz mi hiç?

Dua ederken bile bencil miyiz yoksa.

  orhancakmurYayın tarihi Kategoriler Not DefterimEtiketler , , Hamdolsun verdiğin nimetlere, Akdeniz’e, yeşile, aşka için bir yorum yapın