Sarımsak Tarlası

Genç adamın biri, dermiş babasına her gün; “Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi…” Baba itiraz eder, olmaz öyle çok dost. Hakikisi belki bir belki iki, fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki dostun…

Devam eder durur konuşma… Aralarında başlar bir tartışma, karar verirler bir sınava, dostun hakikisini anlamaya…

Bir akşam bir koyun keserler, ve koyarlar çuvala. Baba der ki oğluna:
“Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dost bildiklerine”

Çuvaldan kanlar damlamakta. Delikanlı sırtlar çuvalı, gider en iyi bildiği dostuna, çalar kapıyı.

O dost bakar ki çuvala hem de kanlı bir çuval, kapar hızla kapıyı delikanlının suratına. Almaz içeri arkadaşını.

Böylece tek tek dolaşır delikanlı, kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını. Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır. Evlat geriye döner, ama içten yıkılır.

Babasına dönerek:
“Haklıymışsın baba” der. Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana…
Baba:
– “Hayır evlat” der. Benim bir dostum var bildiğim. Hadi çuvalı sırtla ve bir kere de ona git, selamımı söyle. Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar. Alnından terler, çuvaldan kanlar damlar.

Gider, baba dostuna, selam verir. Kabul görür sevinir. O dost, delikanlıyı alır hemen içeri. Geçerler arka bahçeye, bir çukur kazarlar birlikte, koyunu gömerler, adam diye, üzerine de serpiştirirler toprak belli olmasın diye dikerler üzerine sarımsak.

Genç adam gelir babasına;
– “Baba işte dost buymuş” diye konuşunca, babası:
– “Daha erken, o belli olmaz daha, sen yarın git O’na, çıkart bir kavga, atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden. İşte o zaman anlaşılacak dostun hakikisi… Sonra gel olanları anlat bana.”

Genç adam aynen yapar babasının dediğini, maksadı anlamaktır dostun hakikisini, babasının dostuna istemeden basar iki tokat!..

Der ki tokatı yiyen dost;
“Git de söyle babana, biz satmayız sarımsak tarlasını böyle iki tokada!..”

Bu hikaye Hüsamettin Oğuz ağabeyimden. Aramızda uzak yollar, dağlar, tepeler olsa da kalbimiz birdir bizim. Sağolsun yine üşenmemiş;

“Bugün kadim dost Orhan Çakmur ‘un doğum günü.
Orhan için sıradan bir kutlama mesajı yazmak istemedim. Bazı kadim dostlukların anlatılması gerekir. Öyle durup dururken de anlatılmaz hani… Bir bahane lâzım… Belki dostluğunu ifade edebileceğim Mevlâna’dan bir hikâye ile hem doğum gününü kutlar hem de dostluğun ehemmiyetini hatırlatmış olurum eşref-i mahlûkata…” diyerek benim için bu hikayeyi kaleme almış.

Ben de mutlulukla blogumda paylaşırken, başta sevgili oğullarım olmak üzere, okuyan herkesin hikayedeki gibi gerçek dostlar bulmalarını diliyorum.

Arkeoloji Haberciliği ve Terazinin Adaleti!

Eski Mısır’da terazide sadece mal tartmıyorlardı; insanların günahları da terazi de tartılıyordu. Terazinin bir kefesine ölünün yüreği, diğer kefesine Ma’at’ın devekuşu tüyü konurdu: yürek vicdanı, tüy ise adaleti sembolize ederdi. Terazi dengede kalırsa veya yürek tüyden daha hafifse günahsız ve kötülüklerden arınmış olduğuna inanılırdı. Ağır gelen yürek, günahın fazla olduğuna işaret eder ve orada hazır bulunan Ammit canavarı tarafından yenirdi.*

Bu terazi hikayesini Koç Üniversitesi Suna & İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Merkezi’ne bağlı (AKMED), Antalya Kaleiçi Müzesi’nde açılan “Pazarın Cazibesi: Tarih Boyunca Akdeniz Dünyasında Alışveriş” adlı sergide okudum.

Arkeoloji Haberciliği Atölyesi

Hafta sonu Antalya’da bir avuç meraklı gazeteci Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü’nün yönetimindeki SARAT Projesi (Safeguarding Archaeological Assets of Turkey – Türkiye’nin Arkeolojik Varlıklarının Korunması) projesi kapsamında AKMED’de düzenlenen Arkeoloji Haberciliği Atölyesi’ne katıldık.

1

Etkinliğin açılışında Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü (BIAA) Proje Koordinatörü Gül Pulhan’dan “SARAT Projesi ve Arkeoloji Haberciliği Atölyesi’nin Amacı”, Projenin medya sorumlusu Nur Banu Kocaaslan’dan ise Arkeoloji Hakkında Haber Yazmak: Nelere Dikkat Etmeli, Nereden Başlamalı” hakkında bir sunum dinledik. Geçmişte basında yer alan spekülatif arkeolojik haber örneklerinin eşliğinde keyifli ve öğretici bir sunumdu. Bizler de deneyimlerimizi ve önerilerimizi paylaştık.

Türkiye’de gazeteciler için her alanda olduğu gibi arkeoloji konusunda da doğru bilgiye ulaşmada sıkıntı var. Aslında bu haberlerin oluşmasında öncelikle kulaktan dolma bilgilerin, ardından deneyimsiz editörlerin rolü büyük. SARAT Projesi sayesinde belki bu bilgi kirliliğinin ve spekülatif haberlerin bir nebze önüne geçilebilir.

Türkiye’de arkeolojiyle ilgili herkesin bir fikri var!

SARAT Projesi kapsamında; arkeolojik miras bakımından zengin bir ülkede yaşayan toplumun arkeolojiyle ne ölçüde, hangi yaklaşımlar, hangi değerlerle bağ kurduğunun anlaşılması için Türkiye’de ilk kez tüm ülkeyi kapsayan yüz yüze bir kamuoyu araştırması yapıldı. Bu aynı zamanda toplumun arkeolojiyle ilişkisi üzerine Türkiye çapında yapılmış ilk kamuoyu araştırması.

Gül Pulhan, atölyede, 3 bin 601 kişi ile yüz yüze görüşerek gerçekleştirilen kamuoyu araştırmasının sonuçlarını paylaştı. Özetle; “Türkiye’de arkeoloji ile ilgili hemen herkesin bir fikri var. Bilgi seviyesi düşük ama herkesin bilgisi var.”

7

En çok ilgimi çeken bölümler şöyle;

Ankette ‘yakın çevrenizden define bulan birileri oldu mu?’ diye sorulunca, katılanların sadece yüzde 7’si evet demiş. Bununla birlikte her 4 kişiden 3’ü kaçak kazı yapıldığını görünce polis ya da jandarmayı arayacağını söylüyor. Hiçbir şey yapmayacağını söyleyenlerin oranı ise yüzde 12.

Türkiye genelinde arkeolojik kalıntılar en çok manevi değerleriyle benimseniyor. Görüşülenlerin tercihlerine/cevaplarına göre arkeolojik kalıntılara yüzde 60 manevi, yüzde 50 sanatsal, yüzde 47 bilimsel ve yüzde 32 ekonomik değer veriliyor.

Ankete katılanların yüzde 56’sı e-devlet üzerinden soy ağacına baktığını belirtmiş. Soy ağacına bakanlar en çok 18 – 32 yaş arasındaki gençler.

 ‘Bugünkü Türkiye’yi hangi uygarlık meydana getirmiştir?’ sorusuna, sunulan seçenekler arasında, en çok “binlerce yıldır yaşamış tüm medeniyetler” yanıtı verilmiş. Görüşülenlerin yüzde 46’sı ‘binlerce yıldır yaşamış tüm medeniyetler’, yüzde 28’i ‘Selçuklu ve Osmanlılar’, yüzde 16’sı ‘Türkler’ ve yüzde 10’u ‘Müslümanlar’ yanıtını vermiş.

Her 10 kişiden 9’u “tarihi eserlere zarar verenler cezalandırılmalıdır” diyor. Ayrıca tüm hayat tarzlarının bu konuda hemfikir olması da dikkat çekici. Her 5 kişiden 4’ü Türkiye’nin arkeolojik varlıklarının okullarda okutulması gerektiğini düşünüyor.

Her 100 kişiden 48’i arkeolojik bir yeri ziyarete etmişken, bu oran ev kadınlarında yüzde 29’a düşüyor. En çok ziyaret eden gruplar ise öğrenciler ve üst düzey çalışanlar.

arkeo

Çukur’da bir arkeolog karakteri!

Arkeologlar, arkeoloji ile defineciliğin eş tutulmasından dertli. Haksız da değiller. Anket sonuçlarına göre; Türk insanı yaşamın pek çok başka alanında olduğu gibi arkeoloji ile ilgili bilgiye de en çok medyadan özellikle televizyondan ulaşıyor.

Televizyonun etkisi düşünüldüğünde; “Popüler bir dizinin içine yakışıklı bir arkeolog yerleştirilse, mesela Çukur’un içine…” bu algının değişmesine olumlu bir etkisi olabilir mi acaba? diye düşünmeden edemiyor insan. Arkeologların aslında bilim insanları olduğu, define aramadıkları, definecilerle karıştırılmamaları gerektiği doğru anlatılabilir mi?

Aklıma Gazeteci Ahmet Yeşiltepe ve Arkeolog Prof.Dr. Nevzat Çevik’in Demre Myra kazılarını işledikleri “Tarih Avcıları” belgeseli geliyor. Topluma arkeologların nasıl çalıştığını anlatan güzel bir çalışmaydı. Belki bu tip yayınların sayısı artmalı.

Ankette beni şaşırtan en çarpıcı sonuçlardan biri; Antalya’daki çalışmalarda ankete katılan Antalyalılar’ın yüzde 47’sinin Aspendos’u bilmiyor olmasıydı… Hemen hatırlatayım, 2019 yılı Valilik tarafından Antalya’da “Aspendos Yılı” olarak ilan edildi. Geçen yıl “Perge Yılı”ydı. Özellikle Antalya Tanıtım Vakfı tarafından yöre halkına, ilk ve orta öğretim seviyesindeki çocuklara ve Antalya kamuoyuna Perge’yi tanıtan güzel etkinlikler yapıldı. Darısı Aspendos’un başına diyelim. Yılın yarısı bitmek üzere ama sosyal medyadaki #AspendosYılı etiketleri dışında henüz hiçbir aktivite yok.

6

“Tarih Boyunca Alışveriş” Sergisi

Atölye çalışmaları kapsamında Koç Üniversitesi Suna & İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Merkezi (AKMED) içinde açılan  “Pazarın Cazibesi: Tarih Boyunca Akdeniz Dünyasında Alışveriş” adlı sergiyi gezdik.

Antalya Kaleiçi Müzesi’nin bulunduğu bina geçmişte Aya Yorgi Kilisesi iken bugün modern bir müzeye dönüşmüş durumda. Serginin küratörü ve AKMED Direktörü Prof. Dr. Oğuz Tekin, nümismatik alanında Türkiye’nin önde gelen bilim insanlarından.

Firavunlar dönemi Mısır’ından başlayan serginin Mezapotamya Uygarlıkları, Persler, Klasik ve Helenistik Çağ, Eski Yunan Şehir Devletleri, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine uzandığını anlatan Oğuz Tekin, “Bu sergide ticaret değil, günlük alışveriş işleniyor” diye vurguladı.

Ve AKMED’in restorasyonla kiliseden harika bir müzeye dönüşen mistik yapısı içinde; bizi uygarlık tarihinin en eski sikkeleri ve terazi ağırlıklarının hikayeleriyle baş başa bıraktı.

akmed1-1
ESKİ MISIR’DA VİCDAN TARTILIYORDU!  Mal tartmada kullanılan terazilerin en erken örneklerine Mısır uygarlığında rastlamaktayız. Ancak Mısırlılar terazide sadece mal tartmıyorlardı; insanların günahları da terazi de tartılıyordu. Nitekim ölüm ve cenazeye ilişkin resimli kayıtlardan oluşan Ölüler Kitabı’nda teraziler sıklıkla resmedilmiştir. Terazinin bir kefesine ölünün yüreği, diğer kefesine Ma’at’ın devekuşu tüyü konurdu: yürek vicdanı, tüy ise adaleti sembolize ederdi. Terazi dengede kalırsa veya yürek tüyden daha hafifse günahsız ve kötülüklerden arınmış olduğuna inanılırdı. Ağır gelen yürek, günahın fazla olduğuna işaret eder ve orada hazır bulunan Ammit canavarı tarafından yenirdi.

LYDİA KRALLIĞI VE SİKKENİN İCADI

MÖ 7. Yüzyılın sonlarına yaklaşılırken Lydialılar devrim niteliğinde bir buluşa imza atıp sikkeyi icat ettiler. Lydia Krallığı’nın başkenti Sardeis (bugün Sart, Salihli) kentinin içinden geçip giden Paktalos Çayı (Sart Çayı) kaynağı Thomolos Dağı (Bozdağ) idi. Paktalos Çayı kaynağından aldığı altın ve gümüş alaşımı bir metal olan elektron zerreciklerini sularda sürükleyerek Sardeis’e kadar getiriyordu. Irmaklardaki bu maden zenginliğinin farkında olan Lydialılar, daha sonra “Altın Post” efsanesinin doğmasına da neden olacak bir uygulamayla koyun postlarını ırmakların sularına daldırarak postun aralarına sıkışan elektron zerreciklerini topluyorlardı. Bu elektron zerrecikleri daha sonra rafineride işleme tabi tutuluyor ve sikke metaline dönüştürülüyordu. Lydia Krallığı’nın ilk sikkeleri muhmetelen Kral Alyattes (MÖ yak. 591 – 561) zamanında elektrondan basıldı. Yapılan analizler Lydialıların sikkelerini doğal elektrondan basmadıklarını, elektron alaşımına müdahale ederek altın oranının düşürdüklerini, gümüş oranını ise arttırdıklarını göstermiştir. Kroisos (MÖ yak. 561 – 546) döneminde ise elektron sikke darbı terkedilmiş hem altın hem de gümüşten sikkeler basılmıştır.

2

AGORADA ALIŞVERİŞ VE DÖVİZ BÜROLARI

Antikçağ’da agoraya alışveriş için daha ziyade erkekler, köleler veya yaşlı kadınlar giderdi; zenginlerin veya genç kadınların gitmesi pek hoş karşılanmazdı.

Antikçağ’da da günümüzdekine benzeyen döviz büroları varmış?

Sergide bununla ilgili şöyle bir bilgi yer alıyor; Agoların bir köşesinde ya da çevresinde bir yerde, yabancı sikkeleri, o kentin sikkeleriyle değiştiren günümüzün döviz bürolarına benzeyen dükkanlar da vardı. Başka bir kenttten gelen birinin elinde altın veya gümüş gibi değerli ketalden sikkeler varsa, agorada alışveriş yapabilmesi için onları o kentin değerli metalden sikkeleriyle değiştirmesi gerekiyordu. Bazen yabancı sikkeye bir kontrmark (damga) vurulmak suretiyle de geçerliliği sağlanıyordu. Agoralarda görev yapan para değiştiriciler trapezital (lat argentarii) olarak anılırdı. Para değiştiriciler, bu işlemi belli bir komisyon karşılığında (ör: % 10) yapıyorlardı.

Osmanlı'da terazinin hassas ve adaletli olması.
Osmanlı’da terazinin hassas ve adaletli olması çok önemliydi.

PEKİ TERAZİ NASIL TUTULMALI?

Terazi (zugos), terazi kolunun orta yerindeki tutamak veya askının yukarıdan tutulmasıyla kullanılırdı. Büyük Constantinus (MS 306 – 337), Üç Eyaletin Hazine Temsilcisi Euphrasius’a, verginin altın sikke olarak toplanması sırasında terazinin üst tarafındaki tutamağından iki parmakla tutulması gerektiğini, diğer üç parmağın serbest kalmasını ve vergi memuru tarafına dönük olmasını, böylece parmakların ağırlıkların olduğu kefeye baskı yapmamış olduğundan emin olunmasını buyurmuştu.

Ağırlık ve ölçüler, her zaman en önemli kamusal araçlar arasında kabul edildiğinden, devletin resmi standart ağırlık ve ölçüleri devletin en önemli merkezlerinde veya tapınaklar gibi kutsal mekanlarda muhafaza edilirmiş.

akm-1
KEÇİBOYNUZU ÇEKİRDEĞİ VEYA KARAT / KIRAT Aynı zamanda altının kalitesini ölçmekte kullanılan karat/kırat (keration) sözcüğünün etimolojik kökeni keçiboynuzu çekirdeğidir. Bir keçiboynuzu çekirdeği 0.20 gramdır (veya 200 miligram). Hava koşullarına ve suya dayanıklı olduğundan ağırlığı değişmeyen bu çekirdeğin değerli metalleri ve taşların tartılmasında kullanılması binlerce yıl öncesine gitmektedir.

“Pazarın Cazibesi: Tarih Boyunca Akdeniz Dünyasında Alışveriş” Sergi 31 Ağustos’a kadar açık. Mutlaka ziyaret ediniz.

8

ARKEOLOGLAR EN ÇOK DA BÜROKRASİDEN DERTLİ

Arkeoloji Haberciliği Atölyesi’nin son bölümünde Akdeniz Üniversitesi’nden Prof. Dr.Gül Işın’dan “Sürdürülebilir Arkeoloji” üzerine çarpıcı bir sunum dinledik.

Sözlerine “Arkeoloji sürsün istiyorum” diyerek başlayan Gül Işın, hayli espri yüklü sunumunda zaman zaman bizleri gülümsetirken, içimizi acıtan veriler paylaştı.

Arkeoloji’ye “Kazı Bilimi” yerine Latince karşılığında olduğu gibi “Eskinin Bilimi” denmesini önerdi. “Kimsenin dili arkeolojiye dönmüyor. Daha adını biz bile doğru paylaşamıyoruz. Definecilerle eş değer tutuluyoruz” diye serzenişte bulundu.

Gül Işın, yeni dünya arkeolojisine ayak uyduramadığımızdan yakındı. “Karain Mağarası’nın duvarlarında ultraviyole ışınlarla duvar resmi var mı bakmadık!” dedi.

Sunumda paylaştığı veriler dikkat çekici;

Örneğin; Türkiye’de tescilli SIT Alanı 19 bin civarında. Kültür Bakanlığı’na bağlı sadece 190 müze ve 138 düzenlenmiş ören yeri bulunuyor. Oysa İngiltere’de tescilli SIT Alanı sayısı 50 bin.

Antalya’da 915 SIT Alanı, buna karşın sadece 28 müze ve ören yeri var.”

5

Antalya, en çok turist, en az müze ve ören yeri ziyaretçi rekortmeni!

Tarihimizi koruyamıyoruz. Bilimsel kazılara başlanan ama ödenek yetersizliği ya da bürokrasi nedeniyle kaderine terkedilen kültürel miras alanları var. Buralarda elinde dedektör hatta iş makinaları ile defineciler cirit atıyor!

Gazeteci Yusuf Yavuz, Türkiye gibi kaçak kazı ve tarihi eser kaçakçılığının yoğun yaşandığı İtalya’da Emniyet Teşkilatı içinde “Kültürel Mirası Koruma Birimi” olduğu bilgisini verdi. Biz kendi aramızda acaba “Arkeoloji Polisi” birimi mi kurulsa diye fısıldadık.

Arkeologlar en çok da bürokrasiden dertli. Arkeoloji alanında bilimsel çalışmalar bürokrasiye bağımlılıktan kurtarılmalı.

Türkiye’de 50’nin üzerinde üniversitede arkeoloji bölümü var. Diplomayı alanların çoğu farklı iş kollarında çalışıyor. İdealistlik de bir yere kadar.

Gül Hoca’nın sunumundan hala zihnimde yankılanan üç cümlesi ile noktalıyorum;

“Antalya’da ne Pisidia’yı ne Lykia’yı koruyamıyoruz. Pamfilya zaten oteller bölgesi.”

“Biz ilgilenmiyoruz ama Avusturyalı bir parlamenter soruyor: Eski Antalyalı eserler, uzaklarda ne yaparlar? (134 yıldır Viyana Müzesi depolarında sergilenmeyi bekleyen Heron Anıtı için söylemiş)

“Amerika’da hayaletleri bile pazarlıyorlar. Çünkü herkes hikaye ile ilgileniyor. Datça Knidos Aphroditesi dünyaya ilham kaynağı oldu. Salvador Dali, Andy Warhol, Boticelli, Knidos Aphroditesi’nden esinlenerek eserler üretti. Maalesef biz bu zenginliğimizin farkında bile değiliz.”

3

Arkeoloji Haberciliği Atölyesi, benim için mesleki olarak katıldığım en keyifli ve öğretici etkinliklerden biri oldu. Şimdi sırada; “Arkeolojik Varlıkların Korunması ve Kurtarılması Online Sertifika Programı” var. Arkeolojiyle ilgileniyorsanız SARAT Projesi’nin web sayfasını; www.saratprojesi.com/tr incelemenizi öneririm.

 SARAT PROJESİ Nedir?

SARAT Projesi adını İngilizce ‘Safeguarding Archaeological Assets of Turkey’ (Türkiye’nin Arkeolojik Varlıklarının Korunması) ifadesinin baş harflerinden alır. Projenin amacı, Türkiye’nin arkeolojik varlıklarının korunması için bilgi-kapasite ve farkındalık artırmaktır. Bu hedef doğrultusunda çeşitli eğitim ve araştırmaları hayata geçirmektedir. SARAT, British Institute at Ankara (BIAA – Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü) başkanlığında yürütülen bir projedir. Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (ANAMED) ve Uluslararası Müzeler Konseyi İngiltere Şubesi (ICOM UK) projenin ortaklarıdır ve çalışmalar birlikte yapılmaktadır.

İki Kitap Bir Albüm

Yapraklarımın arasında üç çiçek açmış

Ruhum yüzlerini renklerime boyamış birer birer

Ondan önce kaç gemi kalkmış bilen yok

Çiçekler dönmüş yüzlerini siyaha birer birer

Küsmek zamanı değil bu

Bu su hala duru

Bu gök hala mavi

Ve bu ten hala sıcakken

Ben döne döne dans etmeliyim

Bu gece ay bize gülümserken

İnadına raks etmeliyim…

 

Ezgi Aktan’ın “İyi ki” albümünde yer alan “Küsmedim” son dönemde en sık dinlediğim şarkılardan. Baharın ayak seslerini duyurmaya başladığı şu günlerde iyi gidiyor. Dinleyince bana hak vereceksiniz.

**

 

“Korkuyorum” dedi. “Bu aralar kendimi kabuksuz bir salyangoz gibi hissediyorum.”

“Ben de korkuyorum” dedim. “Kendimi perdesiz ayaklı bir kurbağa gibi hissediyorum.”

Yüzüme bakıp gülümsedi.

Hiç konuşmadan binanın gölgeli tarafına giderek birbirimize sarılıp öpüştük, kabuksuz bir salyangoz ve perdesiz ayaklı bir kurbağa…

…..O zamanlar bilmiyordum. Birini tekrar düzelmeyecek kadar kötü kırabileceğimi. İnsan, sadece var olarak diğer bir insanda dönüşü olmayan yaralar açabiliyordu.

murakami

Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında

Haruki Murakami

 

 

 

 

 

**

Bir yetenek hayatta, kapıları suratına kapanmış bulmamalı.

Türkiye’de ve dünyada, yardıma ihtiyacı olan pek çok genç yetenek var. Genç bir insanın gelişimine, bir yeteneğe yardım etmek en değerli erdemdir. Lütfen onlara sahip çıkın.

Bizler gençler için elimizden geleni yapmaktayız.

Bir yetenek hayatta, kapıları suratına kapanmış bulmamalı.

Bir “yol” olmalı onun için.

Bir ümit olmalı.

Bir rüzgar esmeli arkasından; hissedeceği, güvenebileceği, yılmayacağı….

Gençlere destek olalım.

Hep olalım!

fazil

Akılla Bir Konuşmam Oldu

Fazıl Say

 

“Geçip giden zamanları / Bir yerlerde bulsam”

Sevgili Ebru Çengeloğlu sosyal medyadan hoş bir sürpriz yaptı… 20 yıl önce Sabah Akdeniz için yaptığım “Piyazcı Mustafa” röportajının küpürünü paylaştı. Meğer “Antalya Piyazının Babası” yazım bugün restoranda Amerikan servisi olarak kullanılıyor muş. Hem hoşuma gitti, hem duygulandım. Mustafa ağabey rahmetli oldu. Bildiğim kadarıyla oğlu mesleği devam ettiriyor. Merak edenler için yeri İsmetpaşa Caddesi’nde.

Morsalkım

Japonya’da 144 yaşındaki bu morsalkım dünyanın en güzel 16 ağacından biri seçilmiş. İnsan bakmaya doyamıyor. Muhtemelen diken kişi hayatta değildir. Tanımıyorum ama bu morsalkımın hatırına cennette girmeyi hak ediyor.

dilek

Dilek Türkan

Muratpaşa’da Sanat var konserleri için Antalya’daydı… İnsanın derinlerine bir bıçak gibi saplanan ya da eski bir yarayı ince ince sızlatan büyülü narin bir sesi var. Üç müthiş albümü var; An, Suya Söyledim, Aşk Mevsimi.. tavsiye ederim.

Sesi hala kulaklarımda;

“…Sen gözlerimde bir renk,

kulaklarımda bir ses

Ve içimde bir nefes olarak kalacaksın”

takvim

Aylardan Aphrodite

Antalya Tanıtım Vakfı ATAV’ın geleneksel Memleketim Antalya serisi masa takvimlerinin bu yıl ki teması “Antalya’nın Güneş Saçlı Kadınları”… Yılın her ayına antik çağın güçlü kadınlarından birinin adı verilmiş. Ocakta aşk tanrıçası Aphrodite, şubatta doğa tanrıçası Artemis, martta sağlık tanrıçası Hygieia var…. Çok hoş bir çalışma.

Ünlü kadın yazar Buket Uzuner twitter hesabından “Antalya Kadın Müzesi 2019’a Anadolu topraklarındaki kadın kültür mirasına saygı duruşu yapmış. Çağlar içinde Kadın ve Saç temalı güzel bir takvim hazırlamış” mesajını paylaştı.

Memleketim Antalya çalışmaları bir masa takviminden çok çok fazlası. Hazırlayanların eline sağlık.

Dip not: isteyenler olursa seve seve gönderebilirim.

Üç Güzel Şey

Yaşamı güzelleştiren, fark yaratan, çevresine değer katan, sıradışı şeyler üretenlere şapka çıkarıyorum. Son dönemde karşılaştığım üç güzel şey;

uzun

Uzun Salıncak

Uzun Salıncak, Hurma – Altınyaka – Hisarçandır yolu üzerinde karşınıza çıkıyor.  Aslında tipik bir gözleme evi. Ama orayı cazibe merkezi haline getiren ve ziyaretçi çeken şey Antalya’nın en uzun salıncağına sahip olması. Dev salıncağın koltuğuna oturduğunuzda önünüzde boylu boyunca uzanan Antalya manzarasına karşı adrenalin dolu benzersiz bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Hem de bedava. Tavsiye ederim.

lisinia2

Lisinia’nın Heykelleri

Burdur Gölü kenarındaki doğal yaşam parkı Lisinia’nın eski ahşap malzemelerden yapılmış heykelleri büyük ilgi çekiyor. Alaylı sanatçı Durul Bakan’ın göl çevresinden topladığı ağaç parçalarıyla yaptığı dev Kartal özellikle Beşiktaşlılar’ın özçekim noktası.

plak

33’lük Plak Cafe

Kaleiçi’nde birden karşımıza çıkınca çok hoşumuza gitti. İçeride ne yenir ne içilir, hizmet nasıldır bilemiyorum. Kaleiçi’nde sayıları hızla artan rock barlara sıcak bir Tarık Akan bakışı gönderiyor.

Biz Altın Portakal’ın en esaslı “figüranları”ydık!

Esmeray, sahnede “Gel Teskere Gel Teskere” diye seslendiğinde Konyaaltı’nda binlerce insan hep bir ağızdan “Bitsin Bu Hasret” diye bağırmıştık. Babam elime tutuşturduğu turuncu bir Kasımpatı’yı Esmeray’a vermem için beni sahneye göndermişti. Çocuk kalbim hızlı hızlı atarken, sahneye çıkmıştım. Esmeray yanağıma bir öpücük kondurmuştu. (O zaman cep telefonu yoktu, bu yüzden selfie yapamamıştık.)

Bir Barış Manço konseri hatırlıyorum, Konyaaltı Varyantı’ndan sahile insan seli arasında, en az 100 bin kişi hep bir ağızdan “Gül Pembe”yi söylemiştik.

Sahilde çakıltaşlarının üzerine uzanıp yazlık sinemada Kemal Sunal’a katıla katıla güldüğümüz günleri özlüyorum.

portakal22

Atatürk Caddesi’nde Antalya Lisesi’nin önündeki kaldırımların dili olsa da konuşsa… Televizyon ekranlarından gördüğümüz sanatçılarla “çak” yapabilmek, okul defterine bir imza alabilmek için saatlerce kortej geçişini beklerdik.

**

Altın Portakal mevsimi yaklaşınca hep gözümün önüne yaklaşık 40 yıl önceki bu fotoğraflar geliyor.

**

Biz Altın Portakal’ın en esaslı “figüranları”ydık.

Ve Allah biliyor bu durumdan hiç şikayetçi değildik.

**

Günlerdir şehrin dört bir yanındaki billboardları süsleyen festival afişlerindeki “Başrolde Sen Varsın Antalya” başlığını görünce gülümsemem bu yüzden.

**

The End.

Bu senin hayatın!

Bazen bir kitapta, sıklıkla internette dolanırken, yüzünüze çarpan bir kaç satır sizi baktığınız ekrandan, oturduğunuz koltuktan kaldırıp, sorular alemine götürür. Holstee Manifestosu* gibi.

Bu senin hayatın!
Neyi seviyorsan onu yap ve bunu sıklıkla yap…
Eğer bir şeyi sevmiyorsan, değiştir.
İşini sevmiyorsan, ayrıl.
Eğer yeterince zamanın yoksa televizyon izlemeyi bırak.
Eğer hayatının aşkını arıyorsan, sevdiğin şeyleri yapmaya başladığında o seni bulacaktır!
Her şeyi analiz etmeyi bırak, hayat basittir.
Zihnini, kollarını ve kalbini yeni şeylere ve yeni insanlara aç!
Bizler farklılıklarımızla bir bütünüz.
Bazı fırsatlar sadece bir kez gelir, onları yakala!
Seyahat et, sıklıkla…
Kaybolmak, kendini bulmanda sana yardımcı olacak.
Bütün duygular güzeldir.
Yemek yediğinde, her ısırığın farkına var ve şükret.
Karşılaştığın insanlara tutkularının ne olduğunu sor, hayallerini onlarla paylaş.
Hayat, tanıştığın insanlar ve onlarla birlikte neler yarattığından ibarettir.
Bu yüzden, şimdi dışarı çık! Ve birşeyler yap.
Hayat kısa, hayalini yaşa ve tutkularını paylaş…

the-holstee-manifesto

Holstee Manifestosu…
ABD’nin San Fransisco şehrinde yaşayan Fabian Pfortmüller, Michael Radparvar ve Dave Radparvar adnıda üç arkadaş hayatlarından fazlasıyla sıkıldıklarını fark eder ve yeni bir arayışa girerler. Union Square Parkı’nda oturup yeni hayatlarına dair akıllarından geçenleri o ana kadar yaşadıkları tecrübelerle birleştirip kağıda dökmeye başlarlar. İşte Holstee Manifestosu da böyle doğar. Hayattaki başarı ve mutluğu tanımladıkları Holstee manifestosunda çok çarpıcı noktalar var! Üç arkadaş en yılgın anlarında insanlığın ortak yaralarını ve paydalarını bulmuş.

Yaşam Ağacı

Sanatçı Katie Paterson ve mimarlar Christoph Zeller ve Ingrid Moye’nin Bristol’de Royal Fort Bahçeleri için tasarladığı “Hollow / Kovuk” isimli yerleştirme tüm dünyadan 10 binden fazla ağaç türüne ev sahipliği yapıyor. “Kovuk”a girdiğinizde gezegen tarihine de bir adım atmış oluyorsunuz. Ayaklarınızın altında 390 milyon yıl öncesinden kalma fosillerin ve etrafınızı çevreleyen eşsiz ağaç örneklerinin her birinin kendi hikâyesini anlattığı bu minyatür orman, zaman ve mekân arasında bir köprü kuruyor. Mimarlar bu eseri, otururken ya da ayaktayken insanı tarihle çepeçevre sarmalayan, içe dönük ve meditasyona yönelik bir mekân olarak tanımlıyor.

sanat-2

Buda’nın altında aydınlandığı söylenen Banyan Ağacı ya da Hiroşima’da atom bombasından kurtulan Japon Ginkgo/Mabet Ağacı gibi 10 bin eşsiz tür, evrensel bir strüktürde bir araya geliyor. Kemerli tepesindeki küçük açıklıklar ışığı, orman etkisi yaratacak şekilde içeri alıyor ve etkili bir mekân oluşturuyor. Royal Fort Gardens’da kalıcı olarak sergilenen esere ayrıca web sitesi üzerinden sanal bir arşiv eşlik ediyor.

sanat-cut

Sanal ormanı ziyaret edebilir, sanat eserini 3 boyutlu olarak inceleyebilir ya da heykeldeki her bir ağacın adına, yaşına, ailesine, bulunduğu yere ve hatta hikâyesine ulaşabilirsiniz.

www.hollow.org.uk