Üç Güzel Eser!

Oldum olası kitapçıları ve sahafları gezmeyi seviyorum. Antalya’ya dair eski yayınları topluyorum.
Yine dolaşırken üç şahane yayın elime geçti.

mustafauysal

Ustam, gazeteci ağabeyim Mustafa Uysal ve sevgili eşi Nazan Uysal’ın hazırladığı “Yaşadığımız Kent Antalya”. 80’li yılların Antalyası var. Mustafa ağabeyin yayıncılık aşkına hayranım. Koleksiyonumun en özel parçası. Bu kitaptan ilham alacağım kesin.

oya

Çemberimde Gül Oya… Antalya iğne oyaları kitabı. Antalya Valiliği tarafından 2005 yılında yayınlanmış. Gözüm gibi saklayacağım bir çalışma. Keşke yeniden basılsa.

antalyals

Son yayın bir Antalya Guide… 1987-88 dönemine ait. Ünlü fotoğrafçı Sami Güner’in fotoğraflarının yer aldığı Life Style Antalya’nın kapağında Hülya Avşar var. Antalya turizminin emekleme döneminde olduğu, Mavi Mavi Masmavi şarkısının ortalığı inlettiği bir dönem. Sayfaları karıştırınca pek çok gülümseten fotoğraf gördüm. Sahilde üstsüz turist kızlarının önünde davul zurna eşliğinde peşrev atan yiğit delikanlılar ve daha neler neler.
Antalya’da sahaflar kent merkezinde Valilik binasının hemen karşısında. Yolunuz düşerse Piyazcı Sami’ye de mutlaka uğrayın.

Bir Kelebek, Bir ahtapot, Bir Japon balığı

Biri uçan, ikisi yüzen üç canlıya ait, hiç bilmediğim şeyler öğrendim.

İlkini bir takvimden, ikincisini bir balıkçıdan, sonuncusunu da bir kitaptan.

***

Kelebekler, renklidir, zariftir, narindir, özgürdür ve tabiki evrenseldir! Kelebeklerden nefret eden bir insana rastlamadım.

Sadece çiçek tozu ile hayatını devam ettiren, her biri birer renk cümbüşü olan kelebeklerin “gece” ve “gündüz” diye iki cinse ayrıldığını biliyor muydunuz? Peki gece kelebeklerinin tatma ve koku alma duygularının çok hassas olduğunu, erkeklerin 5 kilometre uzaktaki dişinin kokusunu alabildiklerini. Ben bilmiyordum, Antalya Tanıtım Vakfı’nın “Kelebekler” temalı 2015 yılı takviminden öğrendim.

***

Zaman zaman balığa çıkıyorum. Balık yakalamaktan çok, kentten, karadan uzaklaşıp, ruhumu dinlendirmek için. Balıkçılar ilginç insanlar. Onlarla sohbet etmeyi, hiç durmadan konuşmalarını, gevezeliklerini seviyorum.

Yeni tanıştığım Balıkçı Sado’dan benim için ahtapot yakalamasını istedim.

“Ben Ahtapot yakalamam, yakalayanı da sevmem” dedi.

“Niye?” diye sorunca tuhaf bir yaşam dersi verdi;

“Ahtapotlar yumurtalarını kıyıya bırakırlar ve yavruları büyüyünceye kadar yumurtaların üzerinden hiç ayrılmazlar. Ve kolayca avlanırlar. Bebeklerini kollarının altına alan bir canlıya kıyılır mı hiç? İşte bu yüzden ahtapot avlamıyorum, avlayanları görürsem de kızıyorum.”

Balıkçının sözlerinden sonra internette biraz araştırdım.

Sahiden  ahtapot anneliği hiçbir canlının anneliğine benzemiyor. Bir kayanın ovuğuna yumurtladıktan sonra kuluçkaya yatan ahtapotlar, ne pahasına olursa olsun yuvasını terk etmiyor. Uzun süren kuluçka dönemi boyunca hiçbir şey yemiyor. Yavrular yumurtadan çıktıktan sonra çoğunlukla can veriyor. Bu yüzdendir ki hiçbir dişi ahtapot yavrularının büyüdüğünü göremiyor. Ne büyük fedakarlık.

Annelere kıymayın efendiler!

***
002-34B

Jeffrey Gitomer’in “Sosyal Patlama” isimli kitabında okudum. Araştırmalara göre yüz yıl önce insanların ortalama dikkat süresi yaklaşık 20 dakikaydı. Sonra küçük bir değişiklik oldu; internet ortaya çıktı. Artık her taraftan mesaj bombardımanına tutuluyoruz; sesli mesajlar, videolar, e-postalar, uygulamalar, güncellemeler, tweetler, rettweetler vb.

Artık 100 yıl öncesine göre daha hızlı düşünüyoruz, buna karşılık dikkatimiz daha kolay dağılıyor.

BBC, “Web’de gezinmenin bağımlılık yapan doğası, dikkat sürenizi 9 saniyeye düşürebilir… Yani Japon Balığının ki kadar” diyor.

Dokuz saniye… Bir tweet okuma süresi… Bir konuya odaklandığınız da ya da başka konuya mı atlayacağınıza karar vermeden önce sahip olduğunuz süre işte bu kadar; 9 saniye!

Dinlemek için de, anlatmak için de, anlamak için de topu topu 9 saniyemiz var. Kısacası Japon balıkları gibiyiz.

Yazarın gözleri ve Kafesteki Kalp!

Kadın edebiyatçıları çok önemsiyorum. Bana göre kadınlar yaşamı ve duyguları anlatmakta daha ustalar.

Kadınların sevinçleri de acıları da, barışı da savaşı da erkeklerden daha iyi dile getirdiklerini düşünüyorum.

Yazar Kezban Şahin Taysun’u tanıdığımda henüz kitapları yayınlanmamıştı. Bugün herkesi çarpan şahane cümleleri içinde damıtıyor ve birikiyordu muhtemelen.

“… Gözlerindeki sonbahardan, bağbozumu havasından çok etkilenmiştim yıllar önce. Daha sonraki birkaç karşılaşmamızda daha hep aynı kızıl yapraklar vardı gözlerinde.”

Sonra bir gün kitapçıların raflarında gördüm adını.

 

Potkal Kitap Yayınları’ndan çıkan “Kafesteki Kalp”, kadınların çektiği acılara, baskılara dair özel bir roman.

Bir kadın pek çok ayıbın günah keçisi gösterildiğinde, kendi doğrularını bulabilme ve uygulama konusunda ne kadar şanslı olabilir? Çözüm nedir? Ayıp olmasın diye, vicdanı olmayan hazır doğruları kabul etmek midir yoksa kendine ayıp etmeden yaşamayı öğrenmek midir?

“…Yaydan fırlayan bir ok gibi saplanır, kuru iftira! Üzerine değen kötü sözcüğün gölgesinde kıvrandığını algılarsın. Sana yakışmayan bir olayın içine çekilmişsindir. Onu uyduranlar kıvranmandan keyif alırlar. Parçalara ayrılmış çaresizliğin yaşatır onları. Kimse leke almak istemez aslında. Adın değişir, yeni sıfatlar alırsın! Kız kurusu Nesrin, kötü Alev, dul Sedife gibi…”

Üç kadın; Gülşen, Meriç ve Emine onları yok sayan hazır doğrular karşısında nasıl davranacaklardır? Gülşen, yolculuğu sırasında kendisine yöneltilen zor soruların yanıtlarını bulacak mıdır? “Kafesteki Kalp” sizi farklı bir yolculuğa davet ediyor.

Yazar Kezban Şahin Taysun’un Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan kitabının adı ise “Aynadaki Göz.”

Yazar Kezban Şahin Taysun’un bir çok edebiyat ödülleri aldığını okudum çeşitli yayınlarda.

Günümüz Türkiyesi’nde belki de “kadın” olmaktan daha zor “kadın yazar” olmak.

Yeni öykülerini sabırsızlıkla bekliyorum,

Ve merak ediyorum;

“Dünya 20’den fazla döndü güneşin etrafında. Onun gözlerindeki mevsim aynı mevsim mi?”

 

Serinlik ateşten bile yükselir

On sekizinci yüzyıl Japonya’sında bir gece, öküz saatinde, küçük bir oğlan çocuğu, saf bir konsantrasyon hali içinde oturur. Fuji Dağı’nın eteklerinde, paravan duvarların gerisinde ve tütsü dumanının kıvrımları arasında, İwajiro, sevgili annesinden öğrendiği bir bağlılık hareketi olarak bir Zen sutra’sı okur. Yirmi yıl sonra, aynı dağın kıyısında, zirve patlayıp onun etrafına alev ve erimiş kaya yağdırırken de tam bir dinginlik içinde oturacaktır. Cehennemi ilk görüşü değildir bu. Bu adam, Zen tarihinin en büyük öğretmenlerinden biri olan Hakuin olacaktır. Hakikat arayışı onu babasına meydan okumaya, ölümle yüzleşmeye, aşkı bulmaya çağıracaktır – ve onu kaybetmeye.

Gece Kayığı, onun çarpıcı yaşamının hikâyesidir.

**

2015’in son kitabı oldu “Gece Kayığı”.

Uzakdoğu felsefesine meraklı olanların kesinlikle okuması gereken bir roman.

Çor çarpıcı ve derin bir cümle ile başlayıp sizi içine çekiyor:

‘Çocukluk adım İwajiro’ydu ve cehennem kapılarından ilk geçişimde sekiz yaşındaydım…’

**

Özellikle içindeki Japon şiiri “haiku”lardan çok etkilendim. Bunlardan biri şöyle;

Kulakla gördüğünde

Ve gözle duyduğunda

Kuşku yoktur-

Yağmurun süzülmesi gibi

Oluklardan, öylece.

**

Yazıyı kitapta beni en çok etkileyen satırlar ile, Zen ustası Kaisen Shoki’nin hikayesinin anlatıldığı bölüm ile bitireyim;

“..Kaisen, yüz kadar keşişle birlikte bir samuray savaşçısı olan Oda Nobunaga tarafından esir alınmış. Nobunaga onları düşmanlık etmekle suçluyormuş. Keşişler bir bahçeye sürülmüş, canlı canlı yakılmaları için etraflarına kuru dallar yığılmış ve ateşe verilmiş.

Alevler yükselirken bir keşiş Kaiser’e sormuş: Bu dünyada her şeyin bir sonu olduğuna göre, sonsuzluğu nerede bulacağız?

Burada, hemen gözlerinin önünde, tam da bu mekanda, diye yanıtlamış Kaisen.

Keşiş sormuş: Gözlerimin önündeki bu mekan nedir?

Alevler etrafını yalarken ve elbisesinin kenarını tutuştururken Kaisen demiş ki; Eğer egonu fethettiysen serinlik ateşten bile yükselir.

Ardından alevler onu yutmuş.

Serinlik ateşten bile yükselir.” s.120

 

Yazar : Alan Spence
Çevirmen : Alp Sanlı
Yayınevi : Koton Kitap
Tür : Roman

Zamanı Durduran Edebiyat Takvimi!

İletişim Yayınları’nın “Edebiyat Takvimi”ni çok sevdim. Hemen bir tane edinip, evde herkesin görebileceği bir yere asacağım. Özellikle de çocukların!

Takvim, resimli, edebiyat tarihinden seçme bilgilerle yepyeni öyküleri bir arada sunuyor.

Türkçe edebiyatın en seçkin isimleri bu takvimde hikâyelerini tefrika ediyor, karşınıza yepyeni öykülerle çıkıyorlar.

60’tan fazla yazar ve 11 farklı çizerin katkısıyla hazınlanmış. 732 sayfa, internette 22,50 TL’den satılıyor.

365 günün her birinde edebiyat tarihine, yazarlara, eserlere dair bilgiler var. Bir takvimden çok daha fazlası.

Farklı farklı kitaplardan seçilen alıntılar, size okumadığınız birçok eser hakkında fikir vererek “edebî keşifler” yapmanızı sağlarken; çizerlerin öykülere eşlik eden illüstrasyonları, yaratılan tiplemeler, karikatürler ise okuma zevkinizi artırıyor.

Takvimde yer alan yazarlar: Alper Atalan, Akif Kurtuluş, Alper Canıgüz, Aybars Yanık, Ayşe B. Kaban, Aziz Tuna C., Barış Uygur, Baybars Tekatlı, Behçet Çelik, Berna Durmaz, Burcu Aktaş, Burhan Sönmez, Bülent Çallı, Bülent Yıldız, Defne Tarman, Deniz Arslan, Duygu Çayırcıoğlu, Ekin Can Göksoy, Ekrem Solgun, Elif Key, Emrah Polat, Emre Bayın, Erman Çağlar, Figen Şakacı, Gamze Güller, Gaye Boralıoğlu, Giray Kemer, Hakan Bıçakcı, Hasan Ali Toptaş, Işıl Kocaoğlan, İlyas Barut, Jaklin Çelik, Kemal Varol, Kerem Işık, Kıvanç Koçak, Levent Cantek, Leyla Burcu Dündar, Mahir Ünsal Eriş, Melike Uzun, Memo Tembelçizer, Murat Başekim, Murat Gülsoy, Murat Menteş, Murat Uğurlu, Mustafa Çiftci, Necdet Dümelli, Ömer Ayhan, Pelin Buzluk, Pertev Başgöz, Pınar Öğünç, Sedef Betil, Senem Tepe, Serhan Ergin, Sinan Sülün, Şule Gürbüz, Turgut Ulucan, Uğur Mıstaçoğlu, Utku Özmakas, Yalçın Tosun, Yekta Kopan.

Çizerler: Bahadır Yazıcı, Berat Pekmezci, Cansın Çağlar Özdemir, Cengiz Üstün, Deniz Karagül, Fatih Okta, Gurur Birsin, Latif Demirci, Osman Çolakoğlu, Resul Ertaş, Seyhan Argun.

Okumayı seviyorsanız, vakit bulamıyorum diyorsanız, zamanı durduran bu takvimden bir tane edinmenizi tavsiye ederim.

Unutma Dersleri!

www.egoistokur.com okumaktan keyif aldığım bloglardan. Edebiyat dünyasıyla ilgili çok şey öğreniyorum. Tavsiye ederim.

Nermin Yıldırım’ı da egoistokur sayesinde tanıdım ve çok sevdim.

Son kitabı “Unutma Dersleri”, aşka, hayallere, aklın ve kalbin cilvelerine dair, çok acıklı, pek neşeli, rengârenk bir serüven…

 

 

Kitaptan’tan bir bölüm;

“Hatırlamanın şaşkınlığı kalbin acısına karışmıştı. Geceleri uyuyamıyor, gündüzlere katlanamıyordum. Bakar kör, duyar sağır, düşünür aptaldım; acı çekmekten başka işe yaramıyordum. Yıllarca iyi niyetlerinden şüphe duymadan dinlediğim şarkıların hepsi birlik olmuş bana onu hatırlatmaya çalışıyordu; radyoyu kapatıyordum. Üzerime bir kazak geçirecek olsam, daha evvel onun yanında da giydiğimi anımsıyor; cenabet kazağı dolabın en karanlık dehlizlerine saklıyordum. Neye elimi atsam, onunla ilgili bir hatıra hortluyordu; cüzamlıya dokunmuşum gibi elimdekinden uzaklaşmaya bakıyordum. Canım hiçbir şey yemek istemiyordu; yemek masasında çatal bıçak yerine sigara ve kül tablası kullanıyordum. (…) Aşk için ağlamak budalalıktı ve budalalardan müteşekkil bir halay ekibi kurulsa, mendili kapıp halay başı olmayı hak ettiğimi düşünüyordum. Olur olmaz yerde gözlerim sulanıyordu, kimselere görünmemek için nereye kaçacağımı şaşırıyordum. Aşk acım, kâğıt mendil ve sigara baronlarını büsbütün zengin etmişti. Bense akıldan, gönülden ve kilodan yana epey fakirleşmiştim. Sürekli onu düşünmek hastalığından mustariptim. Kıvrımları arasında zerrece fosfor kalmayan beynimin, sadece onu düşünebilen kısmı iş görüyordu. Direnç şurubu, unutma hapı, dirayet şerbeti gibi bir şey olsa da çabucak eski sükûnetime kavuşsam diyordum, ama mümkün değildi. Acınacak haldeydim. Bana acıyanlar arasında başı yine ben çekiyordum. Hayatın her alanında umutsuzca kaybederken, bir tek halay başı kariyerimde emin adımlarla ilerliyordum.” (sayfa 18)

http://egoistokur.com/category/roman/

 

 

 

 

 

 

 

 

Dal goncayı bir sabah açılmış buldu

Dal goncayı bir sabah açılmış buldu,

Gül melteme bir masal deyip savruldu

Dünyada vefasızlığa bak; On günde

Bir gül yetişip, açıp, solup kayboldu,

Sen acırken bana, hiç bir günahımdan korkmam

Benle oldukça; Yokuş, engebe, yoldan korkmam

Beni ak yüzle diriltirsin a Tanrım, bilirim;

Defterim dolsa da suçlarla, siyahtan korkmam.

Ömer Hayyam

 

 

 

 

 

 

İçimizdeki kuşlar… Ve boşluğun şiddeti!

Bir ağaç düşün, kocaman bir çınar ağacına bakıyorsun… Gökyüzünü aniden bir ses böler ve ağaçtan yüzlerce kuş hızla kanat çırparak havalanır ya… Aslında ağaca baktığında kuşları görmüyorsun, birden ağacın içinden çıkıyorlar…

İşte sen tramvaydan indiğinde, birden bire içimden kuşlar havalandı gökyüzüne… Şaşırdım, çünkü içimdeki kuşların varlığından haberim yoktu. İçimde nerede olduklarını, nereye saklandıklarını bilmiyordum. Onlar öyle birden kanat çırpıp uçunca, ben de birden ürktüm ve senden kaçtım…

Geriye “Boşluğun şiddeti…” kaldı.

Tıpkı Julien Marcuse’nin fotoğraflarında anlatmaya çalıştığı gibi…

Marcuse şöyle diyor;

Zamanın

Yok edip, ardına bıraktığı

Dikkat çeker

Ama,

Doldurmaz

Boşluğu

 

Mevsim dışı

Gün altında

Soğuktan titremeye elverişsiz

Ters dönmüş bir eldiven

Telaşsız mehtabı

İşaret ediyor

Unutuş ve sebebin

Sınırlarında…

Yaşadığını yazamazsın, Yazdığın da, yaşadığın değildir

74.

Yaşamında, yaşamından da, yaşamındakilerden de,

hatta, kendinden de daha çok önem verdiğin,

değer verdiğin bir uğraşın olacak.

 

Bu uğraşınla uğraşman, sanma ki, öyle ‘kolay’,

‘kendiliğinden’ olacak. Yaşamındakiler hep

sahip çıkmak isteyecekler senin o uğraşla uğraşmak

için gereksediğin erkeye, ilgiye, çabaya –

seni kendilerine isteyecekler…

 

İşin kötüsü, sen de, bu uğraşının, eninde sonunda,

yaşamın yalnızca tortusu olduğuna inandığından;

asıl önemli, değerli olanın, yaşamın kendisini

yaşamak olduğuna inandığından, bu ayartılara,

yaşamındakilerin yaşam isteklerine,

kendiliğinden kapılabileceksin-

kapılacaksın.

 

O zaman da, kocaman boyutlara varacak,

yaşamın zaten temelden taşıdığı çatışma:

Ayrı da olamaman, birlikte de olamaman…

 

O zaman, ayıkla, işte!

 

75.

Yaşamında yapılabilecek her şey tükendiğinde,

ya da hiçbir şey yapamayacak duruma düştüğünde,

yazarsın – ancak da o zaman yazabilirsin:

Yazabilmen, yapabileceklerinin tükenmesi;

senin, hiçbir şey yapamayacak duruma düşmen

olacak.

 

Hiçbir şey yapamıyorsan, yazarsın

ancak da, o zaman…

 

76.

Yazman, en üst yapmandır – belki de bu yüzden;

ancak bütün öteki – daha alt – yapmaların tükenince;

ancak o zaman

yol açılır ona.

 

Yazman, her şeyin üstünde, yapmandır;

en üst yapmandır,

yazman.

 

Çünkü yazman, bütün öteki yaşama ve yapma

basamaklarını gerektirir – ancak onları gerçekleştire

gerçekleştire; basamakları adım adım (neşeyle, sevinçle,

hüzünle, acıyla) tırmana tırmana ulaşabilirsin en üst

basamağa:

yazmaya…

 

Yaşamın doruk noktasıdır yazman –

Yaşa – sonuna, ucuna, doruğuna dek – ki

yazasın…

 

Yazmak, yaşamak uçurumunun doruğudur.

 

77.

Yaşamı yazmaya kalkıştığında, sıkıntıya düşersin hep:

Yaşadığın, yazıya gelir gerçi: ama, yazıldığında

içine gireceği – girdiği – biçim, aykırılığı, çelişmesi,

zıtlığıyla, seni huzursuz eder, sana sıkıntı verir.

 

Yaşadığını, yaşadığın biçimiyle, yazıya dökemezsin –

dökülür

gider…

 

Yaşadığını yazamazsın.

 

Yazdığın da, yaşadığın değildir.

 

Yaşarsın belki; ama yazamazsın ki:

Yazarsın belki; ama yaşamamışsındır ki…  

 

Yazdığın, yaşamadığındır –

yaşadığın, yazılmadan kalır;

yazılmadan

geçer.

 

 

Oruç Aruoba..

“de ki işte” adlı kitabının Yaşam (ki) bölümünden.

43’üncü doğum günümde beni bu güzel kitapla Nuray tanıştırdı.

Metis Yayınları..

 

 

Gemiler

“…Bak çocuk, insan bedeni dört gemiye hükmeder. Mide gemisi, gönül gemisi, zihin gemisi ve ruh gemisi. Bunlardan yalnızca birincisi madde ile, diğer üçü mana ile alakalıdır. İlahi denge insanın maddesini değil manasını önemsediği için böyle yaratılmışız. Şimdi insan zaman denizinde yüzerken bunlardan hangisini sancak gemisi yahut beylik gemi yapacağına, hangisinin dümen suyunda gideceğine karar vermelidir.

Mide gemisini diğer üçünün arasında seyrettirdiğimizde yaratılışımızın gereği olan dengeyi bulmuş, insaniyetimizi korumuş oluruz. Aksi takdirde mana lehine sahip olduğumuz üç gemimizi, maddenin yönettiği tek gemiye uydurursak madde hırsı bizi iblisliğe sevk eder. Zaman denizinde gönül gemisini rehber edinenler bahtiyar ömür sürerler. Zihin gemisini rehber edinenler ise hem bu dünyada hem öte dünyada kazanmış olanlardır.

Mide gemisini rehber edinenlere gelince, er veya geç diğer üç gemiyi parçalayacak kayalıklara sürükler ve şeytanın askerlerine teslim ederler. Çevrene bir bak ve insanları buna göre ayır bakalım, kim hangi gemide yolculuk yapıyor…”

 

 

 

Efsane (Bir Barbaros Romanı)

İskender Pala

Yayınevi: Kapı Yayınları