Hayat kusursuzluk hariç her şeydir!

Çok çarpıcı ve derin bir cümle… Daha önce benzer bir cümleyi sevgili arkadaşım Elif kullanmıştı.. Duvardaki seramik tablonun çatlaklarına bakıp, “Hayat gibi” demişti… “Kusursuz değil”…

Sanki hepimiz kusursuz olma yarışına girmiş gibiyiz…

Güzel bir kitap okudum… Laurent Gounelle’in “Mutlu Olmak İsteyen Adam” adlı kitabı…

Aynı yazarın “Tanrı Daima Tebdili Kıyafet Gezer”ini de beğenmiştim.

Kitabı okurken elimden kalem düşmedi… İlginç anekdotları not aldım, bolca satırın altını çizdim…

Onlardan bir kaçını paylaşmak istiyorum…

Şansa inanır mısınız?

….Avrupa’da çok tuhaf bir deney yapıldı. Bazıları kendilerini şanslı gören, bazıları ise görmeyen gönüllüler bir sınava tabi tutuldu. Her birine bir gazete veriliyor ve içinde yayımlanmış fotoğrafların tam sayısını birkaç dakika içinde hesaplamaları isteniyordu. Birkaç sayfa sonra, gazetenin tam ortasında büyükçe bir ilanla karşılaşmışlardı ve ilanda iri puntolarla şöyle yazıyordu; “Saymaya gerek yok: Bu gazetede 46 fotoğraf var.”

Şanslı olduklarını düşünen insanların hepsi bu mesajı okuyunca saymaya son vermişler. Gazeteyi kapatıp araştırmacıya “kırkaltı fotoğraf var” demişler. Peki sizce, şanssız olduklarını düşünenler ne yapmış?

Gazetenin sonuna kadar saymaya devam etmişler. Ama onları ilanı neden dikkate almadıkları sorulduğunda hepsi birden “İlan mı, ne ilanı?” demiş. Hiçbiri ilanı görmemiş.

Siz de herkes kadar şanslısınız ama belki de karşınıza çıkan fırsatlara dikkat etmiyorsunuz.

“Bebeklerden öğrenecek çok şeyimiz vardır. Yürümeyi öğrenen bir çocuğa bakın. İlk seferde başardığını mı sanıyorsunuz? Tam ayakta durmaya çalışırken, hop düşüverir. Acı bir yenilgidir bu, ama yine de derhal yeniden başlar. Yeniden doğrulur, yeniden düşer! Bir bebek yürümeyi öğrenmeden önce ortalama iki bin kez düşecektir.”

 

Eğer hiçbir şeyden vazgeçmezseniz, seçmekten kaçınırsınız. Seçmekten kaçındığınızda, istediğiniz hayatı yaşamaktan kaçınmış olursunuz.”

Hayat başkalarına açılmaktır, kendi içimize kapanmak değil. Başkalarıyla bağ kurmayı sağlayan her şey olumludur.

İnsanları yalnızca bizim ideallerimize uygun davrandıklarında sevmek sevgi değildir… Sevgi dolu bir ailede bile herkes kendi hayatını yaşamalıdır.

Başkalarıyla ilgili şeyler hakkında genelleme yapmaya son verildiğinde ve herkes, aslında kendisini aşan bir bütünün, insanlığın ve hatta daha ötesinde evrenin parçası olsa bile birey olarak ele alındığında, yaşamın içine doğru büyük bir adım atılmış olur.

Üzerine dikkatimizi verdiğimiz şey genişler ve büyür. Eğer projektörleri bir kişinin meziyetlerine çevirirseniz, bunlar önemsiz bile olsa giderek büyür, üstün olana dek gelişirler. Size, sizin niteliklerinize ve kapasitenize inanan insanların çevrenizde olması bu yüzden önemlidir…

Para nasıl kazanılıyor ve nasıl harcanıyor?

Para bütün hayalleri, yansıtmaları, korkuları, nefretleri, hasedi, kıskançlığı, aşağılık komplekslerini, büyüklük komplekslerini ve daha bir çok şeyi somutlaştırır.

Özlem duyulan maddi düzey ne olursa olsun, ona erişildiğinde daha fazlası istenir. Bu gerçekten de sonsuz bir yarıştır.

Para eğer en iyi yanlarımızı vererek yeteneklerimizi uygulamaktan kaynaklanıyorsa sağlıklıdır. Bu durumda onu kazanana gerçek bir tatmin sağlar. Ama eğer başkalarını, örneğin müşterileri ya da iş ortaklarını suistimal ederek kazanılmışsa, bu durumda, sembolik olarak, negatif enerji denebilecek şeyi yaratır.

Şamanlar buna “Huşa” derler. Bu Huşa tüm dünyayı aşağı doğru çeker, ruhları kirletir ve sonuçta soyulanı da soyguncuyu da mutsuz eder. Soyguncu bir şey kazanmış gibi hissedebilir kendini, ama onun içinde biriktirdiği şey, daha fazla mutlu olmasını engelleyecek bu Huşa’dır. İnsan yaşlandıkça bu yüzden okunur, üstelik biriken servet ne olursa olsun, bu böyledir… Oysa ki, kendindeki en iyi şeyi vererek ve başkalarına saygı göstererek para kazanan kişinin kendisi de serpilip gelişerek zenginleşir…

 Maddi mal biriktirmekle yetinilirse, o zaman yaşam anlamını yitirir. İnsan yavaş yavaş kurur.

Başarılı bir hayat nedir?

  “….Başarılı bir hayat, kişinin arzularına uygun sürdüğü, daima kendi değerleriyle uyum içinde hareket ettiği, yaptığı şeye elinden gelenin en iyisini kattığı, olduğu haliyle uyum içinde yaşadığı bir hayattır. Ve mümkünse, kendimizi aşma fırsatını elde ettiğimiz, kendimizden başka bir şeye kendimizi adamadığımız ve insanlığa çok mütevazı da olsa, küçücük de olsa bir şey kattığımız bir hayattır. Rüzgara bırakılmış küçücük bir kuş tüyü. Başkalarına bir gülümseyiş.”

 

 

 

Laurent Gounelle “Mutlu Olmak İsteyen Adam”

Pegasus Yayınları.

Solucanlara Piyano Çalan Adam

Son zamanlarda bilimsel yayınlara karşı bir merak başladı. Oldum olası dünyayı anlamaya çalışmış, kendi kendime  – ne yapıyorum, niye varım? – gibi karmaşık sorular sormuş, yanıtlar aramışımdır. Pek bulduğum da söylenemez. Bilimsel yayınlara ilgim acaba bu arayışın bir sonucu olabilir mi? Doğrusu bilmiyorum ama bilimsel yayınları okumaktan acayip keyif alıyorum.

Antalya Kitap Fuarı’nda NTV standında eşimin önerisiyle Sargun A. Tont’un  “Solucanlara Piyano Çalan Adam – Bilim ve Bilimcilerin Dünyasında Gezintiler”ini satın aldım. Çok severek okudum. Başucu kitaplarımdan biri haline geldi.

Tont, basit, yalın, herkesin anlayabileceği makaleleriyle, bilim dünyasının bir çoğumuza göre soğuk, karmaşık labirentlerinde keyifli bir yolculuğa çıkarıyor. Kitapseverlere tavsiye ederim.

Arka kapakta şöyle diyor;

“Birçoğumuz için sıkıcı formüller, yaşamaktan ve tabiattan uzak laboratuvarlar, eğlenceden firar etmiş insanlar dünyasıdır bilim. Sargun Ali Tont, Solucanlara Piyano Çalan Adam’da, formüllerdeki hayatı, deneylerdeki tabiatı, bilimcilerdeki emek ve azimle yoğrulmuş eğlentiyi kendi hayatımızın içine taşıyor. Dünyanın saygın üniversitelerinde dersler vermiş, en saygın dergilerinde makaleler yayınlamış, güngörmüş bir bilimcinin, dil dökmüş bir masalcınınki gibi yaşama sevinci taşıyan üslubuyla. Bu kitaptaki makaleler, sevabıyla günahıyla, bilimcileri ve bilimi size sevdirecek; çünkü onları tanıyacak, öğreneceksiniz. Ve merak etmedeki sihiri görüp seveceksiniz. Avare Dolaşma Derneği’ne katılarak başlayabilirsiniz.”

Yayınevi: NTV
Sayfa sayısı: 264

Harese!

Harese nedir bilir misin oğlum? Arapça esi bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar. Kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu’nun adeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.”

h

Ömer Zülfü Livaneli’nin “Huzursuzluk” romanı bu kısa öyküyle başlıyor. Çok etkileyici değil mi?

Laf’ı güzaf…

Tik tak tik tak tik tak…

“Bazen bir anın gerçek değerini (o an) bir hatıraya dönüşmeden önce anlayamazsınız.”

Carolin Koç’un eşine veda mesajında görmüştüm. O gün çok etkilemişti beni. Eski notları karıştırırken rastladım.

Şu sıralar “zaman”a taktım. Çoğunlukla biz farkında bile olmadan önümüzden geçip giden zamana. Gelecekle ilgili, hatta yarınla ilgili bile plan yapmam oysa.

Gazetecilik refleksi olsa gerek, yaşamın sürekli yeni sürprizlerle planlarımızı boşa çıkaracağına inanırım. Kimine göre olgunluk, kimine göre yaşlılık belirtisi.

Bolca zamanla alakalı şiirler okuyorum. Not defterimdekileri Amelie’nin fotoğrafları eşliğinde paylaşıyorum, bakalım beğenecek misiniz?

at-2

Louis Aragon “Elsa’ya Şiirler”inde sevgilisini zamana, zamanı bir kadına benzetiyor.

“Sana büyük bir sır söyleyeceğim zaman sensin

Zaman kadındır ister ki

Hep okşansın diz çökülsün hep

Çözülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına

Bir taranmış

Bir upuzun saç gibi zaman

Soluğun buğulandırıp sildiği ayna gibi

Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken

Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi….

**

Sana büyük bir sır söyleyeceğim bilmem ben

Sana benzeyen zamandan söz açmayı

Bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm

Tıpkı uzun bir süre garda

El sallayanlar gibi gittikten sonra trenler

Ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının.

**

Sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden

Korkuyorum yanınsıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri

El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden

Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden.

**

Sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları

Ölmek daha kolaydır sevmekten

Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

Sevgilim.

at-7

Zamana dair en güzel dörtlüklerden biri Ömer Hayyam’ın.

Çayda akan su gibi, çölde esen yel gibi

İşte bir günü daha kayboldu ömrümün.

Ben ben oldukça iki günün gamını bir çekmem.

Biri geçip giden gün biri gelecek gün.

at-3

Birhan Keskin şiiriyle tanıştığımda büyülenmiştim. Bence çağımızın en önemli ozanı.

Bir yerden aşağı,

çok aşağı düştüm

zaman:

solgun ve gri bir koridordu

orada çok üşüdüm.

at-1

Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in zaman vurgusu da çok etkileyici.

Bakma saatine ikide birde!

Halin neyse saat onun saati.

Saat tutamaz ki, ölü kabirde;

Zamana eşyada gör itaati!

Bir kıvrım, bir helezon,

Her noktası baş ve son…

13

Halil Cibran sevenlerdenseniz buyurun büyük bilgeye kulak verin;

Ve zaman da, tıpkı sevgi gibi bölünemez ve ölçülemez değil midir?

Yine de eğer düşüncenizde zamanı mevsimlerle ölçmek isterseniz,

her mevsimin diğerlerini içermesine izin verin.

Ve bırakın bugününüz, geçmişi anılarla,

geleceği ise özlemle kucaklasın.

audrey-tautou-24

Ahmet Telli’ye göre ise “Zaman Kekemeydi”

Saçlarındı diye düşünüyorum ömrümüzü

çözdükçe savrulan rüzgârdı saçların

ve ikide bir aklıma düşüyor aynı soru

-Aşkı bilmiyorsam nasıl değiştiririm

kendimi, seni ve bütün dünyayı

attt

Nazım Hikmet Ran’ı sona bıraktım. Nazım’ın “Ben İçeri Düştüğümden Beri” şiiri zaman üzerine yazılmış en güzel şiirlerden biridir.

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman…’

Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün…’

Bir kurşun kalemim vardı, ben içeri düştüğüm sene

Bir haftada yaza yaza tükeniverdi

Ona sorarsanız: ’Bütün bi hayat…’

Bana sorarsanız: ‘Adam sende bi hafta…’

Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri

Yedibuçuğu doldurup çıktı.

Dolaştı dışarda bi vakit,

Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.

Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda…

 **

Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.

Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,

Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.

Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

 **

Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri…

Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

 **

Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene

Sonra vesikaya bindi

Bizim burda, içerde

Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için

Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

 **

Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz

Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya

Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman

Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları

Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri

Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

 **

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine

‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.

Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,

Ve kahreden yaratan ki onlardır,

Şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

 **

Ve gayrısı

Mesela, benim on sene yatmam

Laf’ı güzaf…

Bir şeyin kalbini kırması için illa yanlış olması gerekmez ki?

“Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” ne güzel bir film ismi değil mi? Filmin adını Altın Portakal’da yarışanlar listesinde görmüş ve meraklanmıştım. Yazar İlhami Algör’ün aynı adlı eserinden uyarlanan filmi izlemek ve kitabını okumak kısmet olmadı.

Hafta sonu evdeki sessizliği fırsat bulup, filmler içinden seçim yaparken birden karşıma çıktı…

**

Çok az filmden sonra böyle oluyor… Uzun süre düşünmez oluyorum… Camdan büyük bir ormana bakıyorum, ya da zihnim pırıl pırıl bir okyanusun dibinde istiridyelerin yürüyüşünü seyrediyorum. Altını çizdiğim bazı konuşmalar gözümün önünden geçiyor.

ttt

Çok bilinmeyenli bu sorunun yanıtını arardık. Hayat bizi yalancı çıkarana dek, bulduğumuz cevapları doğru sanırdık.

**

“Bazen insanlar biri yarım sanır iki yaparak tamamlamaya çalışırlar. Oysa iki lanetli sayıdır. Kendine yetmez hep üçe koşar.”

**

Bir uçurtma için en güzel uçuşun ipi kopukken olabileceğini düşünürdüm. Bazıları buna “düşme hali” diyebilirdi.

**

Niye daha önce karşılaşmadık Müzeyyen? Ah Müzeyyen Ah?

Mutlaka izlemeli, okumalı…

tut-1

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

Yazar: İlhami Algör

Yayınevi : İletişim Yayıncılık

“Her şeyin iyi gittiğini nerden çıkarıyorsun?” dedi. “Herif rüzgârı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor gece yarısı.” “Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku” dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi. “Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku,” dedi, arkasını dönüp gitti. Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor… Bülbülün çilesi, yazarın zulası… İnceden sarma bir sigara, inceden bir bardak… Jak Danyel isimli bir şişe, Hicran isimli bir yara, tuhaf isimli bir roman. Kafamız iyi, açmayın kapağı, biz böyle iyiyiz.

İlhami Algör, alelacayip aşkların ve oyunbazlığın, hüzünlü dolambaçların yazarı. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İtalyan Yokuşu’ndan aşağı, rüzgâra asılıp Tophane’ye inen roman. Avaramu!

 

Kurallar Kitabı

Kuralları kim sever ki? Ama bu kurallar başka. Merthan Demir’in “Kurallar Kitabı” eğlendiren, düşündüren, kolay okunan, keyifli bir kitap. Yakamoz Yayınları’ndan çıktı, 192 sayfa. Tavsiye olunur.

KURAL 273: Yaralarının olması değil, birilerinin o yaralarına merhem olmaması acıtır canını. Eğer sadece varlığı ile yaralarının acısını unutturan birileri varsa hâlâ hayatında henüz kaybetmiş sayılmazsın. Öyleyse kaybetmemeye çalış!

kurallark1

KURAL 89: Kendi içindeki boşluğu doldurmadan başkalarının boşluklarına yama olma!

or

 

 

 

Kelebekten Sığınak

“Kafesteki Kalp” ve “Aynadaki Göz” adlı kitapların yazarı Kezban Şahin Taysun’un yeni kitabı “Kelebekten Sığınak” okurla buluştu.

Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan “Kelebekten Sığınak”, doğal kaynakları hızla azalmış, yaşam alanı beton tarlasına dönüşmüş günümüz insanının, bu değişime uyum sağlamaya çalışırken duvarlar arasında kalmış duyguları, yoksunlukları ve huzur arayışına tanıklık ediyor.

kelebek
İlişkilerdeki sığlıklar, zamanın çöplüğüne atılan seviler, yüreğe inen yumruklar, tozlu sayfalardaki aşklar ve bellekteki izler mercek altına alınıyor. Bunun yanı sıra çağdaşlığı özümseyememiş, zihni karanlık erkek egemen toplumda kadın olmanın zorlukları ve yaşanan acılar, emekçilerin yeraltında ve yerüstünde yaşadığı trajik olaylar, hak ve özgürlük ihlalleri ile geçmişteki değerler, doğa, barış ve erdemli insana özlem gibi sorun ve kavramlara dem vuruyor.
Kitaba adını veren öyküde ise doğanın gizemli cankurtaranları ile tanıştırıyor okuru; “…İşte tam da bu anda beklenmedik bir olay oldu. O kelebek sürüsü yeniden belirdi ve içinde olduğum çalının üzerine kondu. Sürü ansızın duvar örüp üzerimi örttü. Yaşadıklarıma inanamıyordum! Kelebekler sanki çığlığımı duyup koşup gelmişlerdi yanıma…”

Üç Güzel Eser!

Oldum olası kitapçıları ve sahafları gezmeyi seviyorum. Antalya’ya dair eski yayınları topluyorum.
Yine dolaşırken üç şahane yayın elime geçti.

mustafauysal

Ustam, gazeteci ağabeyim Mustafa Uysal ve sevgili eşi Nazan Uysal’ın hazırladığı “Yaşadığımız Kent Antalya”. 80’li yılların Antalyası var. Mustafa ağabeyin yayıncılık aşkına hayranım. Koleksiyonumun en özel parçası. Bu kitaptan ilham alacağım kesin.

oya

Çemberimde Gül Oya… Antalya iğne oyaları kitabı. Antalya Valiliği tarafından 2005 yılında yayınlanmış. Gözüm gibi saklayacağım bir çalışma. Keşke yeniden basılsa.

antalyals

Son yayın bir Antalya Guide… 1987-88 dönemine ait. Ünlü fotoğrafçı Sami Güner’in fotoğraflarının yer aldığı Life Style Antalya’nın kapağında Hülya Avşar var. Antalya turizminin emekleme döneminde olduğu, Mavi Mavi Masmavi şarkısının ortalığı inlettiği bir dönem. Sayfaları karıştırınca pek çok gülümseten fotoğraf gördüm. Sahilde üstsüz turist kızlarının önünde davul zurna eşliğinde peşrev atan yiğit delikanlılar ve daha neler neler.
Antalya’da sahaflar kent merkezinde Valilik binasının hemen karşısında. Yolunuz düşerse Piyazcı Sami’ye de mutlaka uğrayın.

Bir Kelebek, Bir ahtapot, Bir Japon balığı

Biri uçan, ikisi yüzen üç canlıya ait, hiç bilmediğim şeyler öğrendim.

İlkini bir takvimden, ikincisini bir balıkçıdan, sonuncusunu da bir kitaptan.

***

Kelebekler, renklidir, zariftir, narindir, özgürdür ve tabiki evrenseldir! Kelebeklerden nefret eden bir insana rastlamadım.

Sadece çiçek tozu ile hayatını devam ettiren, her biri birer renk cümbüşü olan kelebeklerin “gece” ve “gündüz” diye iki cinse ayrıldığını biliyor muydunuz? Peki gece kelebeklerinin tatma ve koku alma duygularının çok hassas olduğunu, erkeklerin 5 kilometre uzaktaki dişinin kokusunu alabildiklerini. Ben bilmiyordum, Antalya Tanıtım Vakfı’nın “Kelebekler” temalı 2015 yılı takviminden öğrendim.

***

Zaman zaman balığa çıkıyorum. Balık yakalamaktan çok, kentten, karadan uzaklaşıp, ruhumu dinlendirmek için. Balıkçılar ilginç insanlar. Onlarla sohbet etmeyi, hiç durmadan konuşmalarını, gevezeliklerini seviyorum.

Yeni tanıştığım Balıkçı Sado’dan benim için ahtapot yakalamasını istedim.

“Ben Ahtapot yakalamam, yakalayanı da sevmem” dedi.

“Niye?” diye sorunca tuhaf bir yaşam dersi verdi;

“Ahtapotlar yumurtalarını kıyıya bırakırlar ve yavruları büyüyünceye kadar yumurtaların üzerinden hiç ayrılmazlar. Ve kolayca avlanırlar. Bebeklerini kollarının altına alan bir canlıya kıyılır mı hiç? İşte bu yüzden ahtapot avlamıyorum, avlayanları görürsem de kızıyorum.”

Balıkçının sözlerinden sonra internette biraz araştırdım.

Sahiden  ahtapot anneliği hiçbir canlının anneliğine benzemiyor. Bir kayanın ovuğuna yumurtladıktan sonra kuluçkaya yatan ahtapotlar, ne pahasına olursa olsun yuvasını terk etmiyor. Uzun süren kuluçka dönemi boyunca hiçbir şey yemiyor. Yavrular yumurtadan çıktıktan sonra çoğunlukla can veriyor. Bu yüzdendir ki hiçbir dişi ahtapot yavrularının büyüdüğünü göremiyor. Ne büyük fedakarlık.

Annelere kıymayın efendiler!

***
002-34B

Jeffrey Gitomer’in “Sosyal Patlama” isimli kitabında okudum. Araştırmalara göre yüz yıl önce insanların ortalama dikkat süresi yaklaşık 20 dakikaydı. Sonra küçük bir değişiklik oldu; internet ortaya çıktı. Artık her taraftan mesaj bombardımanına tutuluyoruz; sesli mesajlar, videolar, e-postalar, uygulamalar, güncellemeler, tweetler, rettweetler vb.

Artık 100 yıl öncesine göre daha hızlı düşünüyoruz, buna karşılık dikkatimiz daha kolay dağılıyor.

BBC, “Web’de gezinmenin bağımlılık yapan doğası, dikkat sürenizi 9 saniyeye düşürebilir… Yani Japon Balığının ki kadar” diyor.

Dokuz saniye… Bir tweet okuma süresi… Bir konuya odaklandığınız da ya da başka konuya mı atlayacağınıza karar vermeden önce sahip olduğunuz süre işte bu kadar; 9 saniye!

Dinlemek için de, anlatmak için de, anlamak için de topu topu 9 saniyemiz var. Kısacası Japon balıkları gibiyiz.

Yazarın gözleri ve Kafesteki Kalp!

Kadın edebiyatçıları çok önemsiyorum. Bana göre kadınlar yaşamı ve duyguları anlatmakta daha ustalar.

Kadınların sevinçleri de acıları da, barışı da savaşı da erkeklerden daha iyi dile getirdiklerini düşünüyorum.

Yazar Kezban Şahin Taysun’u tanıdığımda henüz kitapları yayınlanmamıştı. Bugün herkesi çarpan şahane cümleleri içinde damıtıyor ve birikiyordu muhtemelen.

“… Gözlerindeki sonbahardan, bağbozumu havasından çok etkilenmiştim yıllar önce. Daha sonraki birkaç karşılaşmamızda daha hep aynı kızıl yapraklar vardı gözlerinde.”

Sonra bir gün kitapçıların raflarında gördüm adını.

 

Potkal Kitap Yayınları’ndan çıkan “Kafesteki Kalp”, kadınların çektiği acılara, baskılara dair özel bir roman.

Bir kadın pek çok ayıbın günah keçisi gösterildiğinde, kendi doğrularını bulabilme ve uygulama konusunda ne kadar şanslı olabilir? Çözüm nedir? Ayıp olmasın diye, vicdanı olmayan hazır doğruları kabul etmek midir yoksa kendine ayıp etmeden yaşamayı öğrenmek midir?

“…Yaydan fırlayan bir ok gibi saplanır, kuru iftira! Üzerine değen kötü sözcüğün gölgesinde kıvrandığını algılarsın. Sana yakışmayan bir olayın içine çekilmişsindir. Onu uyduranlar kıvranmandan keyif alırlar. Parçalara ayrılmış çaresizliğin yaşatır onları. Kimse leke almak istemez aslında. Adın değişir, yeni sıfatlar alırsın! Kız kurusu Nesrin, kötü Alev, dul Sedife gibi…”

Üç kadın; Gülşen, Meriç ve Emine onları yok sayan hazır doğrular karşısında nasıl davranacaklardır? Gülşen, yolculuğu sırasında kendisine yöneltilen zor soruların yanıtlarını bulacak mıdır? “Kafesteki Kalp” sizi farklı bir yolculuğa davet ediyor.

Yazar Kezban Şahin Taysun’un Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan kitabının adı ise “Aynadaki Göz.”

Yazar Kezban Şahin Taysun’un bir çok edebiyat ödülleri aldığını okudum çeşitli yayınlarda.

Günümüz Türkiyesi’nde belki de “kadın” olmaktan daha zor “kadın yazar” olmak.

Yeni öykülerini sabırsızlıkla bekliyorum,

Ve merak ediyorum;

“Dünya 20’den fazla döndü güneşin etrafında. Onun gözlerindeki mevsim aynı mevsim mi?”