Zamanın durduğu yer

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Antalya’da öyle yerler var ki, gezerken sanki ağaçlar, deniz, gökyüzü, çakıltaşları kulağınıza bir şiirin mısralarını fısıldar.

Antalya’yı iki kişiden dinlemeyi severim. Birisi kent tarihçisi Hüseyin Çimrin, diğeri araştırmacı Giray Ercenk.  Antalya’ya dair merak ettiğim tüm soruların yanıtları, iki değerli ağabeyim de mevcuttur.

Giray Ercenk’in tavsiyesi üzerine maceraperest arkadaşım Ender’le Antalya’nın Akdeniz’deki en uç noktasında bulunan Karaöz’deki Gelidonya Burnu’na doğru yola çıktık. Giray Ağabey, “git ve fenerin önüne gelince beni ara” dedi.

Karaöz, Kumluca İlçesi’ne bağlı şirin bir belde. Karaöz’ün eteklerine kurulduğu Musa Dağı’nın  yamaçlarını tatil siteleri işgal etse de, Akdeniz’in diğer turistik bölgelerine göre hala bakir bir belde ve dilerim öyle de kalır.

(Bunları yazarken, 1990’ların başında bir haber için gittiğim Çıralı’da köylülerin “Haberimizi yaparsan millet buraya akın eder, huzurumuz kalmaz” dediğini anımsıyorum.)

Antalya – Kumluca Karayolu’nun Adrasan Sapağı’ndan sahile indikten sonra, Adrasan’ın içinden yönlendirme levhalarını takip ederek Karaöz sahiline indik. Adrasan  – Karaöz arasındaki asfalt yolun çukurlar ve bakımsızlık nedeniyle çok kötü olduğunu söylemeliyim.  Sahilde “Korsan Koyu” ve “Gelidonya Feneri” tabelasını göreceksiniz. Sahilde “Likya” adında şirin bir balık restoranı var.

Restoranın garsonunun tavsiyesi üzerine, bir yanda orman, bir yanda deniz yaklaşık6 kilometrearacımızla gittikten sonra “Likya Yolu, Gelidonya Feneri2 km.” yazılı tabelanın yakınında park ettik. Aracı Karaöz sahilinde bırakıp bu yolu yürümek de mümkün. Ama dedim ya garsonun uyarısı üzerine açıkçası bizim gözümüz yemedi ve otomobille gitmeyi tercih ettik.

Araçtan indikten sonra sonra, karşımızda çevresi binbir çeşit ağaç ve çiçeklerle süslü inanılmaz bir patika bulduk. Bir yanda kekik ve adaçayı kokusu, bir yanda uçsuz bucaksız Akdeniz, doğrusu büyülendik.

Patika yolda 2 kilometrelik tırmanma sonucu karşımıza çıkan muhteşem fener ve manzara tüm yorgunluğumuzu unutturdu.

Fenerin önünde 2004 yılında güneş tutulmasını izlemek için gelen Amerikalılar tarafından yaptırılmış bir çardak var. Çardakta oturup bir süre nefeslenip, sırt çantalarımızdaki kumanyaları yedik.

Telefonla Giray Ağabey’i aradım; “Abi şu anda gördüğüm manzarayı anlatmaya kelimeler yetmez.”

– “Dinle” dedi ve başladı anlatmaya;

“…Milat’tan Önce Birinci Yüzyıl’da Zeniketez adlı korsan, Akdeniz’deki tüm denizcilerin korkulu rüyasıydı. Antalya açıklarını mesken tutan Zeniketez’den “olur” almadan yelken açmak neredeyse imkansızdı. Zeniketez öylesine bıktırmıştı ki, sonunda Romalı Komutan Selvilus Vatia bu zulme son vermek için dev bir donanma ile Korsan’ın üzerine sefere çıktı. İki donanma bugünkü Kumluca ile Adrasan arasındaki bölgede karşılaştı. Komutan Vatia’nın denizcileri, Zeniketez’i büyük bir mağlubiyete uğrattı. Tüm gemileri batan zalim korsan, bugün Karaöz’ün bulunduğu Musa Dağı’nın tepesindeki evine döndü. Tüm ailesini yakarak yok ettikten sonra, kendisi de intihar etti.”

Ender’le büyülenmiş gibiydik. Uzun süre konuşmadık. Sanki gözümüzün önünde Karayip Korsanları filminden bir sahne oynuyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gelidonya’da insan manzaraya bakmaya doyamıyor.

Biz de bu güzel manzarayı ölümsüzleştirmek için bol bol fotoğraf çektik. Bu sırada Adrasan yönünden pek çok yerli ve yabancı turist geldi, geçti. Araçla6 kilometregeldiğimizi hatırlayınca, onlara imrendik, kendi tembelliğimizden utandık.

Su altı mezarlığı

“Kırlangıç Burnu” ve “Taşlı Burnu” olarak da anılan Gelidonya Burnu ve önündeki Beş Adalar, Antik Çağ’dan bu yana Pamfilya Denizi’nin (Antalya Körfezi) en tehlikeli yeri olarak biliniyor. Ters akıntılar, sert rüzgarlar yüzünden yüzlerce gemi sarp kayalara sürükleyip, burayı adeta bir su altı mezarlığına çevirmiş. Türkiye’de 1960 yılında ilk bilimsel sualtı araştırması da bu sularda gerçekleşmiş.

Akdeniz kılavuz fenerlerinden biri olan Gelidonya Deniz Feneri, 1934 yılında Antalya’nın Kumluca İlçesi Taşlık Burnu’nda, Antik Likya Yolu üzerinde inşasına başlanmış, 1936 yılında hizmete açılmış. 227 metrelik rakımıyla Türkiye’nin en yükseğe konumlanmış fenerlerinden biri olan Gelidonya Feneri, 1944’ten bu yana Demir Ailesi’nin fertleri tarafından kullanılıyor.9 metrekule yüksekliği olan Fener “Ulusal Miras” olarak Kıyı Emniyeti ve Gemi Kurtarma İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nce koruma altında tutuluyor.

Herkes Bekçi Mustafa’ya imreniyor ama

Antalya Dergisi’ni hazırlayan değerli meslektaşım Hamit Seçil’in verdiği bilgilere göre; Fener, kurulduğu günden bu yana Demir Ailesi tarafından işletiliyor. Fenerin son bekçisi ise ailenin üçüncü kuşak temsilcisi Mustafa Demir. Demir Ailesi üç kuşaktır denizcilere yol gösteriyor. İlk zamanlarda fener gaz yağı ile çalışıyormuş. O zamanlar feneri mecburen beklemek gerekiyormuş. Gece alevlenirmiş, tıkanırmış Fener. Temizlenmesi gerekirmiş. Daha sonra tüp gaz sistemine geçilmiş. 2000 yılının ardından güneş enerji sistemine geçilmiş. Güneş enerjili aküler kullanılıyor. Gündüz güneşle şarj oluyor, akşamda bu enerji kullanılıyor. Fener geceleri fotoselli sistemle yol gösteriyor denizcilere.

Mustafa Demir diyor ki; “İnsan bu manzaraya bakınca aklına her şey geliyor. Ufka bakınca kafanda sorun da kalmıyor. Dert yok tasa yok, kafan rahat. Denizin sesi… kuşların sesi… Likya yolu buradan geçtiği için bahar dönemlerinde geleni gideni eksik olmaz Fener’in. Çok imrenen oluyor bana. Genelde buradan geçip gidenler şehir hayatından bıkmış olmalı ki, burada yaşamak istiyor. Ben de onlara diyorum ki; Güzel ama bir de burada yaşayana sor. Yalnızlık zor.”

Karaöz’e gelirken epey sıkıntı yaşadığımız için, dönüşte Mavikent üzerinden Antalya’ya dönmeyi tercih ettik. Doğrusu bu yol Adrasan yoluna göre oldukça bakımlı ve güzel. Sahil yolu boyunca irili ufaklı sayısız koy var.

Yeşil ve mavinin buluştuğu eşsiz manzarası ile günümüzde dünyanın en güzel yürüyüş rotaları arasında gösteriliyor. Her yıl binlerce yerli ve yabancı doğa tutkunu, Adrasan, Kumluca arasındaki güzergahta yürümek için Antalya’ya akın ediyor.

Gelidonya, Akdeniz’den gelen serin rüzgarların yüzünüze vurduğu, çam ağaçları ve adaçayı kokuları arasında zamanın durduğu bir yer.

 

Dostum “Masal Bekçisi”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 “Dostları olmalı insanın. Aynen gemilerin limanları gibi” demiş şair.

Hepimizin gençlik yıllarında yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen, birbirimize türlü hikayeler anlattığımız, sırlarımızı paylaştığımız, birlikte hayaller kurduğumuz, yeni deyimle kankaları, arkadaşları, dostları vardır. Ama Zaman Tanrısı bir salladı mı yelpazesini hepimizi başka başka yerlere dağıtır.(Bugün ne şanslıyız ki face’te, twitt’te, google’da bulup, haber alabiliyoruz eski dostlardan.)

Gazeteci Jan Paçal, bir zamanlar yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen, sonra Zaman Tanrısı’nın başka başka kentlere sürüklediği, ayrı düştüğüm dostlarımdan biri.

Antalya’da 90’lı yılların başlarında Jan, Cumhuriyet Gazetesi’nde, ben Tercüman’da muhabirlik yaparken, Cumhuriyet Meydanı’na bakan, tek lüksü de bu manzarası olan ofisimizde, birlikte zararsız asparagaslar üretip, güzel şiirler yazar, sisteme isyan eder, alayına küfreder, sonra evlerimize, kendi dünyalarımıza dönerdik. O zaman da gazetecilerin yaşamı, patronların iki dudağının arasındaydı. Aradan geçen onca zamana karşın hiçbir şey değişmedi bugünde öyle. O Hasan Cemal’den çekinirdi, ben Kemal – Nazlı Ilıcak’lardan.

Sonra ikimiz de evlendik. O’nun bir, benim iki oğlum oldu. Ben taşradan kafasını çıkarmaya korkan bir taşra muhabiri olarak kaldım, O hayallerinin peşinden gitti. Zaman zaman buluştuk. Dışarısı hiç umduğu gibi değildi. En büyük metropollerde, plazalarda, orman kanunları geçerliydi. Ama O, hayal kurmaktan hiç bıkmıyordu.

“Olimpos’ta dövme festivali” yapmayı planlıyordu. (Bugün düşününce fena fikir değil aslında)

Neyse, lafı uzatmayayım, geçenlerde posta kutuma bir mektup düştü;

“Gazeteci Jan Paçal’dan yerli fastastik roman.

Gazeteci Jan Paçal, ‘Masal Bekçisi’ adını verdiği üçlemeden oluşacak fantastik romanın ilk kitabı olan “KAOS”u TÜYAP 31. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nda okuyucuyla buluşturuyor. Bencekitap Yayınevi tarafından basılan 325 sayfalık kitap, fantastik edebiyatın en yeni ürünü. Paçal’ın hedefi yerel motiflerle süslediği üçlemeyi tamamladıktan sonra yurtdışında yabancı okurlarla da buluşmak.”

Gözlerim nemlendi, içime zafer kazanmış bir adamın coşkusu yerleşti, “heyt be” diye bağırmak istedim, yapamadım, gülümsedim. Dostum hayallerinden birini gerçekleştirmişti.

Posta kutuma gelen basın bülteninde şöyle diyor; “Uzun yıllar gazete, dergi ve televizyonlarda görev yapan Jan Paçal, fantastik öğeler içeren ilk romanı kadim çağ Anadolusu ile bugünün İstanbul’u arasında geçen iyilik ve kötülüğün ebedi savaşını edebi bir dille geçmiş ve bugünün değişmeyen kavramlarıyla anlatıyor. Yeni nesil fantastik romanların son örneğini oluşturması beklenen serinin ilk kitabı 1 Aralık’ta tüm Türkiye’deki kitapçılarda yerini alacak. Yerli fantastik edebiyatın son ürünü olan kitap, yazarın kendini özdeşleştirdiği Masal Bekçi’nin tarih ve boyutlar arasında yaptığı yolculuklar ile adalet, özgürlük ve eşitlik uğruna verilen kadim mücadelenin hikayesini anlatıyor. Jan Paçal’ın hedefi seriyi tamamladıktan sonra yurtdışında da basımını sağlayarak, yerel motiflerle süslediği roman serisini yabancı okurlarla da buluşturmak. Üçlemenin ilkini oluşturan Kaos’ta, Masal Bekçisi kötülüğe yenik düşmek üzere olan dünyayı kurtarmak için, seçilmiş çocuğu arayışı konu ediliyor. Seçilmiş çocuk bulunamaz ve bekçinin herkesten sakladığı o kadim masal çocuğa anlatılmaz ise dünya karanlık bir umutsuzluğun hükümranlığına mahkum edilerek işkence içinde yok olacak. Kılıç ve kalkanlardan uzay gemilerine kadar geniş bir hayal gücünün eseri olan roman, yediden yetmişe her okurun ilgisini çekecek nitelikte.”

Adalet, özgürlük ve eşitlik uğruna verilen kadim mücadelenin hikayesi…

Sözleri nedense çok tanıdık geliyor. Hep altını çizdiğimiz adalet, özgürlük ve eşitlik…

Sevgili Jan yolun açık olsun…

Çubuk Beli’nin başında vefalı bir kapı var, adı; Ariasos

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kapılar
Kapılar
Yeter yeter salın beni kapılar

Deniz kokusunu özlerim durup dururken
Yada ne bileyim şehrin sesini
Söylerim anlamazlar zor kapılar

Kapılar dar
Kapılar soğuk
Yılların kederi kapılar kahır üstüne*

Şair sanki Çubuk Beli’nin başında durmuş ve Akdeniz’e bakarak söylemiş bu sözleri.

Tarih boyunca sayısız uygarlığa yurt olmuş Antalya’nın en ünlü kapısı hiç kuşkusuz bugün kent merkezinde Atatürk Caddesi’nde Kaleiçi’nin girişinde bulunan “Üçkapılar” olarak bilinen Hadrianus Kapısı’dır.

Üçkapılar, turistlerin büyük ilgisini çeker. Çevresindeki surlar ve dev ağaçların gölgesi insana huzur verir. Fırsat buldukça, önünden her geçişimde, yetişmesi gereken onca işi erteleyip, burada bir mola verir, gelen geçeni seyreder, türlü hayaller kurarım. Sanki bütün Antalya önümden geçer, tüm yüzler tanıdık, tüm yüzler dost. İnsanların birbirine selam verdiğini, hal hatır sorduğunu gördükçe mutlu olurum, içimi tarifsiz bir sevinç kaplar.

Hele bir de caddenin karşısındaki çay ocağından elinde çay dolu tepsisiyle o güleç yüzlü garson kızı gördüm mü sevincim ikiye katlanır. Bir bardak demli çay geldi mi, değmeyin keyfime.

Mimar bir arkadaşım anlatmıştı, “Tarihi yapılara bak, sadece merdivenlerin ve kapıların sağlam kaldığını göreceksin yıllara inat. Duvarlar çabucak yıkılır, dayanıksızdır ama kapılar vefalıdır.”

Sahiden vefalı mıdır kapılar? Vefalı oldukları için mi yıkılmazlar, yıllara direnirler inatla.

İnanmam ama, bu güzel cümle zihnimin bir yerinde asılı durur; “Kapılar vefalıdır”

 Ya insanlar?

Antalya’nın bir ikinci “Üçkapılar”ı vardır ki pek bilinmez. Antalya’nın girişinde iki bin yıldır tüm ihtişamıyla ayakta durmaktadır. Yıkılan, yağmalanan, tuzla buz olan kente karşın dimdik ayaktadır. Bu tarihi kent; ARİASSOS’tur.

Ariasos, Antalya’nın kuzeydeki girişindedir.

Antalya – Burdur yolu tarih boyunca en önemli geçiş noktası olmuştur. Bu geçişin en önemli noktalarından “Çubuk Beli” uğruna türküler yakılmıştır. Bugün de modern bir karayolu olarak önemini korumaktadır.

Antalya’ya 35-40 kilometreuzaklıktaki Dağbeli kasabasının hemen karşısındaki Ariassos bugün eski görkeminden çok uzaktadır. Kentte ayakta kalan tek yapı ise “üç kemerli” anıtsal kapıdır. 

Ariassos’un girişindeki levhada şu bilgilere yer veriliyor;

Çubuk Boğazı ve dağlık Pisidya bölgesini Pamfilya ovasına bağlayan yollara yakın stratejik konumu ile güney Anadolu ulaşım yolları üzerinde önemli bir yere sahip olan Ariassos, Helenistik dönemden (1.Ö.3.YY) Bizans dönemine (İ.S.7. YY) kadar yerleşim görmüş bir Pisidya şehridir.

Yamaca dayandırılmış kent özelliğinde olup üç kemerli anıtsal şehir kapısından başlayan ana cadde ve iki yanındaki teraslarda yer alan yapılar şehrin genel planının oluşturur. Son yıllarda yapılan araştırmalar ana caddenin Termessos antik kentine ulaşan Roma dönemi yoluna kavuştuğunu ortaya çıkarmıştır.

Helenistik temeller üzerine inşa edildikleri düşünülen sur duvarları Roma ve çokluk Bizans dönemi izlerini taşımakta olup şehri batı, kuzey ve doğudan çevrelerler.

Ariassos’un en çarpıcı ve tümüyle korunmuş olan yapısı üç kemerli anıtsal şehir kapısıdır. Roma İmparatorluğu dönemine ait olup, üzerinde dört büyük heykelin yer aldığı, kaide ve yazıtlardan anlaşılmaktadır.

Şehir kapısından sonra yerleşimin en iyi korunmuş kalıntıları güney ve doğu nekropollerde yer alan Heroon tipi anıtsal mezarlardır. Bazilika, Bauleuterion, Stoa, Çemşe binası, gymnasium, hamam, tamamı yıkılmış tiyatro ve kamu binaları daha çok Roma dönemi izlerini taşıyan gezilebilir diğer kalıntılardır.”

Yolunuz Burdur – Antalya karayoluna düşerse, Ariassos’u mutlaka ziyaret ediniz. Bekçi ya da güvenlik görevlisinin bulunmadığı Ariassos’a giriş ücretsiz.

 *Kapılar adlı şarkıdan – Vedat Sakman

 

 

Kendi hikayesinde figüran, asosyal bir kahraman

İtiraf;

Tam 20 sene çeşitli gazeteler için yazdım, fotoğraf çektim. Sayısız haberlerim, röportajlarım, fotoğraflarım yayınlandı. Binlerce insan okudu.

Ama hepsi “haber”di, hiç birinde “ben” yoktum.

Çünkü kendimden “bihaber”dim.

Tam 20 sene bekledim, kendimden bir şeyler yazmak için.

Neden korktum, kimden utandım bilmiyorum.

Ülkeyi yönetenlere, katillere, hırsızlara, soysuzlara en keskin soruları sormaktan çekinmezken, belki de kendime veremeyeceğim, duymak istemeyeceğim yanıtlarımdan korktum.

Şimdi, “beyaz atlı press” rolündeyim;

Kendi yazdığım hikayede figüran, asosyal bir kahraman

Pont des Arts Köprüsü’nde aşk ve kilitler üzerine

– Köprüye sen de kilit astın mı?

– Hayır. Ben kalbimi bıraktım.

 

 

 

 

 

 

 

 

EXPO toplantısı için geldiğimiz Paris’te gezmek için sadece 3 saatimiz vardı. Pelin, Serhan, Mete ve ben hava kararmadan önce görebileceğimiz kadar çok yer görmek istiyorduk. Fransa’nın Antalya Fahri Konsolosu Ahmet Erol’un tavsiyesi üzerine, kaldığımız Montparnasse Caddesi’ndeki Pullman Otel’den taksiyle Zafer Kapısı’na gidip, oradan Champs Elysees Bulvarı boyunca Louvre Müzesi’ne kadar yürüdük.

Bir rüya aleminde gibiydik. Noel kutlamalarına hazırlanan Champs Elysees Bulvarı, sanki birbirinden renkli şeker ve çikolataların sergilendiği “dev bir pastane”ydi.

 

 

 

 

 

 

 

 

Hem yürüdük, hem de gördüğümüz her vitrinin, her kapının, her sanat eserinin, her heykelin önünde durup fotoğraf çektirdik. Çocuklar gibi, bu dev pastaneyi seyretmeye doyamıyorduk.

 

 

 

 

 

 

 

 

Hava kararmak üzereydi. Louvre Müzesi’nin arka kapısından çıkıp otelimize dönmek için taksi ararken kendimizi bir köprünün üzerinde bulduk. Korkulukları üzerinde yüzlerce kilit asılı. Çeşit çeşit, irili ufaklı. Kırmızı kalpli olanından, bisiklet kilidine kadar yüzlercesi. Bir anlamı vardı elbet. İnsan durduk yere niye köprüye kilit taksın.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bizim dilek ağaçlarına çaput bağlayıp dilek tutmamız gibi, Paris’teki uygulamada da köprüye kilit takıyorlarmış. Bir çeşit modern sanat eseri olarak başlamış, daha sonra Fransız aşıklar bunu devam ettirmiş. Ertesi gün konuştuğumuz Rehberimiz, “Pont des Arts Köprüsü’ne (sanatçılar köprüsü), artık kilit asılmasına izin vermiyorlar” diyerek merakımızı giderdi. (Yani kilit takmak istesek de takamayacak mışız)

Kilit takamadım ama aklım köprüde kaldı. Şimdi fotoğrafı görüp “Köprüye sen de kilit astın mı?” diye soranlara , “Hayır. Ben kalbimi bıraktım” diyorum.