Altın s.çan adamın mesajı!

Düsseldorf’ta gün batmak, gece başlamak üzere…

Dostlarla dolaşırken, gözüm duvardaki altın sıçan adam kabartmasına takıldı.

Üstteki cümle: Bu masal asla gerçek olamayacak…

Alttaki cümle: Hayat akıllı ve tasarruflu olmayı öğretiyor…

(Çeviren dostumun yalancısıyım.)

 

Düsseldorf, Almanya Kuzey Ren-Vestfalya eyâletinin başkenti.

Ren Nehri kıyısında kurulmuş moda, reklam ve fuar kenti. “Almanya’nın Paris’i” diyenler de var. Ama iddialı bir söz.

Kent adını Ren’e dökülen “Düssel” deresinden almış.

 

Düsseldorf’un kalbi eski şehir Altstadt’ta atıyor. Kent merkezindeki bu sokak restoran ve birahaneleriyle ünlü.

 

Altstadt’ta ara sokaklarda yemek yediğimiz İspanyol restoranı. Adı “El Gitano”. Biftekler, Paella’lar (İspanyol pilavı) ve şaraplar bir harika.

 

Kentin kahramanı Jan Willem’ın at üzerindeki heykeli. Dünyanın en güzel at heykellerinden biri olduğu söylendi. Ama şahsen ben beğenmedim. Budapeşte’nin Kahramanlar Meydanı’ndaki at heykelleri ile karşılaştırılınca hayli sönük kalıyor.

 

Rod Stewart kılıklı çılgın bir sokak çalgıcısı.

 

Düsseldorf Kenti’nin sembolü takla atan iki çocuk figürü. Hikayesini öğrenemedim. Bilen varsa masaj atsın.

 

Ren kıyısındaki Burgplatz Meydanı’nda “Gemicilik Müzesi” olarak kullanılan güzel bir kule.

Düsseldorf’ta ayrıca ünlü Alman yazar ve düşünür Goethe’nin adını taşıyan bir Müze var. Gothe’nin yaşamının önemli bir kısmını bu kentte geçirdiği belirtiliyor. Malesef müzeyi ziyaret edemedim.

 

Şairler ölünce nereye gider?

Prag’da ne astronomik saat, ne Kadife Devrim’in yapıldığı meydan, ne Kafka’nın evi, ne de Mucha’nın tabloları beni “Şairler Mezarlığı” kadar şaşırtmamıştı.

Daha önce adını bile duymadığım Çek Şairler’in yan yana gömülü olduğu mezarlıktaki asırlık ağaçların gölgesi altında, bir bankta gözlerimi kapatmış ve kendi kendime sormuştum: Şairler ölünce nereye gider?

Beraberimde mezarlığa sürüklediğim dostlarım kuşkusuz benle aynı hazzı almamıştı. Oysa benim için Prag’dan aklımda kalan ve yaşamım boyunca hep hatırlayacağım bir gezi oldu.

 

Aslında “mezarlık” konulu bir yazı yazmayı planlıyordum.

Neyzenler Mezarlığı – Konya Mevlana” , “Körler Mezarlığı – Antalya Akdamlar Köyü” ve “Şairler Mezarlığı – Prag” üzerine.

Adlarında bir hikaye gizli mezarlıklar üzerine.

Belki daha sonra.

 

Ne zaman bir şairin öldüğünü duysam içimi tarifsiz bir hüzün kaplıyor.

Bugün haber sitelerinde bir haber gözüme çarptı.

“Ünlü şair vefat etti. Amerikalı ünlü şair ve yazar Adrienne Rich, 82 yaşında öldü.

Rich’in oğlu Pablo Conrad, uzun süredir eklem iltihabından muzdarip olan şairin Santa Cruz’daki evinde hayata veda ettiğini açıkladı.

1963’te yayımladığı “Snapshots of a Daughter-in-Law” adlı şiir kitabıyla uluslararası ün kazanan Rich, eserlerinde kadın hakları, ırkçılık, cinsel ayrımcılık, ekonomik adalet ve lezbiyenlik gibi konulara değinmişti.

1969’dan itibaren “Kadın Özgürlüğü” hareketinde aktif rol alan Rich, 1976’da yayımladığı “Kadından Doğan: Deneyim ve Kurum Olarak Annelik” kitabı ile anneliğin bir anlamda kurum olduğu tezini ortaya atmıştı.

1997’de o zamanki ABD Başkanı Bill Clinton tarafından “National Medal of Art” ile ödüllendirilen Rich, hükümetin “gayri ahlaki politikaları” nedeniyle ödülü reddetmişti. Rich, Beyaz saray’a gönderdiği mektupta, “Amerika’da zenginlik ve güç eşitsizliği giderek daha da büyüyor. Halkın büyük bir kısmı hiçe sayılırken ABD başkanı, seçilmiş bazı sanatçılara böyle ödüller veremez” diye yazmıştı.
Rich ve arkadaşları, 2003’de ABD‘nin Irak‘ı işgal etmesini protesto etmek için Beyaz saray’daki şiir konulu sempozyuma katılmayı da reddetmişlerdi.

1953’de ünlü ekonomist Alfred Conrad ile evlenen üç çocuk sahibi olan Rich, 1970’de eşini terk etmiş, 1976’dan sonra yazar sevgilisi Michelle Cliff ile yaşamaya başlamıştı.
Rich’in bazı öyküleri Türkçe’ye de çevrilmişti.”

 

Wikipedia’da ise ölüm tarihi yok henüz fakat hakkında şu bilgiler var;

“Adrienne Rich (d. 16 Mayıs 1929, Baltimore, Maryland), ABD‘li şair. “20. yüzyılın ikinci yarısının en çok okunan ve en nüfuzlu şairlerinden biri” olarak nitelendirilmiştir.1951’de ilk şiir dizisi “A Change of World”‘ yayımlayarak “Yale Younger Poets Prize” (“Yale Genç Şairler Ödülü”)’nü kazandı. 1953’te ekonomist Alfred Conrad ile evlendi. Üç çocuk sahibi oldu ve 1966’da New York’a taşındılar. Burada iken Rich, beyaz olmayan ve fakir altyapılardan çocukları eğitti. Zaten sosyal reformlar ve ırkçılığa karşı harekete geçmiş Rich, James Baldwin ve Simone de Beauvoir eserlerini okuyup feminizm ile ilgilenmeyi başladı. 1976’dan beri Michelle Cliff ile yaşamaktadır. En çok tanınan denemelerinden biri Compulsory Heterosexuality and Lesbian Existence (“Zorunlu Heteroseksüellik ile Lezbiyen Varoluşu”; 1980), onun “lezbiyen sürekliliği” kuramını anlatır.”

 

 

Adrienne  RICH’in bir şiiri ile yazıyı bitiriyorum.

GÖÇMEN ADAYLAR, LÜTFEN DİKKAT

Bu kapıdan

ya geçeceksiniz

ya da geçmeyeceksiniz.

 

Geçerseniz,

her zaman adınızı hatırlamanız

tehlikesi olduğunu unutmayın.

 

Her şey gözlerini dikecektir size

siz de onlara öyle bakın

ve bırakın ne olursa olsun.

 

Eğer kapıdan geçemezseniz,

o zaman

saygın bir hayat yaşamanız

 

inançlarınıza bağlı

konumunuzu değiştirmeden

kahramanca ölmeniz mümkün

 

ama pek çok şey kör edecektir sizi,

pek çok şey sizi görmezden gelecektir,

kim bilir ne pahasına?

 

Kapının kendisi

hiçbir konuda söz vermiyor.

Kapı, sadece bir kapı işte.

 

Çeviri : Cevat ÇAPAN

Sana dün bir tepeden baktım Antalya!

“Gönül” kelimesini çok severim.

Bence “gönül” güzel Türkçemiz’deki en özel kelimelerden biri.

Huzur veren, aşk kokan, anlatılamayan duyguların ifadesi, derin anlamları olan bir kelime “gönül”.

Dün akşam güzel insan Hüsamettin Oğuz ağabeyin ve twitt’daşların çağrısına uyarak, Bir grup dostla Kepez Belediyesi tarafından Kent Ormanı içindeki Kanuni Otağı’nda gerçekleştirilen “Gönül Sohbetleri”ne katıldık.

Kanuni’nin Otağı’nda toplumun her kesiminden insan vardı.

Solcusu, sağcısı, türbanlısı, liberali, işadamı, öğrencisi, dernek başkanı, aklınıza kim gelirse.

Bizi oraya çeken şey kuşkusuz sohbetin konusu ve konuşmacısıydı.

Konu; “Antalya’yı Tanımak ve Tanıtmak”, konuşmacı da Antalya Tanıtım Vakfı Başkanı Nizamettin Şen olunca gitmemek olmazdı.

Kanuni’nin otağı

Sohbet’in açılışını yapan Kepez Belediye Başkanı Hakan Tütüncü, önce Kanuni Otağı ve Kent Ormanı hakkında bilgi verdi. “Bir şehir kültürel bir kimlik üzerine inşa edilmelidir” diyen Tütüncü, Kent Ormanı’nın 140 bin metrekare alan üzerine kurulduğunu, toplantının gerçekleştiği mekanın ise; Kanuni Sultan Süleyman’ın 1521 yılında Belgrad’da kurduğu Otağı Hümayun’un, İstanbul Askeri Müze’den alınan eskiz örneklerine uygun olarak yapılmış birebir modeli olduğunu söyledi.

İlk cümle Nazım’dan

ATAV Başkanı Nizamettin Şen ise sözlerine memleket şairi Nazım Hikmet’in “İki şey var ancak ölümle unutulur, anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü.” (Saman Sarısı şiiri) dizeleriyle başladı.

Şen, “Annemizden ne alıyorsak, kentimizden de onu alıyoruz. Annemize ne veriyorsak, kentimize de onu veriyoruz. Kentimize karşı sorumluluğumuz var. Tıpkı bir annenin çocuğuna karşı olan sorumluluğu gibi” dedi.

Hızlı kentleşme sonucu şehirlerin kültürel erozyona uğradığını ifade eden Şen, Türk şiirinin ustaları Nazım Hikmet, Yahya Kemal, Atilla İlhan, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kent ve memleket sevdasını eserleriyle özdeşleştirdiklerine dikkat çekti. Yahya Kemal’in İstanbul, Atilla İlhan’ın İzmir’le özdeşleştiğini vurgulayan Şen, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1900’lü yılların başında Antalya’da yaşadığı ve “Huzur” romanını Antalya’da yazdığı bilgisini verdi.

“Kente tutkun olmak” düşüncesinin önemine işaret eden Şen, “Kentten aldığımızı kente verdiğimizde huzur ortamı doğar. Ahmet Hamdi Tanpınar ‘Huzur’ romanını Antalya’da yazdı. Demek ki bu kent bir huzur kenti” dedi.

Şen, Antik Çağ’da Antalya bölgesinde 12 dilin konuşulduğunu, Antalya’nın eski adı Pamfilya’nın “Farklı Irkların yaşadığı kent” anlamına geldiğini de belirterek, “Bugün 12 dilin konuşulduğunu ancak oteller içinde görebiliriz” değerlendirmesinde bulundu.

Antalya’nın özellikle 80’li yıllardan itibaren çok hor kullanıldığını ifade eden Şen, “Bu kenti çok hor kullandığımız için çok sevdiğimizi söyleyemeyiz. Bu kentte artık doğruları yerine getirmeliyiz. Yanlışlıklarla mücadele etmeliyiz” çağrısı yaptı.

Portakal logosu nasıl doğdu?

Sohbet’te ATAV’ın hazırlattığı Antalya logosunun nasıl ortaya çıktığını da anlatan Şen, “Antalyalılar portakalı tıpkı elma gibi spiral olarak soyarlar. Bu Antalyalılara özel durumu logoda kullandık” dedi.

Antalya’nın değerlerini kayıt altına alması gerektiğini anlatan Şen şunları söyledi;

“Antalya’nın inanılmaz bir mutfak kültürü var. Ama maalesef piyaz’dan, şakşuka’dan, hibeş’ten başkası bilinmiyor. Antalyalı hanımlar çok güzel yemek hazırlıyor ama yemeklerimizi evlere hapsetmişiz. ATAV olarak Toroslar’dan Akdeniz’e Antalya Mutfağı adıyla bir yemek kitabı hazırlattık. 135 çeşit yemek tarifi var. Bugün Antalya’nın müthiş bir yemek kültürü var ama bu lezzetleri kendimiz de tatmıyoruz, dolayısıyla konuklarımıza tattıramıyoruz. Önce kendi değerlerimizi doğru bilmeliyiz. Bundan hepimiz sorumluyuz. Annemize karşı nasıl sorumluysak, kentimize karşı da öyle sorumluyuz.”

Markalaşma

Bir kentin marka değerinin alt markaları ile ölçülebileceğini de belirten Şen’in, Antalya’nın alt markalarına dair anlattıklarından aklımızda kalanlar şunlar;

Bizi en iyi tarif eden, en önemli özelliğimiz misafirperverliğimiz. Antalya insanı toleranslı, hoşgörülü. Bizi turizmde diğer rakip destinasyonlarımızdan farklı kılan bu.

Dünya halı literatürüne girmiş Döşemealtı Halımız var. Ama maalesef kaybolmaya yüz tutmuş. ATAV olarak Döşemealtı Halısı konusunda fikir alışverişi yapmak için Belediye Başkanı’na gittik. Giderken yanımızda Döşemealtı halı motiflerini bastırdığımız tişörtler götürdük. Bizi dinledi, yanındaki bir meclis üyesi ‘Siz bu tişörtleri verin biz pazarda satalım’ dedi. Her şeyi maddiyata çevirmek, bir kente yapılmış en büyük kötülüktür.

49 yıldır düzenlenen bir Altın Portakal Film Festivalimiz var. Çok önemli bir zenginlik.

Her 20 kilometre de bir antik kent var. Şairin dediği gibi Akdeniz’e kısrak başı gibi uzanmışız. Bu medeniyetlere sahip çıkmalıyız. Aspendos, Antalya için olmazsa olmaz. Kentimizde Osmanlı’dan daha çok Selçuklu izleri var. Bunları tanımamamız ve tanıtmamamız büyük ayıp. Örneğin temalı oteller beni çok rahatsız ediyor. Kültürümüzü yansıtan bir tek Topkapı Palace var. Kendi öz değerlerimize uygun oteller yapmalıyız. Antalya’da mimari anlamda karakteristik kaos var. Kent mimarisinde kültürümüzden eser yok. Yan yana sıralanmış apartmanları gören yabancılar Antalya’yı Doğu Avrupa’daki kentlere benzetiyor. Maalesef kent mimarisinde hiçbir estetik yok. Oysa bir kentin değerini estetik yapılar belirliyor.

Alman gazetecileri Kaleiçi’nde gezdirirken, ellerini Kaleiçi’nin surlarına koymalarını istedim ve dedim ki; “Bu taşlar 2 bin yaşında. Yani bu taşlar Musa’yı da gördü, İsa’yı da gördü. Dünyanın neresinde bu kadar eski taş var. Şaşırıp kaldılar.

Elmalı’da sedir ormanlarımız var. Oysa sedirin anavatanı Lübnan. Lübnan’ın sembolü sedir. Ama bugün orada sedir kalmadı, Elmalı’da ormanımız var. Bu kadar büyük bir doğal zenginliğimiz var. Farkında değiliz ama Antalya dünyanın en zengin endemik bitkiye sahip bölgesi. Sadece bize özgü 300’den fazla endemik bitkimiz var. Bu zenginliklerimizle övünmeliyiz.

Kepez’i ne ile simgelersiniz?

Sohbet’te Nizamettin Şen’e “Kepez’i ne ile simgelersiniz?” sorusu yöneltildi.

Şen şunları söyledi; “Ben yıllar önce bir yazımda Kepez’i öteki Antalya diye tarif etmiştim. Kepez’i Antalya’nın can damarı olarak görüyorum. Neden mi? Çünkü Antalya’da turizm sektörü insan unsurunu bölgeden alıyor. Housekeeping’den üst yöneticisine kadar bu bölgeden. Kepez olmasa Antalya turizmi olmaz. İnsan bizim en büyük varlığımız. Bu yüzden Kepez’in en büyük simgesi insan.”

“Kentleri sadece deniz ve güneş olarak düşünmemek lazım” diyen Şen, dünyada el emeği, göz nuru ürünlerin büyük rağbet gördüğünü, etnografya müzelerine ilginin arttığını belirterek, Kepez’de bu konuda çalışmalar yapılmasını önerdi. 

Bir kentin nasıl sevilmesi gerektiğini, o şehrin şairlerinden öğrenebiliriz

Kepez Belediye Başkanı Hakan Tütüncü, Yahya Kemal’in Süleymaniye’de Bayram Sabahı ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bursa’da Zaman şiirlerini okudu. Tanpınar’ın Antalya Lisesi mezunu olduğunu ve Huzur romanında “A…” olarak bahsettiği kentin “Antalya” olduğunu anlatan Tütüncü geceyi şu güzel sözlerle noktaladı; “Aslında bir kentin nasıl sevilmesi gerektiğini, o şehrin şairlerinden öğrenebiliriz.”

Sanatçılar Zehra Özçelik’in ud, Nevra Köroğlu’nun klasik kemençesiyle renk kattığı Gönül Sohbetleri’nde musiki eşliğinde dostlarla, hayata ve kentimize dair sohbet etme imkanı bulduk.

Doğrusu biz çok keyif aldık. Antalya’da kültür – sanat yaşamının zenginleşmesi, insanların zihinlerindeki önyargıların kırılması adına bu tür toplantıların çeşitlendirilmesi ve kentin genelinde yaygınlaştırılmasını öneriyorum.

Sohbetleriniz “gönül”den olsun.

Babam Temel Reis

 

 

 

 

 

Bugün Babam Ali Temel Çakmur’un ölüm yıldönümü. Arkadaşlarının çağırdığı adı ile “Temel Reis”in.

Bugün gazeteci olduysam, Efe ve Ege gibi harika iki oğlum varsa ve en önemlisi başım dik dolaşabiliyorsam, babam sayesinde.

Babam’ın harika dostları var. Gaziantep’te yaşayan sevgili Hüseyin Toprak, babamın çocukluktan ölümüne kadar, yaşamı boyunca daima görüştüğü dertleştiği isimlerin başında gelir. Hüseyin Amca’nın babamın ölümünün ardından yazdığı satırlar, adeta 60 küsur senelik hayatının özeti gibi…

 

“Ali Temel Çakmur

Bir arkadaşın ardından yazı yazmanın sıkıntısını çekiyorum.

Bizim kuşak, kimselerden yardım görmeden, düz duvara dişiyle tırnağıyla tırmanan bir kuşak.

Amcası, dayısı olmayan, bir yerlere gelmişse, oraya akıl gücüyle gelen bir kuşak.

Dostluğun, vefanın, sabrın, onurun, erdemin, namusun, özverinin ne olduğunu bilen ve bu yüce değerlere tutunarak, ödün vermeden yaşama savaşı veren bir kuşak…

Bağnazlıkla ilgisi olmayan bu değerler, günümüzde sıcaklığını yitirmek üzere…

Ali Temel Çakmur…

Çocukluk arkadaşım. İlk gençlik yıllarımız birlikte geçti. Birlikte tiyatro çalışmalarımız oldu, birlikte şiirler yazdık, Kilis’in dar sokaklarında, birlikte şarkılar söyleyerek çok gezdik.

“Ahmakıslatan” yağmurların altında bahar rüzgarları estirdik. Yağmurun bizi ıslatamayacağını sanırdık ama sucuk gibi de ıslanırdık.

1960’lı yılların başında başladığım gazeteciliği köşe yazarlığı ile sürdürüyorum. Bir köşe yazarının, can arkadaşı hakkında böyle bir yazıyı yazma zorluğunu yaşıyorum…

Ali Temel Çakmur, maç spikeri Orhan Ayhan hayranıydı. İki oğlu oldu, birinin adına Orhan, İkinciye de Ayhan dedi. Orhan gazeteci oldu, Ayhan eskrimci…

İkiz torunları olduğunda bana telefon etti, “dünyaya iki çivi daha çaktık reis” dedi.

Güzel insandı, çok küçük şeylerle mutlu olmayı bilirdi. Sevecen, özverili bir kişiliği vardı.

Yaşadığı fırtınalarda bile espiri yapabilen ender insanlardandı.

Son olarak, geçtiğimiz kurban bayramında telefonla görüştük,”Peki iyi değilim” diyordu…

Oğlu Orhan, babası için kemoterapiye başlandığını söylediğinde yüreğim cızladı.

Geçtiğimiz gün Orhan telefon etti; “Hüseyin amca, babamı kaybettik…”

İşte o kadar !..

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın can dostu, birçok değerleri paylaştığımız Ali Temel Çakmur’un öldüğüne inanmak zorladı beni.

Darmağın oldum…

26 yaşında yitirdiğim oğlum Murat, şimdi Temel amcası ile bir yerlerde geziyordur belki de. Kim bilir?…

Işık içinde yatsınlar…”

Hüseyin TOPRAK – Gaziantep

 

 

Pembe yelkenli

 

 

 

 

İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış.

Her yaşta türlü tutkularım, hayallerim oldu.

35’inden sonra ise en büyük hayalim bir yelkenli teknem olması.

Aynı hayali paylaştığım dostlarımla, günlerce ders çalışıp sınava girip Amatör Denizci Belgesi (ehliyet) bile aldık.

Teknemin adını “suskun” koyacağım.

Suskun’un pembe yelkenleri olacak.

Niye böyle istediğim konusunda bir fikrim yok.

Bilinçaltımın bir oyunu.

Belki de daha önceki yaşamımda, Kaptan Jack Sparrow gibi sıra dışı bir korsandım.

Her neyse hayalimdeki “pembe yelkenli” bugün aniden karşıma çıkıverdi.

Dostlarla balık tutarken, Antalya Körfezi’nde pembe gelinlikli bir prenses gibi gözümün önünde belirdi.

Bir an inanamadım. Hadi canım dedim. Şaka mı bu.

Antalya Körfezi çok güzel gördü ama böylesini görmedi.

 

Şaka değildi.

Pembe yelkenli sanki hayallerimden çıkıp gelmişti.

Dünyanın en güzel kentinde, ‘sırtını denize dönenler”e inat.

640 kilometre sahili olupta, bir kez bile denize girmeyenlere inat.

Eşsiz güzellikteki kumsallarının oteller tarafından işgal edilmesine ses çıkarmayanlara inat gelmişti.

Balık tutmayı bıraktım, hayalimdeki tekneyi uzun uzun seyrettim.

Pembe yelkenli diğer tüm yelkenliler gibi bir gün Antalya’dan ayrılacak, yeni denizlere doğru demir alacak.

Ama ben hayal kurmaktan hiç vazgeçmeyeceğim.

 

Antalya’nın tablosu Beydağları

 

 

 

 

 

Antalya denince hep deniz akla geliyor. Oysa Akdeniz’i Antalya Körfezi’ni çevreleyen dağlardan gelen serin sular besliyor.

Gazeteci Mustafa Balbay bir yazısında şöyle diyor;

“…Beydağları Antalya’nın dev bir tablosudur…

İster taa uzaklardan izleyin, ister Kaleiçi’nde karşısına geçin, ister dibine kadar gelip çökün…

İsterseniz  de içine girin!’’

Balbay, haksız mı?

 

 

Ben, yaz aylarında balkonumdan, kışın penceremden Beyağları’nı izlemekten büyük keyif alıyorum. Sekizinci  katta oturduğumu unutup, önümde yükselen binalara sitem ediyorum.

Beydağları’nı daha iyi tanımak isteyen dostlarımıza Antalyalı gazeteci ağabeyimiz Mustafa Tuncel’in, “Beydağları Efsane Söyler” adlı kitabını okumalarını tavsiye ederim. Meraklıları Antalya Gazeteciler Cemiyeti Kütüphanesi’nde bulabilirler.

Kaç sezon finali sığar ki bir ömre?

 

 

 

 

 

 

 

 

–        Siz hangi edebiyat uyarlamasındansınız? Ben sizi Araba Sevdası’ndan hatırlıyorum.

–        O daha çekilmedi mi?

–        Siz Gossip Girl dizisinde Bihter’in ablası olan kız değil misiniz?

–        Pardon karıştırdım mı? Benim favori dizim Maymunlar Cehennemi de!

 

Ne çok fragman dönüyor hayatın dipnotlarında dikkat ettiniz mi hiç?

Bir gecede birkaç tekrar ve yeni bölümde, birden fazla karaktere bürünüyoruz çoğu zaman.

Kendisi “varoşcity” İstanbul’un arka sokaklarında… Çakma Mardin, Çakma Urfa dolaylarında…

Sabah uykulu gözlerle birbirimize anlatıyoruz, “arkası haftaya” devreden yaşanmamışlıklarımızı.

İçimizdeki çocuk Osman, tercüman oluyor duygularımıza.

Zaman “öyle bir geçiyor” ama şairin dediği gibi “delipte geçiyor” kardeşim.

Ekranda durduğu gibi durmuyor ki meret.

“Kendi hayatımda sürgünüm” diye bağırıyordu genç bir kadın.

Yalan da değildi, sahici bir replikti. Toplumsal bir mesaj içeriyordu ilk defa.

Kendi hayatımızın sürgününde ekrana kilitlenmiş meraklı gözleriz artık hepimiz.

Bu sezona yetişmese de bir daha ki sezona yine bekleriz.

“Mutlu finaller” temennisiyle.

Ama bir dakika biz “mutlu final” sevmeyen bir nesiliz.

Ne demiş şair; Hüzün ki en çok yakışandır bize

Zaten kaç sezon finali sığar ki bir ömre?

 

 

 

 

 

 

Şairle tanışma…

Siz hiç sevdiğiniz bir şairle tanıştınız mı? Okurken yüreğinize dokunan, kelimeleriyle aklınızı karıştıran, başka baharlara, iklimlere coğrafyalara taşıyan.

Bejan Matur’un Antalya Kitap Fuarı’na katılacağını öğrenince imza gününü iple çekmeye başladım.

Ama zaman o kadar kısaydı ki.

Şair için bir kitap imzalamak ne kadar vakit alırsa, o kadar işte.

“Tanışma” bile denemez aslında.

Oğullarım için üç kitap aldım. Üçünü de Oğullarımın adına imzalattım. Adımı söyleyince twitter’daki mesajlarımdan tanıdığını söyledi. Çok şaşırdım…

Ama zaman o kadar kısaydı ki.

Şimdi bana her zaman yaptığım gibi, okumak ve sevdiğim cümlelerin altını çizmek düştü..

Şairin izni olursa, altını çizdiğim cümleler…

“….Daha büyük acıları vardır belki hayatın

O toprağa basan

Genişlediğini gören ormanın.”

(Peri Ormanı- Ayın Büyüttüğü Oğullar)

 

“…Kalbe değen tuzlu sular yakmadığında

Anne de

Tanrı da

Unutulacak.”

(Akdeniz-Ayın Büyüttüğü Oğullar)

 

“Yol gidenin

Gün dönenindir

Şiir hayatın

Ve görenin.”

(Allah’ın Çocukluğu – Tanrı Görmesin Harflerimi)

 

“…Hayat ne kadar karmaşıksa

İyilik o kadar yalın.”

(Kuzeyde Zaman – Tanrı Görmesin Harflerimi)

 

“…Sonsuzluk benden çıkan ve bana dönen değil

Benden çıkan ve bana dönmeyendir.

Dönmeyendir sonsuzluk.”

(Sonsuzluk Bilgisi – Tanrı Görmesin Harflerimi)

 

“…Kutup yıldızı yerinden oynasa bir an

Balıkçı mı şaşırır yolunu,

Çoban mı unutur ıslığını?

Belki de hiçbir şey

Hiçbir şey hakikatimi değiştiremez.

Yeryüzünün düşüyüm ben

Uykusunu bitiren insan

Uyanınca görecek

Asıl karanlık ötede…”

(Yeryüzünün Düşü  – Tanrı Görmesin Harflerimi)
Vaktim olsaydı eğer, çocuksu bir merakla O’na sormak isterdim; “Neden her kitap siyah bir sayfa ile başlıyor?” diye. Ben aklını kurcalayan soruların yanıtlarını, sahibinden duymak isteyenlerdenim.

Zaman o kadar kısaydı ki.., Soramadım, öğrenemedim.

Sizi de merakta bıraktıysam özür dilerim.

 

Meraklısına Dip not: Aldığım kitaplar TİMAŞ yayınları.

 

Boğaçayı Köprüsü’ndeki küçük kırmızı kilit…

 

 

 

 

 

 

Bugün Antalya’nın Konyaaltı Sahili’nde yürüyüş yaparken Boğaçayı Köprüsü’nün yeşil parmaklıkları üzerinde küçük kırmızı bir kilit gözüme çarptı. Sıradan bir kilit değil. Küçük kalp şeklinde kırmızı bir kilit. 

 

Bu kırmızı kilitin mutlaka bir anlamı hikayesi olmalı.

Tıpkı Paris’te Pont des Arts Köprüsü’nü Sen Nehri’ndeki diğer yüzlerce köprüden farklı kılan binlerce kilit gibi.

Bugun 12 Şubat 2012 pazar.

Salı günü 14 Şubat. Yani tüm dünyada Sevgililer Günü.

Merak ediyorum; Boğaçayı Köprüsü’ne başka aşıklarda kilit takacak mı? 

 

Pont des Arts Köprüsü’nde aşk ve kilitler üzerine

“……….Hava kararmak üzereydi. Louvre Müzesi’nin arka kapısından çıkıp otelimize dönmek için taksi ararken kendimizi bir köprünün üzerinde bulduk. Korkulukları üzerinde yüzlerce kilit asılı. Çeşit çeşit, irili ufaklı. Kırmızı kalpli olanından, bisiklet kilidine kadar yüzlercesi. Bir anlamı vardı elbet. İnsan durduk yere niye köprüye kilit taksın.

Bizim dilek ağaçlarına çaput bağlayıp dilek tutmamız gibi, Paris’teki uygulamada da köprüye kilit takıyorlarmış. Bir çeşit modern sanat eseri olarak başlamış, daha sonra Fransız aşıklar bunu devam ettirmiş. Ertesi gün konuştuğumuz Rehberimiz, “Pont des Arts Köprüsü’ne (sanatçılar köprüsü), artık kilit asılmasına izin vermiyorlar” diyerek merakımızı giderdi.” diye yazmıştım.

yazının tamamını okumak için; http://www.beyazatlipress.com/?p=80

Akvaryumdaki Stalin

Prag’da ünlü Charles Köprüsü’nde 60 küsur heykelin her birinin önünde durup fotoğraf çektirip, sokak sanatçılarıyla keyifli bir gün geçirdikten sonra, hararetle tuvalet ararken, kendimizi eski bir binanın geniş avlusunda, havada asılı duran tabancalara bakarken bulduk.

Bir arkadaşımızın çığlığıyla kendimize geldik. Gözleri faltaşı gibi açılmış, “İçeride ceset var” dedi.

Bakımsızlıktan dökülen odaya girdiğimizde şaşkınlıktan küçük dilimizi yuttuk. Dev bir akvaryumun içinde bir erkek cesedi. Dikkatlice bakınca bunun cansız bir manken olduğunu anladık. (Stalin’e benzediğini belirtmeliyim.)

Binanın Prag’daki genç sanatçılara tahsis edildiğini öğrendik. Çöp kutusunun üstünde bir birlerine sarılan çift ise serginin en masum eserlerinden biriydi.

Kültür – sanat kenti olmak böyle bir şey olsa gerek. Tuvalet ararken kendinizi bir sergide buluyorsunuz!