Azazi + Vikingler + Paris’te bir gazete büfesi

Antalya Devlet Opera ve Balesi’nin sahnelediği Mevlana’nın Çağrısı son dönemde izlediğim en etkileyici gösteriydi. Bu gösteriyi unutulmaz kılan kuşkusuz Ziya Azazi’ydi. Gösteriden sonra adını öğrendiğim Azazi, Viyana’da yaşıyor ve bu gösteri için Antalya’ya geliyormuş. Azazi, Sufi dönüşleri modern dans ile birleştirerek yaptığı ‘Derwish in Progress’ solosuyla Avrupa’da en iyi dansçı ödülünü almış. Çılgın Türklerden biri daha.

 

 

Kopenhag’ta bir ara sokakta yol çalışması üzerine konan uyarı levhası. Vikinglerin mizah anlayışından etkilendim doğrusu.

 

 İnsan yurt dışına çıkınca nerede olursa olsun kendine ait bir şeyler arıyor. Paris’te bir gazete büfesi…

 

Beni Şaşırtan Üç şey!

Goethe, “İnsan her gün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli ve mümkünse birkaç mantıklı cümle söylemelidir” diyor.

Bu cümleyi çok seviyorum. En son ne zaman bir resme baktınız, ya da konsere gittiniz. Yaşadığınız kenti en son ne zaman, meraklı bir turist gözleriyle gezdiniz.

Yaşadığım kenti turist gibi gezmeyi seviyorum. Kaleiçi’ni yeniden keşfetmeyi, Demircileriçi’ndeki atölyelerde ustalarla sohbet etmeyi, Kalekapısı’nda durup dinlenmeyi, Tophane’de çay içmeyi, Cumhuriyet Meydanı’nın arka sokaklarındaki sahaflarda kitaplara bakmayı seviyorum. Her defasında şaşıracak bir şeyler buluyorum.

 

Mudo Concept Mağazası’nda gördüğüm şarap mantarlarından yapılmış at tablosu çok hoşuma gitti.

 

Arka kapağında Ladin ağacı tohumları bulunan tükenmez kalem aslında tükeniyor. Tūkenirken ağaca dönūşūyor. Tohumların yeşermesi için kalemi bir saksıya ekip, sulamanız yeterli. Müthiş bir inovasyon.

 

Balbey Mahallesi en az Kaleiçi kadar önemli bir bölge. Tarihi Kaleiçi kadar eski olmasa da Cumhuriyet’in ilk yıllarına ait güzel mimari örnekleri var. Burada restore edilmiş nadir yapılardan biri. Balbey, biraz ilgi ve yatırımla Antalya’nın cazibe merkezi olabilir.

Antalyalı’nın kar aşkı!

Doğma büyüme bir Antalyalı olarak benim için tatlı bir rüyadır “kar”.

Her ne kadar ahir ömrüm boyunca üç kez karın yağışına tanık olsam da, “Antalya” ve “kar” aynı cümlenin içinde yan yana gelmesi en zor kelimeler gibidir.

Memlekete kar yağması uzak bir ihtimal olsada, içimizde her kış canlanan “kar” ateşini söndürebileceğimiz iki kayak merkezimiz var.

Saklıkent ve Isparta Davraz.

Antalya’ya yaklaşık 50 kilometre uzaklıktaki Saklıkent’in yolu virajlı ve kötü.

Daha önceki tecrübelerimizden kötü ama gülerek hatırladığımız anılarımız var.

Çocukların “hiç kar yağarken görmedik” şeklindeki duygu sömürüleri ve  ısrarıyla hafta sonu ailecek Davraz’a gittik.

Hoş Davraz da çekilecek çile değil miş, Isparta’ya gidecekleri peşinen uyarıyorum.:))

Kurşunlu Şelalesi üzerinden Baraj ve Dereboğazı yolunu tercih ettik. Karacaören Barajı kenarında gözleme ve çay enfes. Tavsiye ederim. Kahvaltınızı burada yapın. Çekeceğiniz çileyi hafifletecektir.

Isparta’da tabela sıkıntısı var. Davraz’ın boy boy ilanları var ama yolu tarif eden doğru dürüst bir tabela yok.

Sora sora bulduk.

Davraz’a gelmeden önce küçük bir köy var. Nefes alabileceğiniz güzel bir çeşme,yol üzerinde kendi yaptıkları ürünleri ve topladıkları taze meyveleri satan hoş sohbet yöre sakinleri.

Antalya’dan yola çıktıktan yaklaşık 2 saat sonra Davraz’dayız. 

Kayak merkezi yolu üzerinde, sağlı sollu inanılmaz bir piknikçi trafiği var. Mangallar yakılmış, camdan içeri mis gibi kokular yayılıyor, piknikçiler bir yandan sucuk ekmeklerini yerken, bir yandan “kardan adam” yapma telaşında.

Anladım ki, Ispartalıların en büyük eğlencesi Davraz yolunda karlar üzerinde sucuk ekmek yapmak. Doğrusu haksız da değiller. Dağ havası insanın iştahını açıyor. Küçük bir mangal almadığımıza pişman olduk. Bir dahaki sefere inşallah.

Davraz’da insan seline karşın, kayak yapan kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Millet olarak kayak sporu ile aramızın iyi olmadığı belli. Ama itiraf edeyim metrekare başına bir kızak ve bot düşüyordu. Saati 15 liradan bir bot da biz aldık. Efe ve Ege inanılmaz eğlendi. Ben bir kez ısrar üzerine yüzü koyun kaymayı denedim, kaç kişiyi devirdiğimi hatırlamıyorum.

 

Çocuklar babaannelerini de zorla bota bindirdi. “Davraz’a gittim, kaymadım” demek olmaz.

Makara yaptığıma bakmayın siz, Davraz kar tatili için müthiş güzel bir yer.

Konaklamak ve ve vakit geçirmek için güzel tesisler mevcut.

Üç saat kadar kaldıktan sonra Isparta’ya doğru yola koyulduk. Çocuklar sırıl sıklam. Arabanın içinde tüm giysileri değiştirdik. Yanınıza yedek giysi almayı unutmayın. 

Mangalcıları seyrede seyrede Isparta’ya inerken midemiz zil çalıyordu. Kar turumuzu Kebapçı Kadir’in yerinde pilav, Isparta fırın kebabı, üzüm hoşafı ve Tosmankara helvasından oluşan bir Isparta klasiği ile tamamladık.

Velhasıl çocuklar karla buluştu, ben Kebapçı Kadir’le.

 

 

Kestane ağacının mahcubiyeti

Antalyalı gazetecilerin kurduğu Keşif Ekibi ile Toroslar’ın arkasına keyifli bir yolculuk yaptım. Not defterimdekileri sizlerle paylaşıyorum.

 

 

 

 

 İbradı… Antalya’nın uzak ve yalnız ilçesi…

 

İbradı’da ağaçlar, soğuk ve yağmurla birlikte yapraklarından arınıp derin bir uykuya dalmaya hazırlanıyor. O kadar yalnız ki İbradı, sanki her ağaç, her konak, her mezar taşı dile gelip bir hikaye anlatmak istiyor.

 

İbradı, Toroslar’ın nadide çiçeği Kardelen’in anavatanı. Yıllarca talan edilip, soğanları yurt dışına kaçırıldı. (Meraklısı Bülent Ecevit’in Kardelen kitabını okusun) Son dönemde sökümler kontrol altına alındı. İbradı Belediye Başkanı Muharrem Kaya, Kardelen çiçeğinin geçmişte hoyratça talan edilip yurt dışına satıldığını, hatta ambulansla kaçırıldığını anlattı. İbradı’da her yıl Mart ayı sonu Nisan ayı başında (karın durumuna göre) Kardelen Festivali yapılıyor. Bu özel coğrafyayı görmek için güzel bir fırsat.

 

Bir başka zenginlik Altınbeşik Mağarası. Doğanın bir armağanı, mutlaka görülmeli. Ürünlü Köyü’nden mağaraya doğru ilerlerken, eşsiz bir manzara var. Sarı, yeşil bir orman, dağlar, bulutlar, şelaleler birbirine karışmış. Damarlarınızdaki adrenalinin coştuğunu hissediyorsunuz. Biraz ürperti, biraz merak. Dünyanın en büyük ve gizemli mağarası karşınızdayken, içeri girip girmeme konusunda tereddüt ediyorsunuz. 40 yıl önce keşfedilmiş ve bugün sadece küçük bir bölümü ziyarete açık. Aydınlatma küçük bir jeneratörle sağlanıyor. O da çoğunlukla bozuk. Dünyanın en güzel mağarası karanlık. Vali Ahmet Altıparmak’ın talimatı ile mağara girişine portatif tuvaletler konmuş. Ulaşım ve aydınlatma sorunu çözülürse, Antalya turizminin cazibe merkezi olur… Mağaranın güneş enerjisi ile aydınlatılması projesi hazır ama sümen altında bekliyor. Umarım bürokrasiye kurban gitmez, gitmesin.

 

İbradı ve çevresinde her biri 100 yılı aşkın düğmeli evler, konaklar birer mimari harikası. Seyretmeye doyamıyorsunuz. Koruma altındaki konaklar, bölgede bir zamanlar nasıl zengin bir yaşam olduğu hakkında size ipuçları veriyor.

 

Yıllarca önce bir siyahi köle kadının, asılsız bir ihbarın kurbanı olarak asıldığı Dev kestane ağacı. “Arap Astık Ağacı” demişler adına… 16 kişinin kolları bile gövdesini saramıyor. Tam tamına 900 yaşında.

Rivayet olunur ki; İbradı’nın kadıları gittikleri yerlerden hizmetçilerini de beraberlerinde götürürlermiş. Bunlardan biri de Zeynep adında siyahi Müslüman bir kadınmış. Her nedense bu kadın evde yangına sebebiyet vermiş. Kadılar toplanıp kadının kestane ağacında asılmasına karar vermişler. Zeynep asılmış, kadılar huzur bulmuş. O gün bugündür kestane ağacı huzursuz. Sanki yüz yıllık bir mahcubiyeti taşır gibi.

İbradı’da dev bir çınar…

Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt (1923 doğumlu) Cemile Teyze… Elini öptük, hayır duasını aldık. Kalkıp yürümek istedi. Koluna girdik. Yardım kabul etmedi. Oturduğu yerden doğruldu, iki bastonla odayı bir uçtan bir uca yürüdü.

Cemile Teyze’nin yaşadığı konakta ne hikayeler gizli. Duvarların dili olsa da konuşsa. Eliyle bir odayı işaret ediyor. Demirci Mehmet Efe 1921 yılında İbradı’ya gelip her yeri talan etmiş. Taş taş üstünde koymamış. Binlerce altını alıp onlarca ihsanı öldürmüş. İşte bu odada konaklamış.

Bir duvarda, büyük bir Türk Bayrağı. Üzerinde 1957-1958 8. Korea Türk Tugayı yazıyor. Bir başka duvarda Deniz Gezmiş ve Che Guevera’nın resimlerinin yer aldığı kartpostallar. Uğur Mumcu, Aziz Nesin. Bir çok evde olduğu gibi İbradılıların gururu, efsane anayasa profesörü Muammer Aksoy.

İbradı’da en büyük eğlence kahvehanede sıcacık sobanın başında, ajans haberleri dinleyip vakit öldürmek.

Antalya’nın güzelliklerini keşfetmek istiyorsanız, İbradı’dan başlayın.

 

Keşif Ekibi’nin kestane ağacı hatırası / Aralık 2012

 

Beydağları’nın zirvesinde köy tavuğu dolması!

“Ahh nerede o eski tavuklar” diyenlerdenseniz, bu yazıyı print edip saklayınız. O tavukların yerini tarif edeceğim.

Antalya’dan Kemer’e sahilden değil de, eski yayla yolunu (Altınyaka – Hisarçandır) kullanarak gitmeyi seviyoruz. Dev katran ağaçlarının gölgesi, dağlardan gelen erimiş kar sularının beslediği çeşmeler, yol üstünde bahçesinden topladığı incir, domates, biber, elma, satan kadınların içten gülüşleri eşlik ediyor bize.

 Hacı Burhan’ın yeri, Konyaaltı Hurma’dan girdiğinizde Altınyaka tabelasından sonra tam35 kilometre sonra. Pek çok yol üstü lezzet durağı gibi son derece salaş bir mekan.

Eğer gerçek bir köy tavuğu yemek istiyorsanız, bir gün önceden arayıp haber vermeniz gerekiyor. Tavuk dolması siz gittiğinizde sofraya gelmek üzere ateşte demleniyor. Tencerede pişirilen tavuk dolması, daha sonra tereyağında hafif kızartılıyor. İsteğinize göre tavuğun iç pilavı ayrı olarak servis ediliyor. Kekikle tatlandırılmış iç pilav bir harika. İddia ediyorum böyle bir lezzeti şehirde en lüks restoranlarda bulamazsınız.

 

Mekanda köy tavuğunun yanı sıra kavurma da var. Tüm ürünleri kendileri yetiştiriyor.

Dört kişilik bir aile için köy tavuğu ziyafetinin fiyatı sadece 60 lira. Afiyet olsun.

 

 

Telefonunu vermeyeceğim. Gerçek bir lezzet tutkunuysanız, kendiniz keşfetmelisiniz…:))

Dip not:

Kış aylarında kar yağdığı için daha keyifli olduğu söyleniyor. Sobanın üzerinde kızarmış ekmekler, tereyağı ve keçi peyniri de varmış. Henüz bu keyfi yaşamadık.

 

Don Kişot ve Ucubeler

Sevgilimin elini ilk kez orada tuttum.

Sonbahardı.

Akdeniz’in tüm sonbaharları gibi havada yağmur kokusu vardı.

Issızdı.

Sanki bizim dışımızda herşey uykuya dalmıştı.

Ve uzun çam ağaçlarının arasından Beydağları’na doğru yürürken, sevgilim aniden sordu;

-Parkı çalmamızdan korkmuyorlar mı?

 

Ve yirmi sonbahar geçti.

Park yerinde duruyor.

Ne zaman Karaalioğlu Parkı’na gitsem kulaklarımda aynı soru;

– Parkı çalmamızdan korkmuyorlar mı?

 

Karaalioğlu Antalya’nın en güzel bahçesi.

Güçlü çam ağaçları, kuş sesleri, heybetli falezlerin üzerinde Akdeniz’e uzanan üç balkon.

 Ne yana dönsen sanat, ne yana dönsen insan.

70 milletten insanın tek bir akciğerden soluduğu bir yer Karaalioğlu Parkı.

 Ne yana baksan sanat, ne yana dönsen isyan.

 

Miradorun ortasında bir el; Antalya’nın efsanevi valisi Haşim İşcan’ın anısına yapılmış.

 …Yıl 1975. Antalya’da sanat ve kültür hareketlerinde büyük coşkunun yaşandığı bir dönem. Böyle bir dönemde Antalya Belediyesi’nce sanat şenliği yapılıyor. Pek çok sanatçı ile birlikte Heykeltıraş Kuzgun Acar da davetlidir. Acar, eski belediye başkanı ve vali Haşim İşcan’a atfen bir “el” heykeli yapar.

Ancak Kuzgun Acar “sol el” yaptığı için eleştirilir. Tepkiler üzerine aynı el “sağ el” şekline çevrilir. Siyasetçiler gereksiz ayrıntılara takıla dursun, Haşim İşcan’ın eli heykelinin Heykeltıraş Kuzgun Acar ve eşi Fersa hanım için ayrı bir önem vardır. Çünkü her ikisi de yaşadıkları büyük aşkı ölümsüzleştirmek için parmaklarından çıkardıkları alyansları bu heykelin içine gömmüşlerdir. Böyle bir sanat aşkı…

Heykel 1980’li yılların başında Karaalioğlu Parkı’nın girişine kondu. 1984 yılına kadar heykel burada kaldı. Ancak Antalya halkına armağan bırakılmış pek çok eser gibi bu heykel de, 25 Temmuz 1986 günü dönemin belediye başkanı Yener Ulusoy tarafından kaldırıldı.

Kuzgun Acar’ın eşi Fersa Acar’ın itirazı ve Antalyalı sanatseverlerin açtığı “ayıbımızı bağışlatma” kampanyası sonucu, heykel Atatürk Parkı içindeki Kuğulu Park’ta bir kaide üzerine yerleştirildi, Yıllar süren tepkiler sonunda 2002 yılında belediye başkanı Dr. Bekir Kumbul tarafından bu kez Karaalioğlu Parkı içinde Hıdırlık Kulesi yanındaki üçüncü miradorun ortasına konuldu.

 

Bir yanda Nazım.

Mehmet Aksoy’un aşkı.

 Ve diğer bir yanda İşçi ve Oğlu.

Çocukluğumda babamın elinden tutup parka geldiğimde uzun uzun seyrettiğimizi hatırlarım hep. Ne de olsa işçi çocuğuyum.

…Bugün orta miradorda Beydağları’nın muhteşem görüntüsü önünde heybetle ve adeta hala ayaktayım diyen “İşçi ve Oğlu” heykelinin trajikomik bir hikayesi vardır. Çok az kişi bilir bu heykelin başına gelenleri. 1976 yılında Altın Portakal etkinlikleri kapsamında ressam ve sanatçılar Antalya’ya çağrılır. Emeğin ve üretimin gücüne inanan uzun yıllar Almanya’da yaşanan Heykeltıraş Mehmet Aksoy’da Antalya’ya gelir. Aksoy, “İşçi ve Çocuğu” heykeli için bir meydanda gece – gündüz çalışmaya başlar. Aksoy çamura şekil vermeye çalışırken etrafında vatandaşlar birikir. Açık alanda çalışmaya halk büyük ilgi gösterir. Aksoy heykeli onlarla yapar. Modeli sürekli değişir. Çoğu zaman parkın yanındaki kahvenin çırağını kullanır.

Heykelin bitimine yakın günlerden bir gün sabaha karşı kaldığı yere giden Aksoy, birkaç saat sonra uyandırılır. O gece Antalya’daki tutucu güçler, heykele saldırır. İşçi ve Oğlu  tuzla buz edilir.

Heykeli bitirmeye kararlı olan Aksoy, bu kez demir karkas üzerine yeninde çalışmaya başlar ve sağlamlığı artırmak için kum yerine demir tozu kullanır. İşçi ve Oğlu tamamlanır. Bu arada zaman içinde paslanan demir nedeniyle heykel kızarır. Aksoy’un bu değişim için yorumu, “çünkü o yaşayan bir heykel” şeklinde olur. Heykel tamamlanır, sergilenir, ama başına gelenler bununla bitmez. Bu arada 12 Eylül döneminde, heykel sergilendiği yerden kaldırılır, bir kahvehanenin içine bırakılır. Uzun yıllar orada kalan heykel, sonunda 2002 yılında yeniden parkın içindeki orta miradorda yerini alır.    

Not: Mehmet Aksoy, Kars’ta Başbakan Erdoğan’ın “ucube”ye benzettiği ve yıkım talimatını verdiği “İnsanlık Anıtı”nı yapan heykeltıraştır.

Ne yana dönsen tarih, ne yana dönsen Roma, Bizans, Selçuklu.

Böyle zengin bir park dünyada yok.

Hıdırlık Kulesi selamlıyor denizcileri bir başka yanda.

Neresine dokunsan tarih fışkırıyor.

Uzun ince yollarında çocuklar, anneler, babalar yürüyor el ele. Bir bisikletli geçiyor yanımdan, bir sporcu koşuyor nefes nefese.

…Karaalioğlu Parkı, İkinci Dünya Savaşı yıllarında yapılmış. Dönemin Valisi Haşim İşcan’ın meydana getirdiği bugünkü Karaalioğlu Parkı’nın bulunduğu yer, eskiden bataklık, sivrisinek yuvası ve ekserisi söğüt, dut ve çitlembik ağaçlarıyla kapılı bir yermiş. İlk zamanlar “İsmet İnönü” olan parkın adı, daha sonra mülkiyet sorunları nedeniyle arazinin sahibi “Karaalioğlu”nun adını almış. Antalyalı araştırmacı Hüseyin Çimrin’in “Bir Zamanlar Antalya” adlı kitabında yazdıklarına göre, Parkın planını Ermeni asıllı bir Antalyalı çizmiş.

Bugün parkın Işıklar tarafındaki girişinde ziyaretçileri karşılayan aslanlı iki lahit kapağı ise, Korkuteli’nin Küçüköğüt Köyü’nden getirilmiş.

Semaverden bir bardak demli çay içerken, Beydağları üzerinde gölgelerin dansı ruhunuza eşsiz bir şölen sunuyor.

Ve akşamın krallığı çökerken üzerine, Beydağları o vakitler hatırlanamayan şarkı sözlerine benziyor.

Karaalioğlu Parkı’nın en özel bölümlerinden biri “Aşıklar Ağacı”dır. Sayısız çiftin altında oturup birbirine sevda sözleri fısıldadığı ağacın bulunduğu yerin hemen yanına 1999 yılında 3. Taş Heykel Sempozyumu sırasında heykeltıraş Cahvar Göktaş’ın “Don Kişot” Heykeli konulmuştur.

Dilerim yel değirmenlerinin düşmanı, düşlerin ve aşıkların koruyucusu Don Kişot’un yeri değişmez ve sonsuza kadar orada kalır.

Termessos’ta Üç Kafadar

 

 

 

 

 

 

Yaşadığım kenti oğullarım Efe ve Ege ile gezmekten büyük keyif alıyorum. Akdeniz’in dağı denizi, ormanı, deresi, taşı toprağı gidilecek görülecek neresi varsa, onların içindeki çocuk kaşiflerle ve meraklı gözleriyle keşfetmek gibisi yok.

Çoğu zaman elimi bırakıp gözden kaybolsalar ve ben peşlerinden “beni bekleyin” diye bağırarak koşsam da, onların heyecanı, sevinci, merakları, bitmek bilmez enerjileriyle adeta içimdeki çocuğa arkadaşlık ediyorlar. O zaman “baba ve oğul” değil, “üç kafadar” oluyoruz sanki.

Antalya’nın kuzeyindeki Termessos Antik Kenti’ne doğru yola çıkarken, her zaman olduğu gibi onların ilgisini çekecek bir hikaye bulmam gerekiyordu. İskender Filmi’ni defalarca izlediğimiz için söze oradan başladım.

“Büyük İskender’in fethedemediği tek kente götüreceğim sizi.”

Bu cümleden sonra yine müthiş bir merak patlaması yaşadılar.Yol boyunca Gazeteci ağabeyim Mustafa Uysal’ın Termessos üzerine yazılmış en güzel yazılarından birini açıp okumaya başladım;

“Dağların tepesinde bir kartal yuvası: Termessos

Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal “Anadolu Uygarlıkları” adlı kitabının 537. Sayfasında aynen şöyle yazar:

Termessos, Antalya’nın 30 km. Kuzeybatısında, iki dağ arasındaki doğal bir düzlük üzerinde ve deniz yüzeyinden 1050 m. yüksekliktedir. Dağlardan doğuda yer alanı antik dönemde Solymos olarak adlandırılan Güllük Dağı’dır. Termessoslular yazıtlarda kendilerini, Pamphilia’nın yerli bir halkı olan Solymyalılar olarak belirtmektedirler. Dilleri Pisidia’nın bir lehçesi gibi görünmektedir. Termessos her ne kadar Bellerophon öyküsüne ilişkin olarak İliada’da da geçmekteyse de, ilk olarak M.Ö. 334 yılında yani Büyük İskender’in bölgeye gelişinde tarih sahnesinde görülür. Arianos’a göre İskender, bu cesur halkı, kendilerine dokunmaksızın kalelerinde bırakmış ve Anadolu’nun içine doğru yürümüştür. Termessos ilk refah çağını Hellenistik Dönem’de, ikincisini ise Roma Çağı’nda yaşamıştır. Halk, Roma Senatosu tarafından Roma halkının dostu ve müttefiki olarak kabul edilmiştir. Termessoslulara aynı zamanda kendi yasalarını kendilerinin yazması hakkı da verilmiştir.”

Kimi kaynaklar ise İskender’in Termessos’u  işgal edebilmek için günlerce savaştığını, en ünlü komutanlarını kaybettiğini anlatarak “Burası bir kartal yuvasıdır” diyerek, savaşmaktan vazgeçtiğini yazar.

Termessos’a gittiniz mi?

Antalya- Burdur karayolunun 11.km.’sinden Korkuteli yönüne dönüldüğünde kısa bir süre sonra Termessos işaret levhası görülür. Antik kent, Termessos Ulusal Parkı’nın içinde bulunmaktadır. Hayvan ve bitki çeşitliliği yönünden çok zengin olan ulusal parkın girişteki küçük müzesinde kente ait fotoğraflar ile tahnitlenmiş hayvan türleri sergilenmektedir. Bu küçük müzeden sonra 9 km’lik asfalt bir yoldan tırmanışa geçilir.

Çam ağaçları, sağda solda sur kalıntıları ve kıvrılarak giden yol sizi otoparka ulaştırır.

Daha kentin girişindesiniz…

Hadrian kapısı, mezar kalıntıları yüksek bir kayanın yüzeyine yapılmış su yollarını geride bırakarak, patika bir yoldan yürümeye başlarsınız. Oldukça dik bir tırmanıştır bu. Solda Gymnasium vardır. Kent surları üzerinde biraz dinlenip Yenice Boğazı’nı seyredebilirsiniz.

Termessos’u gezmek için zamana ihtiyaç vardır ve biraz da yürümeyi sevmek gerekir. Çünkü antik kent tamamen engebeli  dağlık bir alanda kuruludur.

TİYATRO VE BİR ANI

Yıllar önce, Akdeniz Üniversitesi tarafıdan “Fahri Doktor” unvanı verilen dünyaca ünlü yazarımız Yaşar Kemal, Fethi Naci ve Altan Gökalp ile Termessos’u gezme şansını edinmiştim. Bu gezide, Yaşar Ağabey, tiyatronun basamaklarına oturmuş; Azra Erhat, Bedri Rahmi ile 50’li yıllarda geldikleri Termessos’da nasıl yağmura yakalandıklarını anlatmıştı…

Kentin bir tepesinde, güney yamacında yüzyıllarca ayakta kalan bu anıt mezarın sağa sola dağılmış parçaları ise ziyaretçileri hüzne boğar. Geniş bir alana yayılmış olan mezarlığın (necropol) dünyada bir benzerinin olmadığını yazar uzmanlar.

Uçurumun başına kurulmuş 4200 kişilik tiyatrosundan, açık havalarda Antalya’yı rahatlıkla görebilirsiniz. Tiyatroda biraz daha kalırsanız Euripides’in bir repliğini duyabilirsiniz sahneden. Bir de sis çöktü mü karşı yamaçlara, beyaz giysiyler içinde zeytin toplayan Solymli kızların şarkılarını da duyabilirsiniz kim bilir. Ocak ve şubat aylarında Beydağları’nın karlı tepeleri sanki size daha yakın durur…

Yangın kulesinden Korkuteli ve Elmalı  platolarını seyrederken bir bardak çay içmek insana huzur verir.

Antik Pisidia Dağ Kenti Termessos, Güllük Dağı’nın eteğinden kurulmuş; içinde barındırdığı hayvan bitki türleri, kimi tarihi eser kaçakcısı (Sayın Özgen Acar, “vatan haini” diyor) vatan hainlerine karşın binlerce yıldır ayakta kalabilmiş anıt yapıları ile gerçek bir tarih ve doğa hazinesidir.

Sahi siz, Termessos’u gördünüz mü?”

Termessos’un patika yollarında ben nefes nefese çıkarken, onlar bir koşuda gözden kayboldular. Bazen tiyatroda, bazen bir lahitin içine bakarken gördüm onları.

Bir ara durup ovayı seyrederken yanımızda getirdiğimiz kumanyaları yedik.

Termessos girişindeki müzede özellikle içi doldurulmuş yaban hayvanları büyük ilgilerini çekti.

Üç kafadar bu geziden büyük keyif aldık. Size de tavsiye ederim.

 

Kaleiçi’nde her sokak bir masala açılır

Ne varsa yarım kalmış, geleceğindir

Bir kez girilmiş sokaklar

Açılmamış kapılar*

 

 

Antalya Kaleiçi’nde de ne varsa yarım kalmış geleceğe aittir.

 

 Kaleiçi’nin sokaklarında onlarca uygarlığın hatıraları karşılar sizi.

 

Kaleiçi’nde her sokak bir masala açılır.

Kaleiçi kentin ortasında atan bir yürektir.

Kaleiçi’ndeki Kesik Minare, medeniyetlerin iç içe geçtiği bir eserdir.

Minaresi 19. Yüzyıl’da çıkan bir yangında kül olmuş ve o zamandan beri Kesik Minare adı yerleşmiştir.

 

Bazı kentler şiir için yaratılmıştır, şairlere ilham verir.

Doğanın ve tarihin ona ayrıcalıklar sunduğu Antalya ise, şiirin ta kendisidir.

 

*Cemal Süreya’nın “Açılmamış Kapılar” adlı şiirinden.

Altın s.çan adamın mesajı!

Düsseldorf’ta gün batmak, gece başlamak üzere…

Dostlarla dolaşırken, gözüm duvardaki altın sıçan adam kabartmasına takıldı.

Üstteki cümle: Bu masal asla gerçek olamayacak…

Alttaki cümle: Hayat akıllı ve tasarruflu olmayı öğretiyor…

(Çeviren dostumun yalancısıyım.)

 

Düsseldorf, Almanya Kuzey Ren-Vestfalya eyâletinin başkenti.

Ren Nehri kıyısında kurulmuş moda, reklam ve fuar kenti. “Almanya’nın Paris’i” diyenler de var. Ama iddialı bir söz.

Kent adını Ren’e dökülen “Düssel” deresinden almış.

 

Düsseldorf’un kalbi eski şehir Altstadt’ta atıyor. Kent merkezindeki bu sokak restoran ve birahaneleriyle ünlü.

 

Altstadt’ta ara sokaklarda yemek yediğimiz İspanyol restoranı. Adı “El Gitano”. Biftekler, Paella’lar (İspanyol pilavı) ve şaraplar bir harika.

 

Kentin kahramanı Jan Willem’ın at üzerindeki heykeli. Dünyanın en güzel at heykellerinden biri olduğu söylendi. Ama şahsen ben beğenmedim. Budapeşte’nin Kahramanlar Meydanı’ndaki at heykelleri ile karşılaştırılınca hayli sönük kalıyor.

 

Rod Stewart kılıklı çılgın bir sokak çalgıcısı.

 

Düsseldorf Kenti’nin sembolü takla atan iki çocuk figürü. Hikayesini öğrenemedim. Bilen varsa masaj atsın.

 

Ren kıyısındaki Burgplatz Meydanı’nda “Gemicilik Müzesi” olarak kullanılan güzel bir kule.

Düsseldorf’ta ayrıca ünlü Alman yazar ve düşünür Goethe’nin adını taşıyan bir Müze var. Gothe’nin yaşamının önemli bir kısmını bu kentte geçirdiği belirtiliyor. Malesef müzeyi ziyaret edemedim.