Çubuk Beli’nin başında vefalı bir kapı var, adı; Ariasos

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kapılar
Kapılar
Yeter yeter salın beni kapılar

Deniz kokusunu özlerim durup dururken
Yada ne bileyim şehrin sesini
Söylerim anlamazlar zor kapılar

Kapılar dar
Kapılar soğuk
Yılların kederi kapılar kahır üstüne*

Şair sanki Çubuk Beli’nin başında durmuş ve Akdeniz’e bakarak söylemiş bu sözleri.

Tarih boyunca sayısız uygarlığa yurt olmuş Antalya’nın en ünlü kapısı hiç kuşkusuz bugün kent merkezinde Atatürk Caddesi’nde Kaleiçi’nin girişinde bulunan “Üçkapılar” olarak bilinen Hadrianus Kapısı’dır.

Üçkapılar, turistlerin büyük ilgisini çeker. Çevresindeki surlar ve dev ağaçların gölgesi insana huzur verir. Fırsat buldukça, önünden her geçişimde, yetişmesi gereken onca işi erteleyip, burada bir mola verir, gelen geçeni seyreder, türlü hayaller kurarım. Sanki bütün Antalya önümden geçer, tüm yüzler tanıdık, tüm yüzler dost. İnsanların birbirine selam verdiğini, hal hatır sorduğunu gördükçe mutlu olurum, içimi tarifsiz bir sevinç kaplar.

Hele bir de caddenin karşısındaki çay ocağından elinde çay dolu tepsisiyle o güleç yüzlü garson kızı gördüm mü sevincim ikiye katlanır. Bir bardak demli çay geldi mi, değmeyin keyfime.

Mimar bir arkadaşım anlatmıştı, “Tarihi yapılara bak, sadece merdivenlerin ve kapıların sağlam kaldığını göreceksin yıllara inat. Duvarlar çabucak yıkılır, dayanıksızdır ama kapılar vefalıdır.”

Sahiden vefalı mıdır kapılar? Vefalı oldukları için mi yıkılmazlar, yıllara direnirler inatla.

İnanmam ama, bu güzel cümle zihnimin bir yerinde asılı durur; “Kapılar vefalıdır”

 Ya insanlar?

Antalya’nın bir ikinci “Üçkapılar”ı vardır ki pek bilinmez. Antalya’nın girişinde iki bin yıldır tüm ihtişamıyla ayakta durmaktadır. Yıkılan, yağmalanan, tuzla buz olan kente karşın dimdik ayaktadır. Bu tarihi kent; ARİASSOS’tur.

Ariasos, Antalya’nın kuzeydeki girişindedir.

Antalya – Burdur yolu tarih boyunca en önemli geçiş noktası olmuştur. Bu geçişin en önemli noktalarından “Çubuk Beli” uğruna türküler yakılmıştır. Bugün de modern bir karayolu olarak önemini korumaktadır.

Antalya’ya 35-40 kilometreuzaklıktaki Dağbeli kasabasının hemen karşısındaki Ariassos bugün eski görkeminden çok uzaktadır. Kentte ayakta kalan tek yapı ise “üç kemerli” anıtsal kapıdır. 

Ariassos’un girişindeki levhada şu bilgilere yer veriliyor;

Çubuk Boğazı ve dağlık Pisidya bölgesini Pamfilya ovasına bağlayan yollara yakın stratejik konumu ile güney Anadolu ulaşım yolları üzerinde önemli bir yere sahip olan Ariassos, Helenistik dönemden (1.Ö.3.YY) Bizans dönemine (İ.S.7. YY) kadar yerleşim görmüş bir Pisidya şehridir.

Yamaca dayandırılmış kent özelliğinde olup üç kemerli anıtsal şehir kapısından başlayan ana cadde ve iki yanındaki teraslarda yer alan yapılar şehrin genel planının oluşturur. Son yıllarda yapılan araştırmalar ana caddenin Termessos antik kentine ulaşan Roma dönemi yoluna kavuştuğunu ortaya çıkarmıştır.

Helenistik temeller üzerine inşa edildikleri düşünülen sur duvarları Roma ve çokluk Bizans dönemi izlerini taşımakta olup şehri batı, kuzey ve doğudan çevrelerler.

Ariassos’un en çarpıcı ve tümüyle korunmuş olan yapısı üç kemerli anıtsal şehir kapısıdır. Roma İmparatorluğu dönemine ait olup, üzerinde dört büyük heykelin yer aldığı, kaide ve yazıtlardan anlaşılmaktadır.

Şehir kapısından sonra yerleşimin en iyi korunmuş kalıntıları güney ve doğu nekropollerde yer alan Heroon tipi anıtsal mezarlardır. Bazilika, Bauleuterion, Stoa, Çemşe binası, gymnasium, hamam, tamamı yıkılmış tiyatro ve kamu binaları daha çok Roma dönemi izlerini taşıyan gezilebilir diğer kalıntılardır.”

Yolunuz Burdur – Antalya karayoluna düşerse, Ariassos’u mutlaka ziyaret ediniz. Bekçi ya da güvenlik görevlisinin bulunmadığı Ariassos’a giriş ücretsiz.

 *Kapılar adlı şarkıdan – Vedat Sakman

 

 

Pont des Arts Köprüsü’nde aşk ve kilitler üzerine

– Köprüye sen de kilit astın mı?

– Hayır. Ben kalbimi bıraktım.

 

 

 

 

 

 

 

 

EXPO toplantısı için geldiğimiz Paris’te gezmek için sadece 3 saatimiz vardı. Pelin, Serhan, Mete ve ben hava kararmadan önce görebileceğimiz kadar çok yer görmek istiyorduk. Fransa’nın Antalya Fahri Konsolosu Ahmet Erol’un tavsiyesi üzerine, kaldığımız Montparnasse Caddesi’ndeki Pullman Otel’den taksiyle Zafer Kapısı’na gidip, oradan Champs Elysees Bulvarı boyunca Louvre Müzesi’ne kadar yürüdük.

Bir rüya aleminde gibiydik. Noel kutlamalarına hazırlanan Champs Elysees Bulvarı, sanki birbirinden renkli şeker ve çikolataların sergilendiği “dev bir pastane”ydi.

 

 

 

 

 

 

 

 

Hem yürüdük, hem de gördüğümüz her vitrinin, her kapının, her sanat eserinin, her heykelin önünde durup fotoğraf çektirdik. Çocuklar gibi, bu dev pastaneyi seyretmeye doyamıyorduk.

 

 

 

 

 

 

 

 

Hava kararmak üzereydi. Louvre Müzesi’nin arka kapısından çıkıp otelimize dönmek için taksi ararken kendimizi bir köprünün üzerinde bulduk. Korkulukları üzerinde yüzlerce kilit asılı. Çeşit çeşit, irili ufaklı. Kırmızı kalpli olanından, bisiklet kilidine kadar yüzlercesi. Bir anlamı vardı elbet. İnsan durduk yere niye köprüye kilit taksın.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bizim dilek ağaçlarına çaput bağlayıp dilek tutmamız gibi, Paris’teki uygulamada da köprüye kilit takıyorlarmış. Bir çeşit modern sanat eseri olarak başlamış, daha sonra Fransız aşıklar bunu devam ettirmiş. Ertesi gün konuştuğumuz Rehberimiz, “Pont des Arts Köprüsü’ne (sanatçılar köprüsü), artık kilit asılmasına izin vermiyorlar” diyerek merakımızı giderdi. (Yani kilit takmak istesek de takamayacak mışız)

Kilit takamadım ama aklım köprüde kaldı. Şimdi fotoğrafı görüp “Köprüye sen de kilit astın mı?” diye soranlara , “Hayır. Ben kalbimi bıraktım” diyorum.