Yaşama doğru sinsice sırıtan Azrail

“…Ölüm her ne kadar bireyleri yaşamdan ayırsa da yaşama ve bir bütün olarak insanlığa hiçbir şey yapamamaktadır.”

GustavKlimt
Seni bilmem ama ben gittiğim kentleri, orada daha önce yaşamış sanatçıların gözüyle keşfetmeyi seviyorum. Bu yüzden binaların mimarisi, parklarındaki heykeller, varsa şayet galerilerindeki tablolar, bana görünenin aksine, görünmeyen, bambaşka bir şehrin kapılarını açıyor.

Viyana’da böyle bir şehir. Görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen yerleriyle, ziyaretçisine türlü tuzaklar kuran bir şehir. Viyana’da büyük bir ressamın ayak izlerini takip ediyordum; Gustav Klimt.

Klimt, beni bir başka büyük ressamla tanıştırdı; Egon Schiele.

Rehber sana, Klimt’in eserlerinin büyük bölümünün Belvedere Sarayı’nda olduğunu söyleyecektir. Oysa sanatçının belki de yaşamının özeti olan en önemli eseri Viyana’nın ortasında, zengin ama mütevazi bir kutunun – ben de bu çağrışımı yaptı – içinde saklıdır; Leopold Müzesi.

bilet

Kalbim beni Müzeler Bölgesi’ndeki (MuseumsQuartier) Leopold Müzesi’ne götürdü.

Adından da anlaşılacağı gibi Leopold Müzesi, bölgedeki çok sayıda müzeden sadece biri. Müzeye girişte 11 Euro ödedim. Burası, Avusturya ekspresyonizmine ait başyapıtların sergilendiği yer.

CIMG5654
“Leopold Koleksiyonu, modern Avusturya sanatına dair dünyanın en iyi koleksiyonlarından biri arasında sayılmaktadır. 5 binden fazla eseri kapsayan Leopold koleksiyonu, sanatsever çift Rudolf ve Elisabeth Leopold tarafından elli yıl içinde bir araya getirilmiştir. 1994 yılında Rudolf Leopold’a ait koleksiyon Avusturya Cumhuriyeti ve Avusturya Merkez Bankası’nın destekleriyle kar amacı gütmeyen bir özel vakıf niteliğindeki Leopold Müzesi’ne ve dolayısıyla Avusturya modernizm eserlerini görmek isteyen ziyaretçilere bağışlanmıştır.”

CIMG5680
Birkaç dakika sonra kendimi Klimt’in en önemli eseri kabul edilen “Yaşam ve Ölüm”ün karşısında buldum.

“Avusturyalı sembolist ressam Gustav Klimt, 14 Temmuz 1862 yılında dünyaya gelmiş, 6 Şubat 1918 tarihinde ölmüş. Viyana Sezession grubunun önemli üyelerinden biri olan Klimt, tablolarının yanı sıra, duvar resimleri, eskizleri ve diğer eserleriyle de tanınır. Kadın bedenini ustalıkla işleyen Klimt’in eserlerinde ince dekoratif süslemelerle beraber zarif bir erotizm göze çarpar.”

178×198 cm. boyutlarında tuval üzerine yağlı boya ile yaptığı “Yaşam ve Ölüm”, kişisel bir ölümü yansıtmamakta olup, daha çok ölüm meleği Azrail’in ‘yaşam’a doğru sinsice sırıtarak bakmasını anlatmaktadır.

Resmin karşısında durdum.
“…Burada yaşam tüm kuşakları içine almaktadır: bebekten büyükanneye kadar tüm yaş basamaklarını temsil etmekte ve sonsuz yaşam döngüsünü göstermektedir. Ölüm her ne kadar bireyleri yaşamdan ayırsa da yaşama ve bir bütün olarak insanlığa hiçbir şey yapamamaktadır.Yaşam döngüsü, yaşamı oyunbaz bir şekilde kaplayan farklı, güzel, pastel renkli yuvarlak süslerle kaplıdır. Gustav Klimt, 1911 yılında Roma’da Uluslararası Sanat Sergisi birincilik ödülüne layık görülen bu resmini en önemli figüratif eseri olarak nitelendirmiştir. Yine de 1915 yılında eserin bu sürümünden aniden memnun olmamış gibidir ve çerçevelenmiş resim üzerinde çalışmaya başlamıştır. Bir zamanlar sözde altın renginde olan arka plan şimdi gri olmuştur ve hem ölüm hem de yaşam daha çok süslemelerle tamamlanmıştır. Orijinal resmin önünde durduğumuzda Joseph Hoffmann tarafından tasarlanan çerçevenin sol iç kısmında Gustav Klimt’in boyayarak kapattığı hatları görebiliriz.”

Resmin önünden ayrıldığımda, hayretle, gülümsediğimi ama neden gülümsediğimi bilmediğimi fark ettim.

egonn

“Ölüm ve Yaşam” beni bir başka büyük ressamla tanıştırdı.

“Sen Klimt’i seviyorsun ama aslında O’nun başka bir hayranı daha var, en az onun kadar ünlü” demişti Zeynep.

Bu ressam 28 yaşında yaşama veda eden ama kısacık ömründe yaptıklarıyla iz bırakmayı başaran Egon Schiele.

CIMG5694

“…12 Haziran 1890’da doğan Schiele, Gustav Klimt’in de devam etmiş olduğu Vienna Güzel Sanatlar ve Zanaat Okuluna başvurdu; buradan reddedilerek, daha geleneksel bir sanat eğitimi veren Güzel Sanatlar Akademisine refere edildi. Akademinin giriş sınavlarını büyük başarıyla kazandı ve 16 yaşında, akademi öğrencisi oldu. Hemen ertesi yıl hayranı olduğu Klimt’i ziyaret ederek yaptığı eserleri gösterdi. Klimt, genç sanatçıdaki büyük yeteneği görerek onu desteklemeye başladı. 3. sınıfı bitirdikten sonra Akademi’yi bıraktı ve kendi stüdyosunu açtı. Bazı biyografilere göre bu dönemde pornografi kolleksiyoncuları için ürünler yaratarak geçimini sağladı. Küçük çocukların erotik resimlerini yaptığı için tutuklandı ve bir ay hapis yattıktan sonra serbest bırakıldı. 1915 yılında stüdyosunun karşısındaki evde oturan Edith ve Adele isimli iki kardeşle tanıştı. İkisi ile de yaşanan bir flört döneminden sonra, Edith ile evlendi. Evlendikten 4 gün sonra askere çağırıldı. Savaş alanından ve savaşın yarattığı yokluklardan uzak geçen bir askerlik dönemi yaşayan sanatçı, savaşa rağmen, Avusturya’nın önemli ressamlarından biri olarak ün yapmaya devam etti. Avusturya’nın, savaştaki tarafsızlıklarını koruyan İskandinav ülkeleri önündeki imajını geliştirmek için devlet tarafından düzenlenen resim sergisinde eserlerini sergilemesi istendi. 1918 yılında gerçekleşen Sezession’un 49. sergisinde baş ressam olması önerildi. Duyuru posterinde kendisini son akşam yemeğini yiyen İsa olarak resmettiği sergi, savaşa rağmen büyük başarı kazandı. 19 Ekim 1918’de karısı Edith, karnında taşıdığı bebek ile birlikte öldü. Karısının ve çocuğunun ölümüne sebep olan İspanyol gribine yenik düşen Schiele de 31 Ekim 1918’de vefat etti. Schiele’nin figürleri kırılgan, çoğu zaman hastalıklı, fakir ve hüzünlüdürler. Buna rağmen çizgilerinde yüzen güçlü bir enerji, yer yer erotizme dönüşerek, yer yer yaşama sevgisi olarak karşımıza çıkar. Figürlerini gerek teknik sebeplerle, gerek sembolik olarak fondan, beyaz, suluboya bir çizgiyle ayırır. Gustav Klimt’ten yoğun olarak etkilenmiş olsa da, özellikle figür tekniğini Onun ötesine götürebilmiştir. Hayatı ve kişiliği tartışmalı olsa da yeteneği ve desen tekniğine getirdiği enerji tartışılmazdır.”

Leopold Müzesi, Egon Schiele’ye ait 41 yağlı boya tablo, 180 suluboya ve karakalem resimlerini barındırarak dünyanın en büyük ve en önemli koleksiyonu olma özelliğine sahiptir. Müzede sanatçının dünyadaki tüm müzelerdeki eserlerinden daha fazla yağlı boya tablo yer almaktadır. Ve aynı zamanda Schiele’nin 1910-1915 yılları arasında yaptığı en özgün çalışmaları sergilenmektedir. Bu dönemde, Schiele yaratıcılık gücünün doruk noktasına ulaşmış ve kendisinin Ekspresyonizmin bir usta ressamı olarak nitelendirilmesine neden olmuştur. Leopold Müzesi sanatçı tarafından tam bu süreçte yapılmış en belirgin ve önemli eserlerine sahiptir. Dolayısıyla, Rudolf Leopold’un gerçekleştirdiği en önemli katkı Schiele resimlerini sadece büyük bir koleksiyonda bir araya getirmek değil, sanatçının en etkileyici sanat yapıtlarını uluslararası düzeyde tanıtmak olmuştur.

Leopold Müzesi’nde Edvard Munch gibi başka ünlü ressamların eserleri de var.

CIMG5701
Müzenin içindeki kafede oturup, bir süre dinlendim. Aşağıda MuseumsQuartier’ın ortasındaki büyük meydanda her biri farklı bir tasarımcının elinden çıkma rengarenk koltuklarda oturan gençlerin yaşam dolu kahkahaları gökyüzüne yükseliyordu. Ve kim bilir ölüm meleği Azrail, gezegenin hangi köşesinde insanlara sinsice gülümseyerek türlü tuzaklar kuruyordu.

CIMG5707

Nazım’ın masasında Viyana düşleri

vynazim2

Dün Nazım’ın masasına oturdum.

“Yaşamak güzel şey be kardeşim” dedim.

“Seni düşünmek güzel şey, umutlu şey” dedim.

“Bir ağaç gibi hür ve tek bir orman gibi kardeşçesine” dedim.

Teker teker heceledim.

Ağır ve vakur bir sesle teker teker.

Derin bir nefes aldım “Havelka”yı içime çektim.

Nazım’la göz göze geldim.

Viyana’da güzel insanlarla tanıştım.

Güzel caddelerden geçtim.

Güzel binalar gördüm.

Sonra işçiler gördüm.

Türk işçileri.

Bizim işçilerimiz.

Güzel Türk kızlarıyla tanıştım.

Güzel, Türk işçi kızları.

Ve Tuna.

Mavi Tuna’ya baktım.

Akıp gidiyordu.

Şehri bölen değil de,

Sanki birleştiren bir fermuar gibi.

Tuna’ya baktım,

Türk işçilerinin alın teri gibi temiz,

akıp gidiyordu

akıp gidiyorduk…

vynazim

Dipnot: Rivayet odur ki, büyük şair Nazım Hikmet, Viyana’da geçirdiği her gün Hawelka’ya uğrar, kahve içer, memleket özlemiyle şiirler yazarmış. Hawelka, duvarlarında film ve konser afişlerinin yer aldığı, şirin, sıcak bir mekan. Garsonları inanılmaz misafirperver. Dilerseniz duvarlara bir kaç not yazıp imzanızı da atabiliyorsunuz. Kendi markasıyla kahve satışı da yapılıyor. Viyana’da beni en çok etkileyen yerlerin başında gelen Cafe Leopold Hawelka, kentin tam kalbindeki, görkemli Stephansdom Katedrali’ne yaklaşık 500 metre mesafede bir ara sokakta.

vynazim5

Aphrodisias’ın Mavi Atı

Aphrodisias Müzesi Sevgi Gönül Salonu’nda bir Mavi At var. Bugüne kadar onlarca heykel, sanat eseri ve yapıt gördüm, hiç biri beni bu Mavi At kadar etkilemedi. Antik heykeller arasında büyük boyutlu, mermerden yapılmış, dörtnala koşan bir atı temsil eden tek eser olduğu belirtiliyor.

2

Genç Troia prensi Troilos, Truva surları dışındaki bir çeşmeye at üstünde gittiği bir anda Akhilleus tarafından pusuya düşürülüp öldürülür. Eser, Akhilleus’un genç Troilos’u dörtnala koşan Mavi atı üzerinden saçından tutarak çektiği anı tasvir ediyor.

At, kahraman gibi betimlenmiş çıplak bir genç tarafından sürülmektedir. Beyaz mermerden yapılmış bu genç erkek figürünün sadece tek bir baldırı günümüze ulaşmış. Kalçasındaki kenet yerinden anlaşıldığı üzere bu kahraman genç, attan düşerken betimlenmiş. Koyu mavi-gri mermerden yapılmış dörtnala koşan bu at 1970 yılında Sivil Bazilika’nın içinde, kaidesinin kalıntıları yanında bulunmuş. Atın üzerinde, küçük demir iğnelerle atın sırtına tutturulmuş, kedigil derisi şeklinde altın kaplama bronz bir eğerin izleri görülüyor.

9

Aphrodisias Müzesi Sevgi Gönül Salonu bölgede bulunan eşsiz heykellere evsahipliği yapıyor. 

Aphrodisias Aydın’ın Karacasu ilçesi, Geyre Mahallesi yakınında bulunmasına karşın, Denizli’ye de 30 dakikalık mesafededir. Yolunuz bu coğrafyaya düşerse mutlaka ziyaret ediniz. Otomobilinizi antik kente 2 dakikalık mesafede bir otoparka bıraktıktan sonra, traktörün arkasına yerleştirilmiş bir römorkla ören yerinin girişine kadar ücretsiz götürülüyorsunuz.

Ünlü fotoğrafçı Ara Güler’in ilk kez fotoğraflarıyla dünyaya tanıttığı Aphrodisias Türkiye’nin güneybatısında, Antik Karia bölgesinde yer alan, çok iyi korunmuş bir Roma dönemi şehri olup antik dönemde Aphrodite Kutsal Alanı ve mermer heykeltıraşlık eserleriyle ünlenmiş. Seyyahların ve turistlerin 18. yüzyıldan beri tanıdığı şehir 20. yüzyılın başından itibaren bilimsel araştırmalara konu olmuş. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın himayesinde 1961 yılından bu yana New York Üniversitesi tarafından sürdürülen kazı çalışmalarına 1995 yılında Oxford Üniversitesi de dahil edilmiş.

3

Aphrodisias daha önce Geyre Köyü ile iç içeymiş. Ancak kazı çalışmalarıyla birlikte köy taşınmış. Ancak köye ait evlerin bir kısmı kafe, müze ve kazı evi olarak kullanılıyor. Dev çınar ağaçlarının gölgelediği köy meydanı çok keyifli bir ortam.

Aphrodisias, kentin baş tanrıçası Aphrodite’ye adanan kutsal alanı ve mermer heykeltraşlık eserleriyle ün salmış.

Aphrodisiaslılar mermerden görkemli bir kent ve bu kenti süsleyen çok miktarda üstün kalitede mermer heykeltıraşlık eseri yaratmışlar. Ortaçağda ve modern dönemde Anadolu’nun ana geçiş yollarından görece uzak olması bakımından da şanslı bir yerleşim. Bu sayede yerleşim yeri ve barındırdığı heykeller başka yerlerde olmadığı kadar iyi korunmuş.

Aphrodisias antik kenti geniş bir alana yayılmış. Yürüyüş yolları düzgün. Ne kadar süre gezeceğiniz size kalmış. 1 saatte turlamakta mümkün, bir gün dolaşmakta. Ayakta kalmış eserleri, özellikle stadyumu, tiyatrosu, tapınağı, hamamları fotoğrafı tutkunları için bulunmaz bir atmosfer sunuyor.

afrodisias-3

Aphrodisias çığlığı…

Bir baraj açılışı için bölgeye gazeteci olarak giden ve dönüşte yolunu kaybeden Ara Güler, bir köyden geçerken köylülerin tarihle içiçe yaşadığını görür. Köyde yaşayan insanlar tarafından Roma sütunları ve mimari parçaları hala kullanılmaktadır. Köyde yer alan her türlü mimari yapı, Roma dönemi eserlerini de barındırmaktadır. Tarihi lahitler bile üzüm şırası süzmek için kullanılmaktadır ve köyün her yeri tarihi eserlerle doludur.

Ara Güler, şaşkınlık içinde bu güzelliklere baktıktan sonra köyün çeşitli yerlerinden onlarca fotoğraf çeker ve İstanbul’a döndükten sonra bu bölgeyi araştırmaya başlar. Fakat hiçbir bilgiye ulaşamaz. Çektiği fotoğrafları çeşitli kuruluşlara gönderir fakat beklediği ilgiyi bulamaz. En sonunda fotoğrafları Times’a gönderir. Times fotoğrafların renkli olanlarını çekmesini ister ve Ara Güler tekrar aynı köye giderek renkli fotoğraflar çeker. Bu yolla dünya basınına dağıtılan fotoğraflar bir anda büyük yankı uyandırır. Amerika’dan gelen arkeologlar Geyre’de araştırma yapmaya başladıklarında burasının Roma İmparatorluğu’na ait, tarihi MÖ. 500’li yıllara dayanan ve ismini tanrıça Afrodit’ten alan Aphrodisias antik kenti olduğu anlar.

afrodisias-4

Prof. Dr. Kenan T. Erim Aphrodisias’a gelip hayran olduktan sonra, 1961’de Aphrodisias’ı kazmaya başlar. Ara Güler, yaptığı bir röportajda Aprodisias ile tanışmasını şu sözlerle anlatıyor:

“Devir 1958. Adnan Menderes’in son zamanlarıydı. Aydın’da valiye gittim. “Adnan Menderes’in açılış yapacağı baraj var. Beni oraya gönder, açılışta resim çekeceğim” dedim. Şoför dedi “Ben bir kestirme yol biliyorum, oradan gidelim.” Kestirme yoldan giderken yolu kaybettik. Yolu kaybedince de nereye gitsek karşıma hep o büyük kayalar çıkıyordu. Güneş battı ve zifiri karanlık oldu.

Gidiyoruz, gidiyoruz yine aynı kayalıklara geliyoruz. Kaybolduk!

Baktım bir ışık var. Bir kahve… Kahveye girdik, adamlar oyun oynuyor. Lüks lambasıyla aydınlanıyordu. Biraz sonra gözüm ışığa alıştı, bir de baktım ki kahvede masa yok. Sütun başlıklarını masa yapmışlar ve üstünde domino oynuyorlar.

Tarih ve bugün içi içe yaşamaktadır. Böyle acayip bir yer hayatımda görmedim. Harabe dediğin harabedir. Ama bu öyle değil, bu bambaşka. Bu, tarih içinde yaşayan bir şehir…
Baktım ki taşların içinden suratlar bana bakıyor. Hemen aklıma röportajın adı geldi; Aphrodisias çığlığı…

O taşlar bana bakıyor ve “beni buradan kurtar!” diye çığlık atıyor.”

5

Kafeteryadan bir fincan kahve alıp, dev çınar ağacının altındaki mermer koltuğa oturdum. Zihnimde Ara Güler’in fotoğraflarında gördüğüm köylüler. Hafiften bir rüzgar esiyor. Nasıl huzurluyum anlatamam.

Anadolu’nun her karışı hazine… Tabiki bakmayı bilene. Anadolu’yu keşfetmeyi, zenginliklerini fotoğraflamayı ve paylaşmayı seviyorum.

afrodisias-1

Dip Not;

Prof. Dr. Kenan T. Erim, öldükten sonra ömrünü adadığı Aphrodisias’a gömülüyor. Mezarı antik kentin girişinde. Aphrodisias meydanındaki eski köy evlerinden birini küçük bir müze haline getirmişler. Burada Arkeolog Erim’in kullandığı giysiler ve ekipmanlar sergileniyor. Müzenin duvarlarını ise Ara Güler’in fotoğrafları süslüyor.

Yararlandığım kaynaklar: aphrodisias.classics.ox.ac.uk, arkeofili.com, aphrodisias.org

 

 

Üç Güzel Şey

Yaşamı güzelleştiren, fark yaratan, çevresine değer katan, sıradışı şeyler üretenlere şapka çıkarıyorum. Son dönemde karşılaştığım üç güzel şey;

uzun

Uzun Salıncak

Uzun Salıncak, Hurma – Altınyaka – Hisarçandır yolu üzerinde karşınıza çıkıyor.  Aslında tipik bir gözleme evi. Ama orayı cazibe merkezi haline getiren ve ziyaretçi çeken şey Antalya’nın en uzun salıncağına sahip olması. Dev salıncağın koltuğuna oturduğunuzda önünüzde boylu boyunca uzanan Antalya manzarasına karşı adrenalin dolu benzersiz bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Hem de bedava. Tavsiye ederim.

lisinia2

Lisinia’nın Heykelleri

Burdur Gölü kenarındaki doğal yaşam parkı Lisinia’nın eski ahşap malzemelerden yapılmış heykelleri büyük ilgi çekiyor. Alaylı sanatçı Durul Bakan’ın göl çevresinden topladığı ağaç parçalarıyla yaptığı dev Kartal özellikle Beşiktaşlılar’ın özçekim noktası.

plak

33’lük Plak Cafe

Kaleiçi’nde birden karşımıza çıkınca çok hoşumuza gitti. İçeride ne yenir ne içilir, hizmet nasıldır bilemiyorum. Kaleiçi’nde sayıları hızla artan rock barlara sıcak bir Tarık Akan bakışı gönderiyor.

Zeugma ve Çingene Kızı

Zeugma Müzesi… Yarım asıra yaklaşan ömrüm boyunca gördüğüm en etkileyici yerlerden biri desem abartmış olmam herhalde.

Hafta sonu eşim ve dostlarımızla aylar öncesinden yaptığımız plan, aldığımız uçak biletleri, önce Antalya’dan Adana’ya oradan kiraladığımız otomobille Gaziantep’e.

Her karışı Anadolu, emek, alın teri, lezzet ve kültür kokan şehir. Ben sadece Zeugma Müzesi’ni anlatacağım. Zira bu şehri okumanız yetmez, solumak gerek.

1

Sanat Eseri Mozaikler

Zeugma’nın önemi, kazılarla ancak küçük bir bölümü ortaya çıkarılabilen Roma Villaları ve bu villaların tabanlarını süsleyen mozaiklerdir. Benzerleri Türkiye sınırları içerisinde sadece Ephesus (Efes) Antik kentinde görülen bu yamaç villaları arkeolojik açıdan büyük önem taşımaktadır. Müzeyi gezerken sanki binlerce yıl önceye yolculuk yapmışsınız da Zeugma sokaklarında geziyor muş hissine kapılıyorsunuz.

Her biri usta bir sanatçının elinden çıkmış sanat eseri mozaikler karşısında büyülenmemek elde değil. Her biri ayrı bir hikaye anlatıyor.

2

Beni en çok etkileyenlerden biri “Oceanos ve Tethys Mozaiği”

“Antik çağlarda Akdeniz haricindeki dünyadaki bütün açık denizlerin tanrısı olan Oceanos, denizdeki dişi unsuru sembolize eden Tethys ile birlikte yaşar. Dünyadaki bütün ırmakların ve nehirlerin Oceanos ve Tethys’ten meydana geldiğine inanılır. Zeugma’dan çıkarılan ve villalardan birinin havuz tabanı olduğu tahmin edilen bu mozaikte de Oceanos ve Tethys deniz canlılarıyla çevrelenmiş olarak betimlenmiştir. Mozaikte ayrıca yunuslara binen veya balık tutan Eroslara da rastlanmaktadır.”

7

Europa ve yapraklarını dökmeyen çınarın hikayesi

“Europa Suriyeli çok güzel bir kızdı. Öyle ki parlak teni göz alıcı bakışı ile dillere destan olmuştu. Eğlenceyi ve gezmeyi çok severdi. Sabahtan akşama kadar tüm vaktini kırlarda deniz kıyısında arkadaşları ile birlikte gezerek geçirirdi. Gene böyle bir gün, deniz kenarındaki bahçelerden birinde arkadaşları ile çiçek toplarken Zeus Europa’yı gördü. Onun güzelliği baş tanrının aklını başından almıştı. Karısı Hera’nın haberi olmadan güzel Suriyeliye yaklaşabilmek için altın rengi bir boğa şekline girdi ve kızların çiçek topladıkları bahçenin etrafında gezinmeye başladı. Kızlar boğadan korkmak bir yana onu çok sevimli bulmuşlardı, ona yaklaşarak sevmeye başladılar. Güzel Europa ona yaklaştığı anda boğa yere yatarak kızın ayaklarına kapandı. Europa boğanın sırtını okşayarak yavaşça üzerine oturdu. Tam arkadaşları da ona katılacakken boğa birden ayaklandı ve sırtında Europa ile denize doğru koşmaya başladı. Deniz kenarına vardığında azgın dalgaların hepsi sakinleşmiş durulmuştu. Boğa dalgaları yararak, denizde kumlu bir ovada koşuyormuş gibi hızla oradan uzaklaştı. Bir süre sonra kıyıya vardıklarında Zeus genç kızı bir çınarın gölgesine bıraktı ve boğa şeklinden sıyrılarak tekrar tanrı şekline döndü ve ona kendisini tanıttı. Horalar aceleyle Zeus ve Europa için bir yatak hazırladılar. Bu birleşmenin yapıldığı yere gölge saldığı için o günden beri çınar ağacı yapraklarını hiç dökmez. Kirid kralı Minos bu birlikteliğin sonucunda doğmuştur.”

8

Zeugma’nın Mona Lisa’sı

Müzeyi gezerken gözünüz ister istemez Zeugma’nın Mona Lisa’sı “Çingene Kızı”nı arıyor. Sırayla mozaiklerin önünden geçerken, bir yandan gözüm Çingene kızında.

Müzenin küratörleri çok akıllıca bir iş yaparak O’nun için özel bir bölüm yapmışlar. Zindan gibi karanlık bir oda, göz gözü görmüyor. Ve karanlıkta ağır ağır ilerlerken duvarda muhteşem gözlerle karşılaşıyorsunuz. Yüzlerce yıl önceden gelen bu bakış zihninize kazınıyor.

“Çingene Mozaiği (GAİA) – Zeugma – Zeugma Kazılarının kamuoyunun henüz gündemine girmediği 1992 yılında çıkarılan bu mozaikteki kadın figürü gizemli bakışları ile Zeugma’nın simgesi haline geldi. İlk çıktığı yıllarda kimliği konusunda kesin bir tanımlama yapılamayan bu mozaiğe figüründeki kadın resminin çingene kızlarını andırması nedeniyle çingene adı verildi. Ancak bazı kaynaklar mozaikteki asma figürlerine dikkat çekerek, çingene olarak tasvir edilen kadının yer tanrısı GAİA olduğunu ileri sürmekte. Gaia mitolojide, içinden tanrı soylarının çıktığı ilk element olarak kabul edilmektedir.”

“Çingene Kızı” mozaiğinin, ABD’nin Bowling Green Üniversitesi’nde bulunan parçalarının iadesine ilişkin çalışmalar sürüyor.

Müzeden nefesi kesilmiş olarak çıktıktan sonra Müze Kafeteryasında kahve içerek değerlendirmelerde bulunuyoruz: Tek kelimeyle büyüleyici.

6

Zeugma’nın Tarihçesi;

Belkıs/Zeugma Antik Kenti, Gaziantep ili, Nizip İlçesi, Belkıs Köyü sınırları içerisinde Fırat Nehri’nin kıyısında yer alır. Yaklaşık 20 bin dönümlük bir arazi üzerine kurulmuş olan Belkıs/Zeugma Antik Kenti; Fırat’ın geçilebilir en sığ yerinde olması, askeri ve ticari bakımdan çok stratejik bir bölge olması nedeniyle tarihin her döneminde önemini korumuştur.80 bin nüfusu ile döneminin en büyük kentlerinden biri olan Belkıs/Zeugma, tarihin değişik dönemlerinde değişik isimlerle anılmıştır.

4

Büyük İskender’in generallerinden ve daha sonra Suriye Kralı da olan Selevkos Nikator kendi adıyla, Fırat nehrinin adını birleştirerek M.Ö.300 yılında burada Selevkos Euphrates (Fırat’ın Silifkesi) adında bir kent kurar. Daha sonraları M.Ö.1.yy.’da kent Roma hakimiyetine girer. Bu hakimiyet değişikliğiyle birlikte kentin adı da değişerek köprü, geçit anlamına gelen ve bütün dünyada bilinen şekliyle “Zeugma” adını alır. Roma İmparatorluğu’nun 4.Skitia Lejyon Garnizonu’nun burada konuşlandırılması ve ticaret sebebiyle kısa zamanda 80 bin nüfusa ulaşan Zeugma’da Fırat manzaralı yamaçlara villalar inşa edilir. 80 bin kişilik nüfus Zeugma’yı dünyanın en büyük kentlerinden biri haline getirir. Örneklemek gerekirse Zeugma , komşusu sayılan Antakya (Antiokheia) ile Mısır’daki İskenderiye’den (Aleksandreia) ‘dan daha küçük, Atina (Athena) ile aynı büyüklükteydi. Pompei ve şimdi dev bir metropol olan Londra (Londinum)’dan ise birkaç kat büyüklükteydi.

Ünlü coğrafyacı Strabon da Zeugma’dan bahsetmektedir. Hellenistik dönemde Selevkos Nikator zamanında Zeugma’da önemli imar faaliyetleri yapıldığı bilinmektedir. Kentteki Akropolün üzerine kader tanrıçası Thyke’nin bir tapınağı yapılmıştır. Bu tapınak halen toprak altındadır. Zeugma Antik Kenti kendi şehir sikkesi de basmış Roma Kentlerinden biridir. Sikkeler üzerine bir tarafına Thyke tapınağı, diğer tarafına da güçlülüğü simgeleyen Roma Kartalı motifi basılmıştır.

3

Bir dip not: Hazır Zeugma Mozaik Müzesi’ni gezmişken, müzenin hemen yanındaki (yaklaşık 100 metre) meşhur Kebapçı (Küşnemeci) Halil Usta’nın yerini de ziyaret etmeyi unutmayın. Mütevazi ama lezzetleri aklınızı başınızdan alacak bir lokanta. Müze gezinizin üzerine keyfinize keyif katacaktır. 

Yazarken yararlandığım Kaynak: www.zeugma.org.tr

Dijital belleğime aldığım ve ıskaladığım bi dolu şey!

Dünyada gezilecek görülecek paylaşılacak bi dolu şey var. Maalesef fotoğraf çekme telaşıyla bir çok güzelliği yaşamıyor, dijital belleklerimize hapsediyoruz.

Her şeyi çekip, Sosyal medyada bir an önce paylaşıp,  ben de oradaydım deme telaşı yüzünden bir çok şeyi ıskalıyoruz.

Benim de dijital belleğime aldığım ve ıskaladığım bir dolu şey var. İşte bunlardan bazıları;

nice6
İtalya’nın Torino Kenti’nde Fiat Abarth Otomobil Fabrikası var. İçinde otobüsle dolaşıyorsunuz o kadar büyük. “Fiat’ta çalışmıyorsanız muhtemelen işsizsiniz” diyorlar.

Ferrari ve Formula1 tutkunları için ilginç bir yer. Bence ehh işte!

Fiat kurucusu Abarth günde 12 elma yermiş. Neden? Yarış otomobillerine sığabilmek için.

nice7
Nice LeMeridien Hotel. Asansör kapısında sanat yapmışlar. İlham verici.

nice

Dünyanın koku merkezi Grasse.. Nice yakınlarında.. Fransızların “Parfümleri Isparta Gülü’nün yağından hazırlıyoruz” diyerek hava atması trajik.

nice

Konyaaltı Sahili daha güzel(!) elbette… Nice sahilinde de avanta sandalye, şemsiye vs var. Ama bakınız bir de ne var. Sahile inen merdivenin başına ünlü ressam Jean Klissak’ın bir tablosunu koymuşlar. Niye acaba? Küçük fikir büyük şehir…

nice5

Cannes sahilinde bir Antalyalı mavi sandalyeye oturmuş düşünüyor. Balık mı olsam, deniz mi yoksa!

nice2

Fransa-İtalya arasında bir yerde kırmızı bir ev. Dünyada tüm aşırılıkların sonuna düşülmüş kırmızı bir nokta. Bir mesaj gibi, bir uyarı gibi, aşk gibi, şaşırtan, çarpan… ya da ben fazla abartıyorum. Sıradan kırmızı bir ev işte.

nice4

St.Paul de Vence… Fransa’da kayalar üzerinde bir ortaçağ kasabası… Picasso ve Matisse’ye ilham kaynağı olan bir yer. Şimdi kültür turizminin önemli uğrak yeri. Her yer galeri, her köşe sanatçı… Büyüleyici.

nice8

Komik ve Lezzetli Bir Şehir!

Hafta sonu direksiyonu Türk mizahının piri Nasreddin Hoca’nın memleketine, yani Akşehir’e kırdık. Türlü şakalar yaptığı, kazanı doğurttuğu, göle maya çaldığı şehre.

Antalya Isparta yolu üzerindeki, Sütçüler  – Yazılı Kanyon sapağından girerseniz, yolunuz hem yarım saat daha kısa hem de bu mevsim doğa inanılmaz. Gölgeler arasında asırlık ağaçlar selamlıyor sizi. Buz gibi sular geçiyor yola paralel, kuş sesleri arasında müthiş bir manzara. Canınız iki adımda bir durup mola vermek istiyor. Van Gogh’un tablosundan çıkmış bir manzarayı, mermer ve taş ocakları bozuyor. Elleriniz kırılsın!

Meyve bahçelerinin arasında geçtikten sonra Eğirdir Gölü karşılıyor sizi. Deniz demek lazım aslında, göl için fazla büyük, ucu bucağı yok. Gelendost’u geçtikten kısa süre sonra Akşehir karşınızda. Konya’nın bir ilçesi ama Konya kadar görkemli ve mütevazi.

Hemen ilçe merkezinde Nasreddin Hoca’nın türbesinin yer aldığı mezarlığı ziyaret ediyoruz. Hoca Nasreddin öldüğünde bile şaka yapmış sevenlerine. Mezar taşındaki yazıyı tersten yazmış. Ölüm tarihini çözmeleri zaman almış. Türbenin hemen başında yerdeki yuvarlak levhada “dünyanın ortası burasıdır” yazıyor.

1

Mezarlıktan çıkınca hediyelik eşya alabileceğiniz dükkanlar var. Yine çeşitli ülke ve kentlerin uzaklığını gösteren levhaların bulunduğu, büyük bir direğin üzerine dünya yerleştirmişler. Akşehir dünyanın merkezi olduğu konusunda ısrarlı. Bu sloganı bir çok yerde görmek mümkün.

Kent merkezinde dev bir kazan var. Kazan doğurdu fıkrasından esinlenmişler.

5

Akşehir’de turistlerin en çok ziyaret ettiği yerlerden biri de “Batı Cephesi Karargah Müzesi”. Bina Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk ve silah arkadaşlarına hizmet etmiş. Giriş 5 lira. Müze kartı olanlara ücretsiz. Atatürk’ün kullandığı eşyalar, İstiklal Savaşı şehitlerinin isimleri ve fotoğrafları, madalyaları sergileniyor. Mutlaka görülmeli.

2

İlçe merkezinde hummalı bir restorasyon var. Eski yapıları hızla onarıyorlar. Bitmiş olanları şahane. Geleneksel ticarethaneler, tuzcular, helvacılar, konfeksiyonlar, soba vs. satanlar sizi 1930’lu yılların Anadolusu’na götürüyor.

Nasreddin Hoca, Akşehir’in her köşesinde varlığını sürdürmeye devam ediyor. Akşehir’de karşılaşacağınız insanlar, gözlerindeki ışıltı, yüzlerindeki gülümseme, tatlı bir aksanla süslü konuşmalarındaki esprileriyle size Nasreddin Hoca’nın torunlarıyla karşılaştığınızı kanıtlıyor.*

4

Akşehir’e geliş nedenlerimizden biri hiç kuşkusuz lezzetleri. Kent merkezinde önce Lezzet Kebap’a uğruyoruz. Hakiten kıymalı pidesi ve ardından gelen kebap enfes. Temiz bir mekan. Garsonlar son derece güler yüzlü.

Ardından tatlı için bir asrı deviren Helvacı Necmi’ye uğradık. Necmi ailenin son temsilcisi. Genç ve güleryüzlü bir genç. Tahin ve yaz helvasından sonra, çöğenden yaptığı “köpük”ü tattırdı bize. Köpük aslında helvanın hammaddesiymiş. Tatmadan ayrılmayın.

*Akşehir Belediyesi internet sitesinden alınmıştır.

Elinde Işık Parçaları

Antalya Kültür Sanat’ın yeni sergisi Elinde Işık Parçaları – Türk Resminin Paris Macerası 14 Ekim’de açıldı. Sergi Türk resmine damga vurmuş 8 önemli ressamı biraraya getiriyor. Ortak noktaları, uluslararası sanat ikliminde resim yapmak amacıyla 1945-1960 yılları arasında Paris’te yaşamaları olan Fikret Mualla, Abidin Dino, Avni Arbaş, Nejad Melih Devrim, Mübin Orhon, Selim Turan, Albert Bitran ve Hakkı Anlı’nın toplam 54 eseri sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Umarım gezersiniz.

abidindino

Nazım Hikmet, dostu, ressam Abidin Dino’nun Yürüyüş isimli resmini şöyle yorumlamış;

Bu adamlar, Dino

ellerinde ışık parçaları

bu karanlıkta, Dino

bu adamlar nereye gider?

Sen de, ben de, Dino

Onların arasındayız,

Biz de, biz de Dino

Gördük açık maviyi…

aks-17

Antalya’nın Çocuk Kalbi

Antalya’nın ilk sanayi tesislerinden Dokuma Fabrikası’nda bir zamanlar işçi çocuklarının gittiği Kreş Binası, Kepez Belediyesi tarafından dünyanın en güzel Oyuncak Müzesi’ne dönüştü.

Antalya’daki blogger arkadaşlarla Kepez Belediye Başkanı Hakan Tütüncü’nün özel davetiyle Anadolu Oyuncak Müzesi’ni ziyaret ettik. Başkan’ın rehberliğinde 3 saate yakın dolaştık. Tek kelimeyle rüya gibiydi. Büyülendik.

Nihayetinde hepimiz biraz çocuğuz.

Ya da büyük şair Edip Cansever dediği gibi; “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk / Hiçbir yere gitmiyor…”

img_7047

İzlenimlerimi www.fullantalya.com’da okuyabilirsiniz.

Daha güzel bir dünya mümkün elbet!

Antalya’ya EXPO 2016’nın gelmesine tanıklık eden biri olarak, zaman zaman başka dünya kentlerini görünce “kaçan trene” üzülüyorum.

Sevdiğim kent bloğu fullantalya.com’da “Şehirleri Sanatçılar Tasarlamalı” diye bir başlık altında, dünyada sanatçıların yaşadıkları kentlere katkılarından örneklere yer veriliyor ve Antalya’ya atıfta bulunuluyor.

Valencia’da Antalya EXPO’dan çok yıllar önce yapılmış EXPO yapısını görünce derin bir ahh çektim ve keşke dedim bizim EXPO’yu da sanatçılar tasarlasaydı.

ats_9795

Dünyaca ünlü İspanyol Mimar Santiago Calatrava’nın EXPO 1998 Valencia için tasarladığı “Bilim ve Sanat Şehri”ni gezmek rüya gibiydi.

Daha güzel bir dünya mümkün elbet ama bir şartla. Sanatçılar tasarlarsa…

ats_9765

Bilim ve Sanat Şehri’nin üzeri tamamen yöreye özgü “seramik”le kaplı. İrili ufaklı milyonlarca beyaz renkte seramik parçası. Şaka gibi.

ats_9784

Bilim ve Sanat Şehri’ni her yıl onbinlerce turist ziyaret ediyor. Ama turistler gezsin diye yapılmış bir yapı değil. İçerisinde sinemalar, kafeler, müzeler, akvaryum, kütüphane ile kent sakinlerinin de nefes aldıkları 24 saat yaşayan bir alan.

Haziran 2018 itibariyle bizim EXPO alanımızda çıt çıkmıyor.