Daha güzel bir dünya mümkün elbet!

Antalya’ya EXPO 2016’nın gelmesine tanıklık eden biri olarak, zaman zaman başka dünya kentlerini görünce “kaçan trene” üzülüyorum.

Sevdiğim kent bloğu fullantalya.com’da “Şehirleri Sanatçılar Tasarlamalı” diye bir başlık altında, dünyada sanatçıların yaşadıkları kentlere katkılarından örneklere yer veriliyor ve Antalya’ya atıfta bulunuluyor.

Valencia’da Antalya EXPO’dan çok yıllar önce yapılmış EXPO yapısını görünce derin bir ahh çektim ve keşke dedim bizim EXPO’yu da sanatçılar tasarlasaydı.

ats_9795

Dünyaca ünlü İspanyol Mimar Santiago Calatrava’nın EXPO 1998 Valencia için tasarladığı “Bilim ve Sanat Şehri”ni gezmek rüya gibiydi.

Daha güzel bir dünya mümkün elbet ama bir şartla. Sanatçılar tasarlarsa…

ats_9765

Bilim ve Sanat Şehri’nin üzeri tamamen yöreye özgü “seramik”le kaplı. İrili ufaklı milyonlarca beyaz renkte seramik parçası. Şaka gibi.

ats_9784

Lavanta…

Şimdiye dek düşünmediyseniz

Bakmayın içinde ne var,

Küçük bir kitaptır yaşamak

Elinde tutmaya yarar.

Şair Cemal Süreya “böyle diyor “Lavanta” şiirinde.

levander-1

Babam, “Söze bir şiirle başlamak her zaman iyidir” derdi…

Kuyucak, Isparta’ya 50 kilometre uzaklıkta, Burdur Gölü kenarında, Toroslar’ın eteğinde, etrafı lavanta tarlalarıyla çevrili bir köy. Kısa bir süre öncesine kadar sesiz sakin mütevazi bir yerken, bugün “lavanta” sayesinde popüler bir turizm merkezi.

Kıraç ve susuz arazileri yüzünden yıllar önce göç vermeye başlayan Kuyucak Köyü’nün kaderi lavanta ile tersine dönmüş.

levander-8

Haziran  – temmuz aylarında köy ve çevresi mora boyanıyor. Anayoldan Kuyucak yoluna saptığınız andan itibaren, göğsünüze enfes bir lavanta kokusu doluyor, içiniz ferahlıyor.

Hasat zamanı Kuyucak bayram yerine dönüyor. 7’den 70’e herkeste bir sevinç. Başlarda lavantadan taçlar, ellerde lavanta demetleri.

Hemen her evin önündeki küçük tezgahlarda lavanta ile ilgili onlarca hediyelik ürün. Yanı sıra, kurutulmuş çiçekler, aromalı bitkiler ve bahçelerden toplanmış taptaze meyveler.

lavanta-9

Fransa’daki lavanta tarlalarının fotoğraflarına bakıp Kuyucak’a giderseniz hayal kırıklığı yaşamanız normal. Zira Kuyucak yolun çok başında.

Fotoğraf tutkunuysanız Kuyucak’ta malzeme çok. Zaten çoktan en önemli fotosafari merkezleri arasına girmiş durumda. Kuyucak, İstanbul, Ankara ve İzmir’den güneye giden tur firmalarının da uğrak noktaları arasında. Özellikle hafta sonları kalabalık başınızı döndürebilir.

lavanta-8

Mutlaka yapılması gerekenler listesinin başına çay ve dondurmayı yazıyorum. “Lavanta çayı” ve “lavanta dondurması” yemeden kesinlikle dönmeyin.

levander-6

Dip not: Lavanta tarlalarını gezerken arılara dikkat edin.

levander-4

***

Lavanta Kokulu Köy

Lavanta ilk olarak 1975 yılında Gül Tüccarı Zeki KONUR tarafından bir Fransa ziyareti sonrası bölgeye getirilmiş. Öncelikle lavanta üretimi gül bahçelerinin kenarlarında ve evlerin bahçelerinde süs ve hobi amaçlı başlamış ve 90’lı yıllardan sonra ticari olarak üretime geçilmiş. Bugün yaklaşık 3 bin dekarlık alanda Türkiye’deki toplam lavanta üretiminin TÜİK 2013 verilerine göre yüzde 93’ünü karşılıyor. Lavanta, ilaç sanayinden kozmetiğe, gıdadan parfümeri sektörüne kadar pek çok kullanım alanı bulunuyor.

lavanta-1

Kuyucak sokaklarında rastladığım Lavantacı Ulkiye teyze… “İyi çek yabana gitmesin” dedi…

Turistlerin yavaş yavaş farkına vardığı bu köy lavantalarıyla dikkat çekiyor. Sokakları, kerpiç evleri ve kaldırım kenarlarından adeta fışkırırcasına yetişmiş lavanta öbekleri görenleri kendisinden geçiriyor. Bir lavanta cenneti olan köy; doğal güzelliğini, hatta ekonomisinin ciddi bir bölümünü lavantaya borçlu. Öncelikle evlerin bahçelerinde, sokak kenarlarında, gül bahçelerinin kenarlarında hobi olarak başlayan lavanta üretimi, bugün ticari bir üretime dönüşmüş, araziler lavanta ile kaplanmaya ve köy mora boyanmış.

lavanta-2

Lavanta bölgede özellikle haziran ayı içerisinde çiçeklenmeye başlamakta, çiçeklenme kademeli olarak yaklaşık 45-50 gün sürmektedir. Çiçeklenme döneminde köy adeta mora boyanmış bir hal almaktadır. Çiçeklenme döneminde bu görsel şölen özellikle fotoğrafçıların dikkatini çekmektedir. Ağustos ayında ise artık lavanta hasadı başlamaktadır. Bir yandan lavantalar hasat edilmekte, bir yandan hasat edilen lavantaların yağı çıkarılmakta ve tohumu için kurumaya bırakılmaktadır.

lavanta-3

Lavanta Balı: hoş kokusu, tadı ve hafifliği ile diğer ballardan ayrılmakta ve tercih edilmektedir. Lavanta balı; doymuş yağ, kolesterol ve sodyumu düşük olduğundan güzel ve lezzetli bir baldır. İçerdiği aminoasitler, mineraller ve C vitamini açısından zengindir. Kolay kana karıştığı için asimilasyon etki yaparak enerji seviyesini yükseltir. Lavanta balı yumuşaktır, narindir, hassas bir tadı vardır. Romalılarda; “Lavare” temizlemek anlamına gelmekte, lavanta balının da karaciğeri temizleyici etkisi olduğuna inanılmaktaydı.

lavanta-4

Lavanta Çayı: Kurutulmuş ya da taze lavanta kaynamış suya bırakılıp, 3-4 dakika demlenmesini bekledikten sonra içilmektedir. Özellikle lavanta kokulu köyümüzde yetişen lavanta türü ‘Lavandin’ çayı 15’er günlük kür halinde içildiğinde, hepatit B ve karaciğer yağlanmasının önlenmesinde çok faydalı olduğu bildirilmektedir. lavanta-5

Lavanta Yağı: Ağrıyan eklemlere sürüp masaj yapıldığında romatizma ağrılarının giderilmesinde olumlu etki yaptığı belirtilmektedir. Ayrıca kullanılan şampuanın içine yalnızca bir damla eklenmesi saçların bu güzel kokuya sahip olmasını sağlayacaktır. Ayrıca lavantanın sinek kovucu etkisi de bulunmaktadır. Sıcak su içerisine birkaç damla lavanta yağı damlatıp, altından mum yakıldığında etrafa yayılan koku hem rahatlatıcı bir etkiye sahiptir, hem de sinek kovucu etkisi bulunmaktadır. lavanta-7

Lavanta Suyu: Cildi silerek temizlemek amacıyla tonik gibi kullanılmaktadır. Cildi temizlediği, rahatlattığı ve gözeneklerin açılmasında etkili olduğu bildirilmektedir. Ayrıca saçlara canlılık ve parlaklık sağladığı, saç dökülmesinin önlenmesine yardımcı olduğu bildirilmektedir. Ayrıca lavanta suyu çamaşırlara güzel koku vermesi amacıyla ütü suyu olarak da kullanılmaktadır. lavanta-10

Lavanta Sabunu: Lavanta yağından yapılan sabunun cildi besleyici ve canlandırıcı etkisinin olduğu bildirilmektedir.

Lavanta Kurusu: Lavanta kurusu ile hem elbise ve eşyalarınızı güveden koruyabilir, hem de kalıcı kokusu ile kötü kokulardan kurtulabilirsiniz.

levander-3

Lavanta Yastığı: Lavanta yastığı, lavantanın sedatif etkisi nedeniyle özellikle uyku problemi yaşayan kişilere önerilmektedir. Ayrıca bebeklerin rahat uyuyabilmeleri içinde bebek yastığı olarak kullanılmaktadır.

Lavanta Sütü: Süt ineklerine lavantanın hasattan sonra kalan sap kısmı yedirilmekte, böylece doğal yollarla elde edilmiş farklı aromalı bir süt elde edilmektedir. Lavanta sütü farklı bir deneyim yaşamak isteyen kişilere önerilmektedir.

http://www.ispartakulturturizm.gov.tr/TR,163065/lavanta-kokulu-koy.html

 

Saatlerin sırrı, zamanın sesi!

“…İnsanlara saatlerin sırrını anlatabilmek isterdim. O zaman uykudan uyanır gibi dünyaya yeniden gözlerini açarken, kederlerinden kurtulurlar belki, kendi hikayelerini bile anlatabilirler.” diyor Orhan Pamuk.

**

Memleketin tüm saatleri Safranbolu’da toplanmış.

Kimi durmuş, bir olayı hatırlatmak ister gibi, kimi çalışıyor zamana inat.

Kimi süslü, kimi sade, kimi heybetli, kimi mütevazi.

Uyandıran, hatırlatan, buluşturan, sızlatan, ağlatan, kavuşturan, büyük sevinçlere ya da üzüntülere, şiirlere romanlara konu olan saatlere bir de buradan bak.

safran-1

Safranbolu saat kulesini ilk kez Orhan Pamuk’un senaryosunu yazdığı, Ömer Kavur’un çektiği “Gizli Yüz” filminde görmüştüm. Genç bir gazeteciydim, Altın Portakal’ı takip ediyordum. “Gizli Yüz”, en iyi senaryo ödülü kazanmıştı. O dönem “Kara Kitap” hayranı olduğum için – ki aynı hikaye bu kitapta da geçiyor- saat kulesini görmek için yanıp tutuştuğumu hatırlıyorum. Hikayelerin peşinde yıllar geçti.

**

Saat Kulesi’ni görmek 26 yıl sonra nasip oldu.

safran-3

Safranbolu’da, Osmanlı padişahlarından 3. Selim’in sadrazamı İzzet Mehmet Paşa tarafından 1797 yılında,  12 metre yüksekliğinde dörtgen bir kule üzerine yaptırılan saat yaklaşık 2 asırdan fazla bir süredir çalışıyor. O dönemde Londra’dan getirilen tarihi saatin bakımını 74 yaşındaki İsmail Ulukaya yapıyormuş. Saat 7 günde bir kuruluyor.

Sadrazam İzzet Mehmet Paşa’nın “Herkesin evine ve cebine saat hediye edeceğim” diyerek yaptırdığı tarihi saat, Türkiye’de bulunan tek zembereksiz ve kulesine çıkılabilen en eski saat olma özelliğine de sahip.

Kuledeki saatin, saat başlarında o anki saat kadar, yarım saatlerde ise bir kere çalan çanının sesi, 3 kilometre uzaklıktan duyulabiliyor.

İsmail Ulukaya saatin özelliğinin sesinde gizli olduğunu belirtiyor:

“Engebeli olan Safranbolu’da vatandaşlar görerek değil de sesiyle saati anlıyor. Sesi her yere gitsin diye de yüksek yere konulmuş. İzzet Mehmet Paşa, bu saati ‘Sizlerin evinize ve cebinize saat hediye edeceğim.’ diyerek 1797’de armağan ediyor. İzzet Mehmet Paşa neden böyle demiş? Safranbolu iki kısımdan oluşur, ‘kışlık’ ve ‘yazlık’ diye. Tarihi bölge ‘kışlık’ oluyor. Burası arazi olmadığı için çukurda. Kışı evinde geçiren Safranbolulular sesten evinde saat varmış gibi saati biliyor. Halkımız ilkbahar geldiğinde Bağlar kısmına taşınır. Burada herkes bahçededir. Bu defa herkesin cebinde saat varmış gibi sesten saati biliyor. Yani özelliği sesi.”

**

Saatlerle dolu tepeden ağır adımlarla eski şehre inerken, zihnim sakin akan bir nehir gibi. Bu buluşmayı nasıl yazmalı? diye soruyorum kendime. Sevdiğim şair Oruç Aruoba’nın dizeleri yanıtlıyor;

“Herşeyi yazarım da

zamanı yazamam-

o yazar çünkü

beni.

Yazar beni

yavaş yavaş”

tepe

Zamanın Tanığı Saat Kuleleri Parkı

Safranbolu Saat Kulesi’nin hemen yanında, Türkiye’nin çeşitli illerinde bulunan 15 ayrı saat kulesinin orjinaline uygun olarak hazırlanan 1/10 ölçekli maketleri var.

safran-2

Hükümet Konağı

1904-1906 yılları arasında kale olarak adlandırılan tepeye inşa edilen Hükümet Konağı 19 Ocak 1976 yılına kadar hükümet konağı olarak kullanılmış ve bu tarihte çıkan bir yangın sonucunda kullanılamaz hale gelmiş. 2000 yılında Kültür Bakanlığı tarafından başlatılan restorasyon çalışmalarının ardından 2006 yılında Kent Tarihi Müzesi olarak hizmete açılmış.

img_0053

Tayfun Talipoğlu Bamteli Müzesi

1990’lı yıllarda hayatımıza Bam Teli programı ile Anadolu insanının gönlünde taht kuran gazeteci Tayfun Talipoğlu’nun Safranbolular için özel bir yeri var. Bölgenin sorunlarıyla yakından ilgilenen ve gönüllü tanıtım elçisi olan Talipoğlu’nun vefatının ardından, O’nun anısını yaşatmak için adına bir müze oluşturulmuş. Saat Kulesi’nin yanındaki Bamteli Müzesi’nde Talipoğlu’nun programı sırasında gezdiği yerlerde çektiği fotoğraflardan oluşan bir sergi var.

safran-9

safran-8

img_9946 safran-5 safran-6 safran-7

Yazarken yararlandığım kaynak:

http://www.ntv.com.tr/sanat/safranbolunun-220-yillik-saati-yillara-meydan-okuyor,rKjVW3Oxi0Ogx9RbzWJFgQ

Gözünü dört aç ey fani!

Antalya’da gezerken çevrenize biraz dikkatli bakarsanız,  yöreye özgü onlarca endemik bitki ve çiçek göreceksiniz. Zaman zaman sosyal medya hesaplarımdan paylaşıyorum. Siz daha fazlasını keşfetmeye çalışın.

Ne diyor şair;

Pencereden görebildiğin kadar

Göğün kıymetini bil

Kıymetini bil çiçek açmış bademin

Güneşli odanın çamurlu sokağın

Beyazın siyahın yeşilin

Pembenin kıymetini bil…

Güneş yalnız dirileri ısıtır

Güneşin kıymetini bil.*

kumpapatyasi

Bir yerde karşılaşırsanız incitmeyin! Antalya’ya özgü Kum Papatyası.

akyildiz

Elmalı Akyıldızı… Torosların yüksek yaylalarında gözden uzak açıyor. Kıymetini bil.

toros

Toros Cücesi… Adını aldığı dağlar ne kadar heybetliyse, bu güzel de o kadar mütevazi.

dilsizpapatya

Dünyanın tüm kelimelerinden daha güzel, cesur ve mütevazi; Antalya’ya özgü Dilsiz Papatya…

zuhredugmesi

Orada bir çiçek dünyanın tüm çirkinliklerine, kötülüklerine karşı inatla açıyor. Korkuteli’ne has Zühre Düğmesi..

kayagulu

Antalya Kayagülü… Gözünü dört aç ey fani! Görebilirsen ne mutlu sana. Zira sadece temmuz ayında açıyor.

Fotoğraflar ve bilgiler; Dr. İsmail Gökhan Deniz ve Dr. Candan Aykurt ve Antalya Orkidelerini ve Biyolojik Çeşitlililği Koruma Derneği (ATOK) katkılarıyla EXPO 2016 Antalya için hazırlanan “Antalya Endemik ve Nadir Çiçekleri” adlı harika kitaptan.

*şiir Oktay Rıfat

Kaptan Eudemos’un gün misali kısa ömürlü gemisi

Olimpos Antik Kenti’nin denize açılan ağzında “Kaptan Eudemos’un lahti” olarak adlandırılan lahtin üzerinde 10 satırlık Yunanca bir yazıt var…

Yarıya yakın kısmı hazine avcıları tarafından kırılarak yok edilmiş olan yazıtın son dört satırı insanı derinden etkiliyor;

“…Son limana girdi demirledi gemi, çıkmamak üzere

 Çünkü ne rüzgardan ne de gün ışığından medet var artık;

 Işık taşıyan şafağı terk ettikten sonra Kaptan Eudemos,

oraya gömüldü gün misali kısa ömürlü gemisi,

Kırılmış bir dalga gibi…”

***

 

 

 

 

Dipnot:

Olimpos Antik Kenti’ne giriş 18 yaş altı ücretsiz. 18 yaşından büyükler içinse 5 TL. Otomobiller için  otopark ücreti 4 TL. Bu büyülü coğrafyayı görmek için bedava gibi bir şey…

 

Daha fazla fotoğraf için;

http://photoantalya.blogspot.com.tr/2014/05/olimposta-kaptan-eudemosun-gun-misali.html

 

Aranızda Kaplumbağa Terbiyecisi var mı?

Kaplumbağa Terbiyecisi, Türk resim sanatının tartışmasız başyapıtıdır. Herkes en az bir kere, bir yerlerde görmüştür o ünlü resmi. Ve herkes en az bir kere sormuştur “böyle bir meslek var mı?” diye.

“…Bu tablo Osman Hamdi’nin olgunluk dönemine aittir ve esasen -uzun bir yaşam tecrübesiyle- kendisine ve içinde yaşadığı Osmanlı toplumuna dair hissettiklerinin bir özetidir. Müthiş simgeciliğiyle -dönemin baskıcı koşulları sebebiyle buna mecburdur da- kendine ve ülkesine dair çok şey söylemektedir. Bir kere kaplumbağa terbiyeciliği diye bir meslek var mıdır? Osman Hamdi için böyle bir mesleğin gerçekte olup olmamasının hiçbir önemi yoktur. Zira kendisinin ömrü boyunca yaptığı şey de bir nevi kaplumbağa terbiyeciliği değil midir. O, o güne dek Osmanlı topraklarında adı sanı duyulmamış birçok meslekle uğraşmıştır: ressamlık, arkeologluk, müze müdürlüğü, güzel sanatlar akademisi müdürlüğü. Ve bu duyulmamış meslekleri icra ederken güzel sanatlar akademisinin dönemin gericileri tarafından basılmasından, binbir zahmetle gün ışığına çıkardığı eserlerin yabancı ülke görevlilerine hediye olarak verilmeye çalışılmasına kadar nice zorluklarla boğuşmuştur. İşte bunlardır Osman Hamdi’yi yavaşlığıyla ve umursamazlığıyla dünyaya ‘geç’ kalmış ülkesinde bir kaplumbağa terbiyecisi yapan…”

Yolum geçtiğimiz gün tesadüfen Kaplumbağa Terbiyecisi’nin evine düştü.

Sevgili dostlarım Neşe – Hüseyin Şenbil ve eşim Lale’yle Gebze Eskihisar sahilinde gezerken “Osman Hamdi Bey Müzesi” çıktı karşımıza.

Resim tutkumu bildiklerinden, kimse itiraz etmedi ve girdik içeri.

Osman Hamdi’nin evini gezmek ücretsiz.

(Yurt dışında Gustav Klimt, Dali, Mucha  gibi ressamların eserlerini görmek için en az 15 Euro ödemiştim)

Müzenin rehberi Şerife Çelik adlı hanımefendi işini titizlikle yapan biri. Değerli Hereke halılarına basmamamız için bizi sık sık uyardı.

1984 yılında restorasyonu yapılan köşk Osman Hamdi Bey’in çeşitli eserlerinin röprodüksiyonlarından oluşan tablolar, aile fotoğrafları ve kullandığı eşyaların sergilendiği müze haline getirilmiş.

Gönül isterdi ki, resimlerin orijinalleri olsa. Ama bugün her biri milyon lirayı aşan değerde ve koleksiyonerlerin elinde.

Osman Hamdi 26 yıl boyunca yaz aylarını geçirdiği köşkte en ünlü tablolarını çizmiş. 

Giriş katındaki ahşap kapıların tablalarına 1901-1903 yıllarında yaptığı çiçek resimlerinin her biri bir tablo değerinde.

Evin üst katında yapılan canlandırmada Osman Hamdi Bey “Vazo Yerleştiren Kız” tablosunu yaparken görülüyor. Bu resimde eşi Naile Hanım’ı manken olarak kullanmış. Osman Hamdi, yine aralarında Kaplumbağa Terbiyecisi de olmak üzere birçok tablosunda kendisini de resmetmiş.

Evdeki tüm resimlerin röprodüksiyon olduğunu bilmemize rağmen insan yine de bir an önce Kaplumbağa Terbiyecisi’ni görmek istiyor.

Ve resmin karşısına geçince, insanın içini sebepsiz bir hüzün kaplıyor.

Yazının başındaki yorum “Huysuzakademik” adlı blog yazarına ait. İlginç bulduğum için paylaşmak istedim.

Çünkü Kaplumbağa Terbiyecisi’nin sırrına erince insan sormadan edemiyor; “Günümüzün kaplumbağa terbiyecileri kimler acaba?”

 Evde beni en çok etkileyen detaylardan biri, banyosundaki çiçeklerle süslü küçük kurna oldu…

Müzenin hemen arkasında bulunan köşke ait koru asırlık ağaçları ile huzur veren bir yer.

 

 

 

Osman Hamdi Bey’in resim yaparken kullandığı palet.

 

Müzenin önünde balıkçılar ve tekneleri var.

Yazarken yararlandığım kaynaklar;

Kaplumbağa Terbiyecisi (Osman Hamdi Bey’in Romanı) Emre Caner / Kapı Yayınları

http://www.istanbularkeoloji.gov.tr/osman_hamdi_bey

http://huysuzakademik.blogspot.com/2012/03/ne-okudum-emre-caner-kaplumbaga.html

 

Nazım…

Ölmekten, oğlum korkmuyorum,

ama ne de olsa

iş arasında bazen

irkilip ansızın,

 

yahut yalnızlığında uyku öncesinin

günleri saymak biraz zor.

 

Dünyada doymak olmuyor, Memet,

doymak olmuyor…

 

Dünyada kiracı gibi değil,

yazlığa gelmiş gibi de değil,

yaşa dünyada babanın eviymiş gibi…

Tohuma, toprağa, denize inan.

İnsana hepsinden önce.

 

Bulutu, makineyi, kitabi sev,

insanı hepsinden önce.

 

Kuruyan dalın

sönen yıldızın

sakat hayvanın

duy kederini,

hepsinden önce de insanın.

 

Sevindirsin seni cümlesi nimetlerin

sevindirsin seni karanlık ve aydınlık,

sevindirsin seni dört mevsim.

ama hepsinden önce insan sevindirsin seni.

Memet,

memleketler içinde bir şirin memlekettir

Türkiye,

bizim memleket,

insanı da,

su katılmamışı,

çalışkandır, ağırbaşlı, yiğittir,

ama dehşetli fakir.

………….

……………

Memet,

ben dilimden, türkülerimden,

tuzumdan, ekmeğimden uzakta,

anana hasret, sana hasret,

yoldaşlarıma, halkıma hasret öleceğim,

ama sürgünde değil,

gurbet ellerde değil,

 

öleceğim rüyalarımın memleketinde,

beyaz şehrinde en güzel günlerimin.

…………………..

Nazım Hikmet’in oğluna yazdığı “Memede Son Mektubumdur” şiirini okurken Moskova Novodeviçi Mezarlığı’na ince ince kar yağıyordu. Nazım’ın başucunda son günlerini birlikte geçirdiği eşi Vera Tulyakova yatıyordu.

Memleketinden binlerce kilometrelerce uzakta, memleket hasretiyle ölen şairin ayak ucundaydık. Oğullarım Ege – Efe, eşim, annem ve dostlarımız.

***

Abidin Dino’nun tasarladığı mezar taşının önünde, bembeyaz karların üzerinde yeni açmış gibi duran rengarenk taptaze çiçekler.

Bir ziyaretçi “Biz bir aileyiz” yazan Fenerbahçe atkısı bırakmış.

“Birazcık İstanbul” yazılı memleketten getirilmiş bir kavanoz toprak!

***

Keşke babam da olsaydı. Ne güzel şiir okurdu şimdi. Belki de gizlice bizi seyrediyordur kim bilir!

***

Pek çok ünlü sanatçı ve Rus devlet adamlarının mezarlarının bulunduğu mezarlık, açık hava müzesini andırıyor. Nazım mezarlıkta yalnız değil. Gogol, Çehov, Mayakovski gibi edebiyatçıların yanı sıra ünlü besteci Çaykovski’nin mezarı da burada.

Bir çok tanınmış politikacı ve generalin de mezarı var.

Kadere bak… Guns N’ Roses şarkısı gibi!

Şairlerle, askerlerin aynı mezarlıkta buluşması.

***

Bazı anlar vardır! insanın yüreğine ve zihnine kazınır, hiç çıkmaz. Oğullarımla, ailemle yaptığım bu ziyareti yaşamın bana sunduğu en büyük ödüllerden biri olarak yüreğimde, zihnimde hep saklayacağım.

 

Kaş’ım gözüm!

Antalya’nın Kaş İlçesi, renkli sokakları, denizi, yosun kokulu meydanı ve komşuları ile kendine has bir tatil beldesidir. Bir kere gittiniz mi müptelası olusunuz.

Kaş üzerine ne yazılsa eksik, ne söylense yarım…

Akdeniz’in tüm mavilerini toplasanız, Kaş mavisini bulamazsınız,

Akdeniz’in tüm yeşillerini toplasanız, Kaş yeşilini,

Akdeniz’in tüm denizlerini, yosunlarını toplasanız, Kaş’ın kokusunu bulamazsınız.

Bir sevgiliyi bırakır gibi bırakırsınız Kaş’ı ardınızda…

Bir sonraki buluşmanın hasretini çekersiniz.

Bir sevgiliyi özler gibi özlersiniz.

Böyle bir sızıya hazır mı kalbiniz?

 

 

 

 

 

Kavaklarını övmekten, Kuru kuruya sevmekten, Ne çıkar ki memleketim

Antalya’dan Kaş’a, sahilden değil de eskilerin tabiriyle “yayla yolu”ndan gittiniz mi hiç? Doğası, insanları, kültürü ile müthiş bir zenginlik. Masal gibi bir coğrafya…

Şahsen yolum ne zaman Elmalı tarafına düşse heyecanlanıyorum.

Erenlerin diyarında yolculuk ederken her taş, her yaprak ayrı bir hikaye anlatıyor.

 

Beni her seferinde etkilemiştir;

Yol kenarındaki ihtiyarların ve çocukların bakışlarındaki samimiyet… Sedir ağaçları, Abdal Musa, Kıbrıs Çayı Tabiat Koruma Ormanı, Gömbe, Uçansu, Yeşilgöl, Akçay’a girerken yolun iki tarafında yolcuları selamlayan asırlık kavak ağaçları ve meyvesini cömertçe sunan elma bahçeleri…

 

***

Şiir seviyorsanız size çok özel bir yer tarif edeceğim. Mümkünse sonbaharda gidin.

Akçay’ın girişinde “Giledos Kavakları Şiir ve Dinlence Parkı”yla karşılaşacaksınız. Dev çınar ağaçlarının gölgelendiği park hem bedeninizi hem ruhunuzu dinlendirmeniz için… Türkiye’de bir eşi yok..

Kavaklar siz oturup dinlenirken; Nazım Hikmet’in “Kavak”, Pir Sultan’ın “Dönen Dönsün Ben Dönmezem Yolumdan”, Yunus Emre’nin “Geldi Geçti Ömrüm Benim”, Mevlana’nın “Sevgide Güneş Gibi Ol”, Ataol Behramoğlu’nun “Ozan  Gibi”, Kazak Abdal’ın “Eşeği Saldım Çayıra”, Karacaoğlan’ın “İncecikten Bir Kar Yağar” ve Metin Demirtaş’ın “Akçaylı Elmacıların Türküsü” nü fısıldıyor.

 

Öyle sevdim ki bu parkı, Büyük Ozan Nazım Hikmet’in “Kavak” şiirinden iki dize hala dilimde;

Kavaklarını övmekten
Kuru kuruya sevmekten
Ne çıkar ki memleketim

Kara toprağa eğilip
Yüzümün terini silip
Bir tek kavak dikemedim.

 

Bu çok özel park; Akçay doğumlu Şair Metin Demirtaş’ın  emekleri ve Antalya İl Özel İdare Müdürlüğü, Elmalı Kaymakamlığı, Köylere Hizmet Götürme Birliği ve Akçay Belediyesi katkılarıyla yapılmış.

Yolunuz Akçay’a düşerse mutlaka ama mutlaka durup nefes alın…

 

Dijital belleğime aldığım ve ıskaladığım bi dolu şey!

Dünyada gezilecek görülecek paylaşılacak bi dolu şey var. Maalesef fotoğraf çekme telaşıyla bir çok güzelliği yaşamıyor, dijital belleklerimize hapsediyoruz.

Her şeyi çekip, Sosyal medyada bir an önce paylaşıp,  ben de oradaydım deme telaşı yüzünden bir çok şeyi ıskalıyoruz.

Benim de dijital belleğime aldığım ve ıskaladığım bir dolu şey var. İşte bunlardan bazıları;


İtalya’nın Torino Kenti’nde Fiat Abarth Otomobil Fabrikası var. İçinde otobüsle dolaşıyorsunuz o kadar büyük. “Fiat’ta çalışmıyorsanız muhtemelen işsizsiniz” diyorlar.

Ferrari ve Formula1 tutkunları için ilginç bir yer. Bence ehh işte!

Fiat kurucusu Abarth günde 12 elma yermiş. Neden? Yarış otomobillerine sığabilmek için.


Nice LeMeridien Hotel. Asansör kapısında sanat yapmışlar. İlham verici.

Dünyanın koku merkezi Grasse.. Nice yakınlarında.. Fransızların “Parfümleri Isparta Gülü’nün yağından hazırlıyoruz” diyerek hava atması trajik.

Konyaaltı Sahili daha güzel(!) elbette… Nice sahilinde de avanta sandalye, şemsiye vs var. Ama bakınız bir de ne var. Sahile inen merdivenin başına ünlü ressam Jean Klissak’ın bir tablosunu koymuşlar. Niye acaba? Küçük fikir büyük şehir…

Cannes sahilinde bir Antalyalı mavi sandalyeye oturmuş düşünüyor. Balık mı olsam, deniz mi yoksa!

Fransa-İtalya arasında bir yerde kırmızı bir ev. Dünyada tüm aşırılıkların sonuna düşülmüş kırmızı bir nokta. Bir mesaj gibi, bir uyarı gibi, aşk gibi, şaşırtan, çarpan… ya da ben fazla abartıyorum. Sıradan kırmızı bir ev işte.

St.Paul de Vence… Fransa’da kayalar üzerinde bir ortaçağ kasabası… Picasso ve Matisse’ye ilham kaynağı olan bir yer. Şimdi kültür turizminin önemli uğrak yeri. Her yer galeri, her köşe sanatçı… Büyüleyici.