Sedir Ağacı

Toroslar’ın zirvelerinde ne zaman bir Sedir ağacı görsem, mutlu oluyorum. Çünkü onlar binlerce yıllık kadim uygarlıkların kültür değerlerini, hayallerini ve inançlarını günümüze taşıyorlar. Sediri gördüğünüzde, önce bir seyredin uzaktan o güzel endamını, sonra dokunun ona, eğer katranı sızmışsa dışarıya mis gibi kokusunu çekin içinize. Hititlerin de dediği gibi “sedir ağacının tatlı kokusunu duyun.”

Sedir ağacı, bilimsel adını aldığı, bayrağına da nakşedildiği Lübnan’ın dağlarında hemen hemen hiç kalmadı. Ne şanslıyız ki Toros Dağlarında, memleketim Elmalı’da sedir ormanları tüm haşmetiyle varlığını sürdürüyor.

Elmalı – Kaş – Finike tarafından nazar değmesin harika sedir ormanları var. Antalya’dan Kaş – Kalkan – Fethiye tarafına sahilden değil de yayladan yolculuk ederseniz şayet bu çok özel ağaçları görebilirsiniz. Zaten rakım yükseldikçe ve zirvelere doğru tırmandıkça, çam ağaçlarının yerini sedir ağaçlarının aldığını hemen fark edeceksiniz.

Ve iri gövdeleriyle yüzlerce yıldır varlığını sürdüren bazı “baba katran”ların, çok eski çağlardan beri bu ormanları mesken tutmuş efsanelerini kulağınıza fısıldadığını duyacaksınız.

orhan444

Okuduğum bir kaynakta çok ilginç bilgilere rastladım.

“Kutsal kitaplarda sedir ağacı, büyüklüğün, kuvvetin, şan ve şerefin, kraliyetin, maneviyatın, şiddetin, takdirin, zenginliğin, yayılış kudretinin sembolü olarak kabul edilmiştir.

Ağacın cins adı olan Cedrus’un kökeni Arapça’da “güç ve kuvvet” anlamına gelen “kedroum” ya da “kedre” ile kozalaklı ağaç anlamındaki “kedros” sözcükleridir. Günümüzde kullanılan “kudret” kelimesinin de aynı kökten geldiği görülmektedir. Anadolu’da halen kullanılan “Dağların kadısı katrandır” sözüyle sedir ağacı kudretli, yargılayıcı ve takdir edici konumdaki erkeksi bir güçle özdeşleştirilmektedir. Hititler döneminden beri Sedir ağacı erkek tanrılarla özdeşleşir. Sedir ağacının kudretli erkek tanrılarla özdeşleşmesinin nedeni çok açıktır: Toros Sediri 1000 yıl kadar yaşayabilir, 40 metre boya 2 metre çapa ulaşabilir. Anadolu’da anıt ormanlar da oluşturan anıt ağaçlardan biridir. 1200-2000 metre yüksekliklerde yetişir. Çok kar yağan alanları seven bir ağaçtır. 1000 yıl yaşayabiliyorlarsa onlarda mutlaka tanrısal bir güç olmalıdır diye düşünmüş olmalıdır Anadolu insanı.

Hititler zamanında Toros Sediri (Cedrus libani) dinsel törenlerde tütsü olarak kullanılırdı. Hititler, tanrıları kaybolduğunda evlerinin önündeki yolda güzel kokulu bitkileri yakarak tanrıyı cezbetmeye çalışırlardı. Kral Murşili, kaybolan Bereket Tanrısı Telepinu’yu geri getirmek için (kıtlığı önlemek için) yaptığı duada “..Sedir ağacının tatlı kokusunu duy, evine, toprağına geri dön…bunlar seni getirsin…” demektedir.

Hititler ayrıca sedir ağacından elde ettikleri sakızı şarap ile karıştırırlar, şaraplarını sedir kokulu içerlerdi.

Antik çağlarda Toros sediri gemi yapımında da kullanılan çok makbul bir ağaçtı. Sedir eski Mısır’da saraylar, tapınaklar, lüks binalar, binaların kapı ve pencerelerinin yapımında, içinin süslenmesi ve döşemesinde ve mobilya yapımında kullanılmıştır. Firavunlarla yüksek düzeydeki devlet adamlarının tabutları sedirden yapılmıştır.

Mısır firavununa yazılan bir mektupta, ağacın yaşadığı yer hakkında “orası göğü tırmalayan.. sedirlerle kaplıdır” denilerek Toros Dağları tanımlanmaktadır.

Altay Türkleri için Sedir ağacı tanrıya dua edilecek yerdir. Sedir ağacı antik çağın yedi harikasından biri olan Efes Artemis Tapınağı ile Gordion Kral Mezarları yapımları gibi pek çok alanda kullanılmıştır.

Sümerlerin Gılgamış destanında da geçen bir ağaçtır sedir.

Tevrat’ta; Hz. Adem’in ölümünden hemen önce tanrıdan merhamet yağını dilediği ve bunun için de oğlu Şit’i görevlendirdiği, Şit’in cennet bahçelerindeki iyilik ve kötülük ağacından üç tohum aldığı ve babasının ağzına koyduğu, Adem gömüldükten sonra tohumların yeşererek zeytin, sedir ve selvi ağacına dönüştüğü belirtilmektedir.

kaynak:

https://bilimvegelecek.com.tr/index.php/2011/04/01/erkek-tanrilarin-agaci-sedir/

Gerçek Saçlı Bebek!

Biz yetişkinler bir oyuncak gördüğümüzde genellikle çocukluk anılarımız canlanır, eski günleri anımsar tebessüm ederiz, biraz hüzünlensek de mutlu oluruz. Bu sefer öyle olmadı!

Antalya’da kentin ilk sanayi tesislerinden Dokuma Fabrikası yıllarca atıl vaziyette metruk bir halde durduktan sonra 2017’de Kepez Belediyesi tarafından “Dokumapark”a dönüştürüldü. Fabrikanın en özel bölümlerinden olan Fabrika Kreşi ise artık “Anadolu Oyuncak Müzesi”. Fabrika çalışanlarının çocuklarının seslerinin çınladığı kreş, oyuncak müzesi oldu. Çok anlamlı ve güzel değil mi?

İşte bu müzede antik çağdan günümüze binlerce oyuncak var. Hepsi birbirinden özel, değerli, anılarla süslü. Antalya’daki blog yazarlarıyla beraber Kepez Belediye Başkanı Hakan Tütüncü ve Müze Müdürü Emrah Ünlüsoy ile müzeyi gezme fırsatım oldu.

Zaman zaman eğlendik, güldük zaman zaman hüzünlendik. Dünyanın ve Türkiye’nin bir çok yerinden toplanmış 20 bine yakın oyuncak sergileniyor. Müzedeki her oyuncağın ayrı bir hikayesi var.

Küratörlüğünü ünlü arkeolog Nevzat Çevik’in yaptığı Anadolu Oyuncak Müzesi dünyadaki benzerlerinden çok farklı. Müzedeki oyuncakların hepsi kullanılmış oyuncaklar.

170 yaşında bir oyuncak at. Osmanlı şehzadelerinin oynadığı atın bir benzeri. İki dünya savaşı gören bu at, Almanya Bavyera dağlarında bulunmuş ve müzeye kazandırılmış.
170 yaşında bir oyuncak at. Osmanlı şehzadelerinin oynadığı atın bir benzeri. İki dünya savaşı gören bu at, Almanya Bavyera dağlarında bulunmuş ve müzeye kazandırılmış.

Anadolu’nun derin geçmişindeki farklı kültürlerden gelen oyuncaklar yanında geleneksel geçmişimize ait yerel oyuncaklar müzeyi dünyadaki benzerlerinden farklı ve benzersiz kılıyor. Dünyadaki benzerlerinde bulunmayan bu özgünlük aynı zamanda mimari, iç mimari ve teşhir tanzim konusunda da kendini gösteriyor. Özenle hazırlanmış müze bahçesi, atölyeleri ve çevre düzenlemesi de adeta bir müze gibi kurgulanmış. 15 salonda 15 ayrı tema ve 15 farklı düzenleme söz konusu.

Anadolu Oyuncak Müzesi sadece çocuklar için değil, her yaş ve kültür grubundan insana hitap eden koleksiyonlar ve düzenlemeler içeriyor.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında ait bir ilkokul sınıfı. O kadar canlı ki, bir an okul yıllarına gidiyorsunuz. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Okuma fişlerinin bir kısmı Ağrı’nın dağ köylerinden getirilmiş.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında ait bir ilkokul sınıfı. O kadar canlı ki, bir an okul yıllarına gidiyorsunuz. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Okuma fişlerinin bir kısmı Ağrı’nın dağ köylerinden getirilmiş.

Dünyanın her yanından oynanan oyuncaklardan örnekler çokça varsa da, ağırlığı geleneksel geçmişimizden gelen yerel oyuncaklardan oluşuyor. Müzede her yaştan çocuklar için masum bir tebessüm dünyası yaratılmış.

Belediye Başkanı Hakan Tütüncü, “Oyuncaklar oyuncağın ötesinde bir anlam ifade ederler” diyor ve ekliyor; “Bir ülkenin geleceği çocukların hayallerinde gizlidir. Politikacıların vaatlerinde değil.”

Gerçek saçlı bebek Auschwitz Toplama Kampı. Almanya - 1941
Gerçek saçlı bebek
Auschwitz Toplama Kampı.
Almanya – 1941

Müzeyi gezerken Başkan Tütüncü bir kız bebek önünde durup eliyle işaret etti: “Bu bebek gerçek saçlı.”

İlk bakışta anlayamadık.

Müze Müdürü Emrah Ünlüsoy açıkladı;

“İkinci Dünya Savaşı döneminde Almanya’daki en büyük toplama kampı ‘Auschwitz’e esir olarak getirilen Yahudi kız çocuğunun kesilen saçlarının dikildiği 78 yıllık bu bez bebeği tesadüfen Almanya’da bir kolleksiyonerde gördük. Müzemizin özelliğini anlatınca ve ısrarcı olunca bize vermeyi kabul etti.

Müzemizin en kıymetli eserlerinden biri. Nazi Almanya’sında ‘Auschwitz’ toplama kampında günde ortalama bin Yahudi katlediliyordu. O tarihlerde kız çocukları katledilmeden önce saçları kesilip, o saçlarla zengin Alman çocuklarına bebek yapılırdı.”

Ünlüsoy, kayıp çocuklarına ve yakınlarına ulaşmak isteyen bir Yahudi aileye DNA testi için özel izinle bebeğin saçından birkaç tel verdiklerini anlatırken, içimiz burkuluyor, gözlerimiz nemleniyor.

O sırada müzenin duvarlarına yazılmış Şair Edip Cansever’in sözleri yüzümüze çarpıyor;

“Gökyüzü gibi birşey bu çocukluk / Hiçbir yere girmiyor.”

Kentte ne hikayeler gizli. Keşfetmek lazım.

2201222

Turgut Özal’ın Mektubu

Oyuncak Müzesi’nin dikkat çeken eserlerden biri de merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 16 Ekim 1984 tarihinde Anavatan Partisi yeni genel merkezinin açılışı dolayısıyla yazdığı anı yazısı. Özal’ın altını çizerek işaret ettiği “Özel Önem Vermemiz Gereken: Gençler ve Çocuklar” vurgusu ziyaretçilerin dikkatini çekiyor. Özal’ın Gürel Oyuncakları Atölyesi’ni ziyaret ederken bir fotoğrafı da müze de sergileniyor.

333333

Gepetto Usta’nın Marangozhanesi

Antalya Pamuklu Dokuma Fabrikası’nın Marangoz Atölyesi için 1962’de Almanya’da yapılmış ve 40 yıl kullanılmış olan orijinal marangoz tezgahı ve malzemeleri, Oyuncak Müzesi’nde Pinokyo’nun yaratıcısı Gepetto Usta’nın atölyesinde sergileniyor.

Başkan Hakan Tütüncü’nün objektifinden Sirkeci Garı’nın fotoğrafı müzenin duvarını süslüyor.
Başkan Hakan Tütüncü’nün objektifinden Sirkeci Garı’nın fotoğrafı müzenin duvarını süslüyor.

Delik Deniz

Memleketin her yeri ayrı bir zenginlik… Keşfet keşfet bitmiyor. Hafta sonu yolumuz bu kez son günlerin popüler yerlerinden Gazipaşa yakınlarındaki Delik Deniz’e düştü.

Tuhaf bir ismi var ama Antalya bölgesindeki en çarpıcı noktalardan biri. Yöre halkı Delikli Deniz’de diyor, Kral Koyu’da.

“Doğa harikası” tanımının hakkını veren bir yer.

Gazipaşa – Mersin karayolunun 23. kilometresinde Muz Kenti geçtikten hemen sonra, Güneyköy’e gelmeden “Antiochia Ad Cragum” antik kenti tabelasını takip etmeniz yeterli.

d2

Yarı asfalt, yarı toprak yol sizi koya götürüyor. Bir yanınız muz bahçeleri bir yanınız çam ormanı ve deniz, 3-4 km araçla yol aldıktan sonra kalenin eteğinde aracınızı bırakıp yaklaşık 500 metre kadar yokuş aşağı yürümeniz gerekiyor. Bisiklet ya da motosikletiniz varsa bu mesafe kısalabilir.

İtiraf edeyim yaz sıcağında epey zahmetli. İlkbahar ya da sonbahar da gitmek daha keyifli olabilir.

Kral Koyu’na iniş zor, bu güzelliği içinize çektikten sonra çıkış çok daha zor. Ama manzara tüm bu zorluklara değer.

Hafta sonları çok kalabalık. Tatlı su, duş, wc vs. yok. Zaten olmasın. Bırakalım olduğu gibi doğal kalsın. Bir de lütfen çöplerinizi yanınızda götürmeyi unutmayın.

d3

Arkeoloji Haberciliği ve Terazinin Adaleti!

Eski Mısır’da terazide sadece mal tartmıyorlardı; insanların günahları da terazi de tartılıyordu. Terazinin bir kefesine ölünün yüreği, diğer kefesine Ma’at’ın devekuşu tüyü konurdu: yürek vicdanı, tüy ise adaleti sembolize ederdi. Terazi dengede kalırsa veya yürek tüyden daha hafifse günahsız ve kötülüklerden arınmış olduğuna inanılırdı. Ağır gelen yürek, günahın fazla olduğuna işaret eder ve orada hazır bulunan Ammit canavarı tarafından yenirdi.*

Bu terazi hikayesini Koç Üniversitesi Suna & İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Merkezi’ne bağlı (AKMED), Antalya Kaleiçi Müzesi’nde açılan “Pazarın Cazibesi: Tarih Boyunca Akdeniz Dünyasında Alışveriş” adlı sergide okudum.

Arkeoloji Haberciliği Atölyesi

Hafta sonu Antalya’da bir avuç meraklı gazeteci Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü’nün yönetimindeki SARAT Projesi (Safeguarding Archaeological Assets of Turkey – Türkiye’nin Arkeolojik Varlıklarının Korunması) projesi kapsamında AKMED’de düzenlenen Arkeoloji Haberciliği Atölyesi’ne katıldık.

1

Etkinliğin açılışında Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü (BIAA) Proje Koordinatörü Gül Pulhan’dan “SARAT Projesi ve Arkeoloji Haberciliği Atölyesi’nin Amacı”, Projenin medya sorumlusu Nur Banu Kocaaslan’dan ise Arkeoloji Hakkında Haber Yazmak: Nelere Dikkat Etmeli, Nereden Başlamalı” hakkında bir sunum dinledik. Geçmişte basında yer alan spekülatif arkeolojik haber örneklerinin eşliğinde keyifli ve öğretici bir sunumdu. Bizler de deneyimlerimizi ve önerilerimizi paylaştık.

Türkiye’de gazeteciler için her alanda olduğu gibi arkeoloji konusunda da doğru bilgiye ulaşmada sıkıntı var. Aslında bu haberlerin oluşmasında öncelikle kulaktan dolma bilgilerin, ardından deneyimsiz editörlerin rolü büyük. SARAT Projesi sayesinde belki bu bilgi kirliliğinin ve spekülatif haberlerin bir nebze önüne geçilebilir.

Türkiye’de arkeolojiyle ilgili herkesin bir fikri var!

SARAT Projesi kapsamında; arkeolojik miras bakımından zengin bir ülkede yaşayan toplumun arkeolojiyle ne ölçüde, hangi yaklaşımlar, hangi değerlerle bağ kurduğunun anlaşılması için Türkiye’de ilk kez tüm ülkeyi kapsayan yüz yüze bir kamuoyu araştırması yapıldı. Bu aynı zamanda toplumun arkeolojiyle ilişkisi üzerine Türkiye çapında yapılmış ilk kamuoyu araştırması.

Gül Pulhan, atölyede, 3 bin 601 kişi ile yüz yüze görüşerek gerçekleştirilen kamuoyu araştırmasının sonuçlarını paylaştı. Özetle; “Türkiye’de arkeoloji ile ilgili hemen herkesin bir fikri var. Bilgi seviyesi düşük ama herkesin bilgisi var.”

7

En çok ilgimi çeken bölümler şöyle;

Ankette ‘yakın çevrenizden define bulan birileri oldu mu?’ diye sorulunca, katılanların sadece yüzde 7’si evet demiş. Bununla birlikte her 4 kişiden 3’ü kaçak kazı yapıldığını görünce polis ya da jandarmayı arayacağını söylüyor. Hiçbir şey yapmayacağını söyleyenlerin oranı ise yüzde 12.

Türkiye genelinde arkeolojik kalıntılar en çok manevi değerleriyle benimseniyor. Görüşülenlerin tercihlerine/cevaplarına göre arkeolojik kalıntılara yüzde 60 manevi, yüzde 50 sanatsal, yüzde 47 bilimsel ve yüzde 32 ekonomik değer veriliyor.

Ankete katılanların yüzde 56’sı e-devlet üzerinden soy ağacına baktığını belirtmiş. Soy ağacına bakanlar en çok 18 – 32 yaş arasındaki gençler.

 ‘Bugünkü Türkiye’yi hangi uygarlık meydana getirmiştir?’ sorusuna, sunulan seçenekler arasında, en çok “binlerce yıldır yaşamış tüm medeniyetler” yanıtı verilmiş. Görüşülenlerin yüzde 46’sı ‘binlerce yıldır yaşamış tüm medeniyetler’, yüzde 28’i ‘Selçuklu ve Osmanlılar’, yüzde 16’sı ‘Türkler’ ve yüzde 10’u ‘Müslümanlar’ yanıtını vermiş.

Her 10 kişiden 9’u “tarihi eserlere zarar verenler cezalandırılmalıdır” diyor. Ayrıca tüm hayat tarzlarının bu konuda hemfikir olması da dikkat çekici. Her 5 kişiden 4’ü Türkiye’nin arkeolojik varlıklarının okullarda okutulması gerektiğini düşünüyor.

Her 100 kişiden 48’i arkeolojik bir yeri ziyarete etmişken, bu oran ev kadınlarında yüzde 29’a düşüyor. En çok ziyaret eden gruplar ise öğrenciler ve üst düzey çalışanlar.

arkeo

Çukur’da bir arkeolog karakteri!

Arkeologlar, arkeoloji ile defineciliğin eş tutulmasından dertli. Haksız da değiller. Anket sonuçlarına göre; Türk insanı yaşamın pek çok başka alanında olduğu gibi arkeoloji ile ilgili bilgiye de en çok medyadan özellikle televizyondan ulaşıyor.

Televizyonun etkisi düşünüldüğünde; “Popüler bir dizinin içine yakışıklı bir arkeolog yerleştirilse, mesela Çukur’un içine…” bu algının değişmesine olumlu bir etkisi olabilir mi acaba? diye düşünmeden edemiyor insan. Arkeologların aslında bilim insanları olduğu, define aramadıkları, definecilerle karıştırılmamaları gerektiği doğru anlatılabilir mi?

Aklıma Gazeteci Ahmet Yeşiltepe ve Arkeolog Prof.Dr. Nevzat Çevik’in Demre Myra kazılarını işledikleri “Tarih Avcıları” belgeseli geliyor. Topluma arkeologların nasıl çalıştığını anlatan güzel bir çalışmaydı. Belki bu tip yayınların sayısı artmalı.

Ankette beni şaşırtan en çarpıcı sonuçlardan biri; Antalya’daki çalışmalarda ankete katılan Antalyalılar’ın yüzde 47’sinin Aspendos’u bilmiyor olmasıydı… Hemen hatırlatayım, 2019 yılı Valilik tarafından Antalya’da “Aspendos Yılı” olarak ilan edildi. Geçen yıl “Perge Yılı”ydı. Özellikle Antalya Tanıtım Vakfı tarafından yöre halkına, ilk ve orta öğretim seviyesindeki çocuklara ve Antalya kamuoyuna Perge’yi tanıtan güzel etkinlikler yapıldı. Darısı Aspendos’un başına diyelim. Yılın yarısı bitmek üzere ama sosyal medyadaki #AspendosYılı etiketleri dışında henüz hiçbir aktivite yok.

6

“Tarih Boyunca Alışveriş” Sergisi

Atölye çalışmaları kapsamında Koç Üniversitesi Suna & İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Merkezi (AKMED) içinde açılan  “Pazarın Cazibesi: Tarih Boyunca Akdeniz Dünyasında Alışveriş” adlı sergiyi gezdik.

Antalya Kaleiçi Müzesi’nin bulunduğu bina geçmişte Aya Yorgi Kilisesi iken bugün modern bir müzeye dönüşmüş durumda. Serginin küratörü ve AKMED Direktörü Prof. Dr. Oğuz Tekin, nümismatik alanında Türkiye’nin önde gelen bilim insanlarından.

Firavunlar dönemi Mısır’ından başlayan serginin Mezapotamya Uygarlıkları, Persler, Klasik ve Helenistik Çağ, Eski Yunan Şehir Devletleri, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine uzandığını anlatan Oğuz Tekin, “Bu sergide ticaret değil, günlük alışveriş işleniyor” diye vurguladı.

Ve AKMED’in restorasyonla kiliseden harika bir müzeye dönüşen mistik yapısı içinde; bizi uygarlık tarihinin en eski sikkeleri ve terazi ağırlıklarının hikayeleriyle baş başa bıraktı.

akmed1-1
ESKİ MISIR’DA VİCDAN TARTILIYORDU!  Mal tartmada kullanılan terazilerin en erken örneklerine Mısır uygarlığında rastlamaktayız. Ancak Mısırlılar terazide sadece mal tartmıyorlardı; insanların günahları da terazi de tartılıyordu. Nitekim ölüm ve cenazeye ilişkin resimli kayıtlardan oluşan Ölüler Kitabı’nda teraziler sıklıkla resmedilmiştir. Terazinin bir kefesine ölünün yüreği, diğer kefesine Ma’at’ın devekuşu tüyü konurdu: yürek vicdanı, tüy ise adaleti sembolize ederdi. Terazi dengede kalırsa veya yürek tüyden daha hafifse günahsız ve kötülüklerden arınmış olduğuna inanılırdı. Ağır gelen yürek, günahın fazla olduğuna işaret eder ve orada hazır bulunan Ammit canavarı tarafından yenirdi.

LYDİA KRALLIĞI VE SİKKENİN İCADI

MÖ 7. Yüzyılın sonlarına yaklaşılırken Lydialılar devrim niteliğinde bir buluşa imza atıp sikkeyi icat ettiler. Lydia Krallığı’nın başkenti Sardeis (bugün Sart, Salihli) kentinin içinden geçip giden Paktalos Çayı (Sart Çayı) kaynağı Thomolos Dağı (Bozdağ) idi. Paktalos Çayı kaynağından aldığı altın ve gümüş alaşımı bir metal olan elektron zerreciklerini sularda sürükleyerek Sardeis’e kadar getiriyordu. Irmaklardaki bu maden zenginliğinin farkında olan Lydialılar, daha sonra “Altın Post” efsanesinin doğmasına da neden olacak bir uygulamayla koyun postlarını ırmakların sularına daldırarak postun aralarına sıkışan elektron zerreciklerini topluyorlardı. Bu elektron zerrecikleri daha sonra rafineride işleme tabi tutuluyor ve sikke metaline dönüştürülüyordu. Lydia Krallığı’nın ilk sikkeleri muhmetelen Kral Alyattes (MÖ yak. 591 – 561) zamanında elektrondan basıldı. Yapılan analizler Lydialıların sikkelerini doğal elektrondan basmadıklarını, elektron alaşımına müdahale ederek altın oranının düşürdüklerini, gümüş oranını ise arttırdıklarını göstermiştir. Kroisos (MÖ yak. 561 – 546) döneminde ise elektron sikke darbı terkedilmiş hem altın hem de gümüşten sikkeler basılmıştır.

2

AGORADA ALIŞVERİŞ VE DÖVİZ BÜROLARI

Antikçağ’da agoraya alışveriş için daha ziyade erkekler, köleler veya yaşlı kadınlar giderdi; zenginlerin veya genç kadınların gitmesi pek hoş karşılanmazdı.

Antikçağ’da da günümüzdekine benzeyen döviz büroları varmış?

Sergide bununla ilgili şöyle bir bilgi yer alıyor; Agoların bir köşesinde ya da çevresinde bir yerde, yabancı sikkeleri, o kentin sikkeleriyle değiştiren günümüzün döviz bürolarına benzeyen dükkanlar da vardı. Başka bir kenttten gelen birinin elinde altın veya gümüş gibi değerli ketalden sikkeler varsa, agorada alışveriş yapabilmesi için onları o kentin değerli metalden sikkeleriyle değiştirmesi gerekiyordu. Bazen yabancı sikkeye bir kontrmark (damga) vurulmak suretiyle de geçerliliği sağlanıyordu. Agoralarda görev yapan para değiştiriciler trapezital (lat argentarii) olarak anılırdı. Para değiştiriciler, bu işlemi belli bir komisyon karşılığında (ör: % 10) yapıyorlardı.

Osmanlı'da terazinin hassas ve adaletli olması.
Osmanlı’da terazinin hassas ve adaletli olması çok önemliydi.

PEKİ TERAZİ NASIL TUTULMALI?

Terazi (zugos), terazi kolunun orta yerindeki tutamak veya askının yukarıdan tutulmasıyla kullanılırdı. Büyük Constantinus (MS 306 – 337), Üç Eyaletin Hazine Temsilcisi Euphrasius’a, verginin altın sikke olarak toplanması sırasında terazinin üst tarafındaki tutamağından iki parmakla tutulması gerektiğini, diğer üç parmağın serbest kalmasını ve vergi memuru tarafına dönük olmasını, böylece parmakların ağırlıkların olduğu kefeye baskı yapmamış olduğundan emin olunmasını buyurmuştu.

Ağırlık ve ölçüler, her zaman en önemli kamusal araçlar arasında kabul edildiğinden, devletin resmi standart ağırlık ve ölçüleri devletin en önemli merkezlerinde veya tapınaklar gibi kutsal mekanlarda muhafaza edilirmiş.

akm-1
KEÇİBOYNUZU ÇEKİRDEĞİ VEYA KARAT / KIRAT Aynı zamanda altının kalitesini ölçmekte kullanılan karat/kırat (keration) sözcüğünün etimolojik kökeni keçiboynuzu çekirdeğidir. Bir keçiboynuzu çekirdeği 0.20 gramdır (veya 200 miligram). Hava koşullarına ve suya dayanıklı olduğundan ağırlığı değişmeyen bu çekirdeğin değerli metalleri ve taşların tartılmasında kullanılması binlerce yıl öncesine gitmektedir.

“Pazarın Cazibesi: Tarih Boyunca Akdeniz Dünyasında Alışveriş” Sergi 31 Ağustos’a kadar açık. Mutlaka ziyaret ediniz.

8

ARKEOLOGLAR EN ÇOK DA BÜROKRASİDEN DERTLİ

Arkeoloji Haberciliği Atölyesi’nin son bölümünde Akdeniz Üniversitesi’nden Prof. Dr.Gül Işın’dan “Sürdürülebilir Arkeoloji” üzerine çarpıcı bir sunum dinledik.

Sözlerine “Arkeoloji sürsün istiyorum” diyerek başlayan Gül Işın, hayli espri yüklü sunumunda zaman zaman bizleri gülümsetirken, içimizi acıtan veriler paylaştı.

Arkeoloji’ye “Kazı Bilimi” yerine Latince karşılığında olduğu gibi “Eskinin Bilimi” denmesini önerdi. “Kimsenin dili arkeolojiye dönmüyor. Daha adını biz bile doğru paylaşamıyoruz. Definecilerle eş değer tutuluyoruz” diye serzenişte bulundu.

Gül Işın, yeni dünya arkeolojisine ayak uyduramadığımızdan yakındı. “Karain Mağarası’nın duvarlarında ultraviyole ışınlarla duvar resmi var mı bakmadık!” dedi.

Sunumda paylaştığı veriler dikkat çekici;

Örneğin; Türkiye’de tescilli SIT Alanı 19 bin civarında. Kültür Bakanlığı’na bağlı sadece 190 müze ve 138 düzenlenmiş ören yeri bulunuyor. Oysa İngiltere’de tescilli SIT Alanı sayısı 50 bin.

Antalya’da 915 SIT Alanı, buna karşın sadece 28 müze ve ören yeri var.”

5

Antalya, en çok turist, en az müze ve ören yeri ziyaretçi rekortmeni!

Tarihimizi koruyamıyoruz. Bilimsel kazılara başlanan ama ödenek yetersizliği ya da bürokrasi nedeniyle kaderine terkedilen kültürel miras alanları var. Buralarda elinde dedektör hatta iş makinaları ile defineciler cirit atıyor!

Gazeteci Yusuf Yavuz, Türkiye gibi kaçak kazı ve tarihi eser kaçakçılığının yoğun yaşandığı İtalya’da Emniyet Teşkilatı içinde “Kültürel Mirası Koruma Birimi” olduğu bilgisini verdi. Biz kendi aramızda acaba “Arkeoloji Polisi” birimi mi kurulsa diye fısıldadık.

Arkeologlar en çok da bürokrasiden dertli. Arkeoloji alanında bilimsel çalışmalar bürokrasiye bağımlılıktan kurtarılmalı.

Türkiye’de 50’nin üzerinde üniversitede arkeoloji bölümü var. Diplomayı alanların çoğu farklı iş kollarında çalışıyor. İdealistlik de bir yere kadar.

Gül Hoca’nın sunumundan hala zihnimde yankılanan üç cümlesi ile noktalıyorum;

“Antalya’da ne Pisidia’yı ne Lykia’yı koruyamıyoruz. Pamfilya zaten oteller bölgesi.”

“Biz ilgilenmiyoruz ama Avusturyalı bir parlamenter soruyor: Eski Antalyalı eserler, uzaklarda ne yaparlar? (134 yıldır Viyana Müzesi depolarında sergilenmeyi bekleyen Heron Anıtı için söylemiş)

“Amerika’da hayaletleri bile pazarlıyorlar. Çünkü herkes hikaye ile ilgileniyor. Datça Knidos Aphroditesi dünyaya ilham kaynağı oldu. Salvador Dali, Andy Warhol, Boticelli, Knidos Aphroditesi’nden esinlenerek eserler üretti. Maalesef biz bu zenginliğimizin farkında bile değiliz.”

3

Arkeoloji Haberciliği Atölyesi, benim için mesleki olarak katıldığım en keyifli ve öğretici etkinliklerden biri oldu. Şimdi sırada; “Arkeolojik Varlıkların Korunması ve Kurtarılması Online Sertifika Programı” var. Arkeolojiyle ilgileniyorsanız SARAT Projesi’nin web sayfasını; www.saratprojesi.com/tr incelemenizi öneririm.

 SARAT PROJESİ Nedir?

SARAT Projesi adını İngilizce ‘Safeguarding Archaeological Assets of Turkey’ (Türkiye’nin Arkeolojik Varlıklarının Korunması) ifadesinin baş harflerinden alır. Projenin amacı, Türkiye’nin arkeolojik varlıklarının korunması için bilgi-kapasite ve farkındalık artırmaktır. Bu hedef doğrultusunda çeşitli eğitim ve araştırmaları hayata geçirmektedir. SARAT, British Institute at Ankara (BIAA – Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü) başkanlığında yürütülen bir projedir. Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (ANAMED) ve Uluslararası Müzeler Konseyi İngiltere Şubesi (ICOM UK) projenin ortaklarıdır ve çalışmalar birlikte yapılmaktadır.

Işık Ülkesi’nde Yürümek

Yoldur: İnsanları, toplumları, kültürlerini birbirine bağlar; buluşturur. Binlerce yıldır yaşamın aracısıdır. Yerleşimlere ulaşır, geçime ulaşır ama en çok da istilaya yol verir; tehlikelidir. Kavuşmanın da ayrılmanın da aracısı olur. Binlerce yıldır ülkelerin sınırları değişir yollar değişmez. Çünkü yollar, üzerinden geçenin milletini, rengini, cinsini sorgulamaz: Herkes içindir.*

1

Turizm Haftası etkinlikleri kapsamında Antalya Valiliği’nin himayesinde İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün düzenlediği organizasyona davetliydik. Her yaştan Bin kadar insan, dünyaca ünlü Likya Yolu’nun Ulupınar – Çıralı – Olimpos etabını yürüdük.

* Prof. Dr. Nevzat Çevik hocamız yürüyüş öncesi, hepimizin aklına kazınan nefis bir “yol” konuşması yaptı…

Valimiz Münir Karaloğlu’nun “Biz Antalya’nın sadece deniz kum güneş değil, çok önemli özelliklerinin olduğunu, çok önemli değerleri içinde barındırdığını ve bunları da çok fazla bilmediğimizi ve kullanmadığımızı düşünüyoruz” ifadesi anlamlıydı.

Vali beyin birkaç yüz metre sonra pes edip döneceğini düşünüyordum ama beni yanılttı. Sportmen Valimiz parkuru herkesten önce bitirdi. Vali’nin etkinliği sahiplenmesi, yine turizmciler adına AKTOB Başkanı Erkan Yağcı ve Antalya Tanıtım Vakfı Başkanı Yeliz Gül Ege’nin en önde yürümesi çok değerli.

2

Likya Yolu Türkiye’nin ilk uzun soluklu yürüyüş rotası… Adını “Işık Ülkesi” Likya coğrafyasından alan kültür rotası bugün dünyanın sayılı trekking parkurları arasında bulunuyor.

Fethiye ve Konyaaltı Geyikbayırı arasında 555 km’lik kültür rotasının büyük bölümü Antalya sınırları içinde. Tamamını yürümek için en az 1 ay gerekli.

Likya Yolu yabancı yayın organlarının yaptığı değerlendirmelerde “dünyanın en uzun 50” ve “en güzel manzaralı 10” yürüyüş rotası listelerinde yer alıyor.

5

Rotanın tamamı Fransız Grande Randonnee sistemiyle kırmızı-beyaz boyalarla işaretlenmiş durumda. Patikalarda her 50 metrede, orman yollarında ise her 200 metrede rastlayacacağınız işaretler sayesinde kaybollmak neredeyse imkansız. Kavşak noktalarına dikilen Sarı tabelalar yürüyüşçülerin doğru yolu bulmalarına yardımcı oluyor.

Çıralı manzarası enfes. Durup soluklanmak için iyi bir fırsat.
Çıralı manzarası enfes. Durup soluklanmak için iyi bir fırsat.

Nevzat Çevik’in Lykia Kitabı’nda okuduğuma göre Khimaira – Çıralı / Yanartaş adını; aslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu Khimaria’dan alıyor. “Bellorophontes’in mızrağı ile yerin 7 kat altına gömülen Khimaira’nın alevleri binlerce yıldır yanıyor.”

27

Çıralı Yanartaş’ta tiyatro gösterisi ve ardından Olympos antik kentinde tapınak girişinde yan flüt dinletisi iyi düşünülmüş, yürüyüşe renk kattı. Olimpos Kazı Başkanı Prof.Dr.Yelda Olcay Uçkan bölge ve çalışmalar hakkında bilgi verdi.

İtiraf edeyim çok yoruldum. Ama değdi. Edindiğim izlenim her kesin büyük keyif aldığı yönünde. Bu etkinlik mutlaka gelenekselleştirilmeli. Hatta her yıl farklı bir rota seçilmeli. Blogger olarak yaşadığım kentte ilk kez bir etkinliğe davet edildiğim için mutluyum. Naçizane önerim, gelecek yıllarda bu etkinliğe yerli ve yabancı daha çok blogger ve gazeteci davet edilmeli.

***

Likya Yolu dört mevsim yürüyüş yapmaya elverişli. İnsan eli değmediği için bazı bölümlerde toprak kaymaları, taş düşmesi veya ağaç devrilmesi sonucu zorluklar mevcut. Ama zaten bu yolu özel ve güzle kılan da bu zorluklar.

Likya Yolu korumamız ve sahip çıkmamız gereken, Türkiye’nin uluslararası standartlarda bir turizm değeri.

6

Bu uzun yürüyüşte beni en çok etkileyen ve ilk aklıma gelenler:

  • Ulupınar’ın başlangıcındaki mor salkımlar.
  • Gençlerin her noktada durup selfie çektirme merakı.
  • Yeni tomurcuklanan yabani sıklamenler ve pembe papatyalar…
  • Yol boyunca size eşlik eden Ulupınar’ın serin suları.
  • Adını bilmediğimiz kuşların, ilk kez duyduğumuz ve zihnimize kazınan ötüşleri.
  • Issız ormanda karşımıza çıkan yöre sakini bir amcanın yüzündeki tarifsiz gülümseme.
  • Yaklaşık 5 kilometrelik tırmanıştan sonra karşımıza çıkan muhteşem Çıralı – Olimpos Sahili manzarası.
  • Khimaira – Çıralı / Yanartaş’ta binlerce yıldır sönmeyen alevler.

7

Bir hatırlatma; Likya Yolu’nda eşsiz bir doğa ve onlarca endemik bitki ve çiçek göreceksiniz. Doğaya saygılı olun, çöplerinizi yanınızda götürün, rota üzerinde gürültü yapmayın, taş yuvarlamayın ve asla çiçek koparmayın.

12

Likya Yolu‘ndan bahsederken, bu yolun mucidi, İngiliz asıllı Türk vatandaşı Kate Clow’dan bahsetmemek olmaz. Gözüm yürüyüş sırasında Kate Clow‘u aradı, kalabalıktan göremedim herhalde. Likya Yolu’nu merak edenler için Kate Clow’un İngilizce, Almanca ve Türkçe “Likya Yolu” kitapları bulunuyor. Kitapçılarda bulabilirsiniz.

25

Nevzat Hoca ile başladık, yine O’nun Lykia Kitabı’nın kapağındaki bir dize ile noktalayalım;

“Dağ aynı dağdı, deniz aynı deniz.

Rüzgar bile aynı yönlerden esmekteydi.

Hala sofradaydı, yedikleri balıklar.

Dağlardaydı hala bindikleri atlar, sağdıkları keçiler.

Harnup pekmezini parmaklıyordu çocuklar.

Aynıydı nedenleri tüm kavgaların: Topraktı, bağımsızlıktı.

Para hala değerliydi,

Ve hala güzeldi kadınlar

Sadece zaman değişmişti Lykia’da.”

 

Gençlik Tutkularımız

Antalya Ticaret ve Sanayi Odası (ATSO) tarafından kente kazandırılan Antalya Kültür Sanat, kentin önemli bir kültür ve sanat merkezi haline geldi. Bir yandan sergiler ve yetişkinlere dönük sanat seminerleri ve çocuklar için sanat atölyeleri düzenleniyor, diğer yandan felsefe konuşmaları, konferans ve paneller, müzik dinletileri, sinema ve belgesel gösterimleri yapılıyor.

AKS’ın yeni sergisi “Bizim Sayfiyelerimiz: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Sanat Koleksiyonu’ndan Bir Seçki” açıldı. Türk resim sanatının önemli isimleri Abidin Dino, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Fikret Otyam gibi sanatçıların eserlerinin de yer aldığı sergi, 28 Temmuz 2019‘a dek Antalya Kültür Sanat’ta ziyaret edilebilecek.

aks-1

Serginin Küratörü Prof. Dr. Burcu Pelvanoğlu, sergiyle ilgili bilgi verirken, “Sayfiye ya gençlik tutkularımızı barındırır, ya da gelecekteki düşümüzdür” ifadesini kullandı.

Bu cümle beni Konyaaltı Sahili’nde 1980’li yıllarda kurulan yazlık obalara götürdü. Çocukluğumda birkaç yazı ailecek Konyaaltı’nda kurulan obalarda geçirmiştik. Yine ilerleyen yıllarda –gençlik dönemimizde- bu kez Lara Sahilleri’nde kamplarda yaz’lamıştık. Sahilde yakılan ateşlerin çevresinde söylenen şarkıların, rüzgarın ve karpuzun tadı zihnimin bir yerinde tazeliğini korumaktadır.

aks-8

Sayfiye kültürünün zayıfladığını vurgulayan Pelvanoğlu’nun sözleri önemli:

“Marmara kıyıları ve Adalar’da halen sayfiye kültürü sürse de bugün giderek zayıflıyor. İstanbul’da denize girilen yerlerden artık otoyol geçiyor. Yeni nesil İstanbul’un yazlık olduğu zamanları bilmiyor. Sergide Afife Ecevit’in  Rize adlı eseri yer alıyor, oraya da otoyol yapıldı.  Sayfiye kültürü şimdilerde daha çok güneye kayıyor. Belli bir coğrafyayla sınırlı hale geldi. Antalya, hem yaylaları olan hem her yerinden denize girilmesi nedeniyle sayfiye kültürünün halen canlı olarak yaşandığı bir kent. Serginin burada açılması ayrıca çok anlamlı oldu.”

aks-12

70 eserin yer aldığı sergide Türkiye manzara resminin klasiklerinden Ali Sami Boyar, Hikmet Onat, Ayetullah Sümer, Mıgırdiç Civanyan, İbahim Safi gibi sanatçıların yanı sıra çağdaş resim geleneğinden Nejad Devrim, Abidin Dino, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Mehmet Güleryüz, Fikret Otyam ve Devrim Erbil gibi sanatçıların eserleri bulunuyor.

28 Mart – 28 Temmuz 2019 tarihleri arasında açık kalacak olan sergi, pazartesi hariç her gün 11.00 – 19.00, Perşembe günleri ise 11.00 – 21.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

Büyük şiiri doğanın; Tazı Kanyonu

 

 

büyük şiiri doğanın
renklerin, seslerin, biçimlerin ötesinde…
insanın ruhunu yitirdiği bu zamanda
kim okuyup yazacak?*

Uçsuz bucaksız manzaraya bakarkan tam da böyle dedim içimden….

Dijital saçmalık keşfetme duygumuzu öldürüyor! Gitmek istediğimiz yeri akıllı telefondan işaretlerken, aslında farkında olmadan, telaşlı gezginler olarak, ıskalaya ıskalaya, bakıp ama aslında görmeden hedef noktaya gidiyoruz. Onca güzellikten bi haber.

Bu yüzden mümkün olduğunca gitmek istediğim yerleri, yol üzerindeki yön levhalarını ve özellikle de yöre sakinlerinin tarifleri ile bulmayı seviyorum.

Yöre halkı ile sohbet ederken bambaşka bir dünya ile karşılaşıyorsunuz. Şuraya nasıl gidilir diye sorduktan sonra sanki Alice’in harikalar ülkesinde gibi, yeni rotalar, yeni kapılar açılıyor muş gibi geliyor bana.

Son keşfimiz Tazı Kanyonu’na giderken benzer bir durumu yaşadık.

t1

 

Antalya – Manavgat yolu üzerinde Beşkonak – Köprülü Kanyon – Taşağıl sapağından girdikten sonra bir yanda gürül gürül akan köprüçay ve uçsuz bucaksız karlı dağlar, diğer yanda yeşilin binbir tonu sizi selamlıyor.

Asfalt yol boyunca yaklaşık 30 km içeriye doğru giderken, yol boyunca rafting firmalarını göreceksiniz. Seyrek de olsa, şirin mahalleler, taş evler, bahçeler, yöre sakinleri karşınıza çıkacak. Sık sık durup sohbet etmekten ve Tazı Kanyonu’na nasıl gidilir diye sormaktan çekinmeyin.

Dijital haritalarda bir çok Tazı Kanyonu noktası işaretlenmiş. Bu konuda bir bilgi kirliliği söz konusu. Pek çoğu yöredeki işletmelere çıkıyor.
En güzeli yöre sakinlerine sora sora gitmek.

tktk

Yol sizi nihayetinde tarihi Oluk Köprü’ye çıkaracak. Aziz Paul yolunun da başlangıcı olan bu köprü, binlerce yıldır ayakta.

Köprüyü geçtikten yaklaşık 100 metre sonra, yol sola ve yukarı doğru kıvrılıyor. Yaklaşık 15-20 km bu yolu takip ettikten sonra Gaziler Mahallesi tabelasından sola içeri girin. Bu yol sizi Tazı Kanyonu’na götürecek.
Sosyal medyada sıkça gördünüz kanyon manzarası için biraz yürümeniz gerekiyor. Tazı Kanyonu’na 1,5 kilometre kala aracınızı park edeceğiniz bir alan var. İsterseniz araçla da son noktaya kadar gidebilirsiniz ama yürümenizi öneririm.

tazi-12

Kanyonu gören üç-dört harika nokta var.

Tazı Kanyonu özellikle fotoğraf tutkunlarının uğrak noktası. Hafta sonu giderseniz o meşhur kanyon pozunu çekebilmek için sıra bekleyebilirsiniz.
Yol zahmetli ama karşılığında size sunulan manzara gerçekten büyüleyici.
Ölmeden önce yapılması gerekenler listesine eklenmesi gerekiyor.

* Şair Şükrü Erbaş – Otların Uğultusu Altında kitabından.

Atlastaki Mavi Nokta!

Kısa bir süre önce gazetelerde şöyle bir haber yer aldı:

“…Burdur, Isparta, Antalya, Afyonkarahisar ve Konya’nın güneyinde yoğunlaşan göllerin oluşturduğu Göller Bölgesi, bu unvanını kaybetmeye doğru ilerliyor. Akşehir Gölü’nün önemli bölümü de kayboldu. Türkiye’nin ikinci en büyük tatlı su gölü özelliği taşıyan Eğirdir Gölü’nün su seviyesinde meydana gelen azalma ise tedirgin edici. ‘Türkiye’nin Maldivleri’ olarak ünlenen Burdur’daki Salda Gölü de kirlilik riskiyle karşı karşıya. Göller tamamen kurursa bölgedeki canlı hayatı bozulacaktır. Tatlı su kaynaklarımızı kirlettiğimiz zaman doğanın yok oluşunu izleyeceğiz. Haritalarda Göller Bölgesi’ni gösteren mavi noktaların birçoğu yeni baskı atlaslarda artık yer almayacak.”

3

Büyülü Bir Yer; Kovada

Antalya Isparta Yolu üzerinde bir kestirme yol var. Sütçüler Yazılı Kanyon levhasından içeri girince kıvrıla kıvrıla Eğirdir’e çıkıyorsunuz. Türkiye’nin meyve ambarı bir bölge.

Daha önce pek çok kez bu yolu kullanmamıza rağmen bir yeri ihmal etmiştik; Kovada.

Sütçüler-Eğirdir yolunda kıvrıla kıvrıla giderken yaklaşık 30 km sonra kahverengi bir tabela sizi sağa doğru bir yola davet ediyor. Kısa bir süre sonra da sizi “Kovada Gölü” karşılıyor.

“Bir tatlı huzur” arıyorsanız tam istediğiniz yer.

Benzersiz flora zenginliği ve yaban hayatı çeşitliliği var. 1970’te milli park, 1992’de l. derece doğal SIT alanı ilan edilmiş. Deniz seviyesinden 900 metre yükseklikteki gölün çevresi 20 kilometre.

9

Şahane bir yürüyüş parkuru var. Kızılçam, karaçam, saplı-sapsız-saçlı meşeler, pırnal meşesi, kokar ağaç ve ardıç gibi ağaç türleri ile hayıt, sandal, kocayemiş, funda, çitlembik, yabani zeytin, akçakesme, mersin, menengiç, boyacı sumağı, alıç, dağ muşmulası, böğürtlen, yabani gül, defne, tesbih ağacı, karaçalı, kördiken gibi bitkilerin arasında yürürken, size yaban ördeği, çulluk, keklik sesleri eşlik ediyor. 153 tür su kuşu tespit edilmiş. Rahatsız etmeden fotoğraflarını çekebilirsiniz.

4

Gölün rengi kirlilikten değil, sudaki biyolojik çeşitlilikten dolayı yeşil. Endişelenmeyin.

Milli parkın girişinden başlayan patika, size kısa bir süre sonra küçük bir iskeleye götürecek. Burası fotoğraf çekmek için ideal noktalardan biri. Güzergah üzerinde yaklaşık 300 m sonra ikinci bir iskele göreceksiniz. Yarımadanın en yüksek noktasında, muhteşem göl fotoğrafları çekilebileceğiniz gözetleme kulesi bulunuyor.

Milli Parkın girişinde küçük bir müze var. İçeride doldurulmuş hayvanlar ve posterler ile Kova ve çevresindeki zengin doğal yaşam anlatılıyor.

Kovada Milli Parkı’na giriş kişi başı 5 TL, araçla giriş 15 TL.

Dilerim Kovada Gölü atlaslardan hiç silinmez.

Not: Eylül ve Ekim ayları elma hasadı dönemi olduğu için, yol boyunca kamyon ve traktörler yoğun olarak arkanızdan ve karşınızdan gelecektir. Çinliler’in gümüş madeni ve çok sayıda taş ve mermer ocağı da var. Bu yüzden kamyonlara dikkat!

 

Masalcı…

Dinledikçe susması, düşündükçe susması…

Tek başına iki kişi olmuş kendisiyle gölgesi,

Heykelini yontuyor yalnızlığın ustası….

böyle diyor Özdemir Asaf “Bir Adam” şiirinde…

Mardin sokaklarında gezerken, bir Adam tanıdım … Namını çok duyardım, merak ederdim… Mardin’in taş ve dar sokakları arasında dolaşırken tesadüfen kendimi atölyesinin önünde buldum… Masalcı Ebu Burak…

Asıl Adı Tacettin…

img_1974

İlk izlenim….

Bu adam güzel susuyor. İsraf edecek kelimesi kalmamış gibi.

Dükkanın içi, dışı, sokağı rengarenk şahmaran tablolarıyla süslü. (Utandığım için fiyatlarını soramadım. Ben de böyle bir adamım işte. Sanatçıyla pazarlık etmekten korkuyorum.)

Duvarda, etrafta bolca bakır tepsi ve metal objeler var. Demir işçisi aynı zamanda ama etraftaki eşyalardan çok ellerine bakınca anlaşılıyor.

Belli ki becerikli bir adam. Çok becerikli bir adam.

Masal anlatıyor. Öyle içten anlatıyor ki masalın içinde geziniyorsunuz.

Kafasının içinde de, dükkanının duvarlarında da, sokağında da onlarca hikaye gizli.

img_1983

Mardin Bienali için Fransız sanatçı Thierry Payet tarafından hazırlanmış “Şehrin Duygu Haritası” O’nun kapısında duruyor.  Haritanın bir de kitabı var. Mütevazi kara bir kitap.

Şehrin bütün sırları bu kara kitabın içinde gizli.

“Anlatım – Mardin Hikayeleri” isimli kitapta Mardin Bienali için Ebu Burak’ın atölyesinin önünde vücut bulan enstalasyonda yer alan birbirinden ilginç, etkileyici, kentle ilgili ipuçları veren sözler, anekdotlar yer alıyor.

Hediye ettiği kitaptan altılı çizili satırları paylaşıyorum.

img_1990

Şehir bitmiyor

şehir hep var

anlatacakları var

dinliyorum.

anlattıkça açılıyor

açıldıkça karışıyoruz..

kokusunu, sesini, dokusunu

seni, beni görüyorum,

duvardaki otu…

şehir bitmiyor.

anlatıyorum.

**

mardin

Ellerim beni farklı yerlere götürüyor. Ellerim olmasa oralara gidemem.

**

Çalıştığımda dertlerimi unutuyorum.. Kötü şeylerle zaman geçirecek vaktim yok. Büyük babam derdi ki; soylu kişiler sanatçı doğar. Çalışırken kötü şeyler hissetmem. Hissettiğim sanat, bütünüyle atölyemde bunu hissederim.

**

Atölyede bir yaz gecesi, filozof, Tanrı’nın karşısına çıkıp bir soru sormaya hazır olduğunu söyledi.

**

Mayıs 15’ten sonra düşen ilk yağmurun suyu toplanır, imam tarafından okunur, akreplere karşı korumak üzere evlerin etrafına serpilir.

**

Dükkanında birçok insan hediyelik eşya olduğunu düşündükleri şeyleri alıyorlar, ancak çok daha fazlasılar.

ebu4

Burada anlatılacak çok hikaye vardır, ama bazen hikayeleri anlatmayız ki, hikayeler başka yere gitmesin, Mardin’de kalsın diye.

**

Birisi şöyle yazmış:

“Ebu Burak’ın dükkanı çok özel bir mekan. Buraya özellikle onun için gelirim. İstanbul’dan geliyorum. Birkaç saat kalıyor, sonra geri dönüyorum.

Cennet bahçesi, yılan, elma..”

**

Biri dedi ki; dikkat et, biri hikayelerini anlatabilir. Dedim ki; hikayeleri anlatabilirsin ama hikayeyi anlatanı anlatamazsın. Şiir için aynısı geçerlidir. Şiirleri anlatırsın ama şairi anlatamazsın.

img_1969

Mardin’e  Sipahiler Çarşısı’na (Revaklı Çarşı) yolunuz düşerse mutlaka tanışın.

Ama bir uyarı;

Her şahmaran sahibini bekler. Öyle herhangi birine satmaz..

Kayaköy… Kanatsız Kuşlar Mezarlığı

Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini

Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki

**

Uzun uzun bakıyorum kıvrılan sokaklara

Tek yaprak bile kıpırdamıyor nedense

**

Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz

Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün…

Ahmet Telli

img_0908

Fethiye’de bir köy var. Adı: Kayaköy. Sanırım kayaların üzerine kurulduğu için bu adı vermişler. Bana sorarsanız insanlık tarihi boyunca hüküm sürmüş bütün taş kalpli siyasetçilere bir gönderme.

Tarih boyunca yüzlerce insan topluluğu, yaşadığı topraklardan göç etmek zorunda kaldı. Kayaköy bunun en taze örneklerinden biri. Henüz bir asırlık bir geçmişi var.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında çoğunluğu Ege ve Akdeniz bölgesinde yaşayan Rumlar ile Yunanistan’da yaşayan Türkler, devletlerarası bir anlaşmayla yer değiştirdi. Mübadele sonucu binlerce insan evini bırakıp, söz de kendi ülkesine göç etti.

Antalya’nın Şarampol Mahallesi’nde Giritli komşularımızın arasında büyüdüğüm için iyi biliyorum.

Onlar hiç kendi topraklarında olmadılar. Gelenler burada yabancı, gidenler orada.

img_0927

İşte Kayaköy eski adıyla Karmylassos tam da bu mübadelenin cansız tanığı.

Bugün müzekartla ya da 5 lira ödeyerek girdiğiniz turistik bir örenyeri. En çok da fotoğrafçıların uğrak yeri. Fethiye içine girdiğinizde yön levhaları sizi Kayaköy’e götürüyor.

Yamaca dayalı evlerin tamamı 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yapılmış. Yapıların ahşap bölümleri kapı vs. doğal etkenlik sonucu tahrip olmuş. Duvarlarda çok az da olsa, mavi ve turuncu boya izleri görünüyor. Buradan anlıyoruz ki, aslında kent bugün göründüğünün aksine renkli cıvıl cıvıl bir yermiş.

img_0850

Aslında kentsel mimari açıdan da derslik bir yer. Kentte her biri 50 metrekare büyüklüğünde birbirlerini manzara ve ışık açısından engellemeyen 400 civarında ev var. 2 büyük kilise, 1 okul ve 1 gümrük binası da ayakta.

Ziyaret saatleri 08.00 – 19.00 saatleri arıasında. Ziyaret saatleri dışında bölgeye girmek yasak.

img_0885

Kayaköy sırtını yamaca dayamış ve yüzünü bereketli bir ovaya dönmüş. Kısa bir yürüyüşle yamacın arkasına geçtiğinizde Gemiler Koyu ve muhteşem bir Akdeniz manzarası sizi selamlıyor. Görmeden dönmeyin.

img_0846

Dip not: “Kanatsız Kuşlar”, ünlü İngiliz yazar Louis de Bernières’nin romanının adı. I. Dünya Savaşı’nın son yılları ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Fethiye’nin bir köyünde birlikte yaşayan ve daha sonra göç etmek zorunda kalar Müslüman ve Hristiyan halkın yaşamını konu alıyor. Mutlaka okumalısınız.

img_0790

img_0921

img_0942