Atlastaki Mavi Nokta!

Kısa bir süre önce gazetelerde şöyle bir haber yer aldı:

“…Burdur, Isparta, Antalya, Afyonkarahisar ve Konya’nın güneyinde yoğunlaşan göllerin oluşturduğu Göller Bölgesi, bu unvanını kaybetmeye doğru ilerliyor. Akşehir Gölü’nün önemli bölümü de kayboldu. Türkiye’nin ikinci en büyük tatlı su gölü özelliği taşıyan Eğirdir Gölü’nün su seviyesinde meydana gelen azalma ise tedirgin edici. ‘Türkiye’nin Maldivleri’ olarak ünlenen Burdur’daki Salda Gölü de kirlilik riskiyle karşı karşıya. Göller tamamen kurursa bölgedeki canlı hayatı bozulacaktır. Tatlı su kaynaklarımızı kirlettiğimiz zaman doğanın yok oluşunu izleyeceğiz. Haritalarda Göller Bölgesi’ni gösteren mavi noktaların birçoğu yeni baskı atlaslarda artık yer almayacak.”

3

Büyülü Bir Yer; Kovada

Antalya Isparta Yolu üzerinde bir kestirme yol var. Sütçüler Yazılı Kanyon levhasından içeri girince kıvrıla kıvrıla Eğirdir’e çıkıyorsunuz. Türkiye’nin meyve ambarı bir bölge.

Daha önce pek çok kez bu yolu kullanmamıza rağmen bir yeri ihmal etmiştik; Kovada.

Sütçüler-Eğirdir yolunda kıvrıla kıvrıla giderken yaklaşık 30 km sonra kahverengi bir tabela sizi sağa doğru bir yola davet ediyor. Kısa bir süre sonra da sizi “Kovada Gölü” karşılıyor.

“Bir tatlı huzur” arıyorsanız tam istediğiniz yer.

Benzersiz flora zenginliği ve yaban hayatı çeşitliliği var. 1970’te milli park, 1992’de l. derece doğal SIT alanı ilan edilmiş. Deniz seviyesinden 900 metre yükseklikteki gölün çevresi 20 kilometre.

9

Şahane bir yürüyüş parkuru var. Kızılçam, karaçam, saplı-sapsız-saçlı meşeler, pırnal meşesi, kokar ağaç ve ardıç gibi ağaç türleri ile hayıt, sandal, kocayemiş, funda, çitlembik, yabani zeytin, akçakesme, mersin, menengiç, boyacı sumağı, alıç, dağ muşmulası, böğürtlen, yabani gül, defne, tesbih ağacı, karaçalı, kördiken gibi bitkilerin arasında yürürken, size yaban ördeği, çulluk, keklik sesleri eşlik ediyor. 153 tür su kuşu tespit edilmiş. Rahatsız etmeden fotoğraflarını çekebilirsiniz.

4

Gölün rengi kirlilikten değil, sudaki biyolojik çeşitlilikten dolayı yeşil. Endişelenmeyin.

Milli parkın girişinden başlayan patika, size kısa bir süre sonra küçük bir iskeleye götürecek. Burası fotoğraf çekmek için ideal noktalardan biri. Güzergah üzerinde yaklaşık 300 m sonra ikinci bir iskele göreceksiniz. Yarımadanın en yüksek noktasında, muhteşem göl fotoğrafları çekilebileceğiniz gözetleme kulesi bulunuyor.

Milli Parkın girişinde küçük bir müze var. İçeride doldurulmuş hayvanlar ve posterler ile Kova ve çevresindeki zengin doğal yaşam anlatılıyor.

Kovada Milli Parkı’na giriş kişi başı 5 TL, araçla giriş 15 TL.

Dilerim Kovada Gölü atlaslardan hiç silinmez.

Not: Eylül ve Ekim ayları elma hasadı dönemi olduğu için, yol boyunca kamyon ve traktörler yoğun olarak arkanızdan ve karşınızdan gelecektir. Çinliler’in gümüş madeni ve çok sayıda taş ve mermer ocağı da var. Bu yüzden kamyonlara dikkat!

 

Fotoğraf

Dijital dünya sanki anılarımızı değersizleştiriyor. Oradan oraya koşturup, instagramda birbirimizle yarışırken – zamanımızı tüketirken- anlar, anı olmaktan uzaklaşıyor.

Çocukken, ailece bir albümün başında geçirdiğimiz saatleri hatırlıyorum. Sahi en son ne zaman bir albümümüz oldu?

Mezatlarda siyah beyaz aile fotoğraflarına rastlayınca üzülüyorum. Kentin eski fotoğrafları da benzer bir duyguya yol açıyor. Siyah beyaz ağaçların yerini gökdelenler almış. Eski toprak yollarda oynayan çocuklar yok.

Büyük fotoğrafçı Ara Güler ölmeden kısa bir süre önce Antalya’ya gelmiş, hastalığına ve tüm huysuzluğuna karşın yüzlerce hayranıyla fotoğraf çektirmiş, titreyen elleriyle kitaplarını imzalamıştı.

Benim için imzaladığı fotoğrafına bir de not düşmüştü;

“İstanbul ve Süleymaniye… Tabi ki balıkçılar ile beraber”

Böyle bir fotoğrafa sahip olduğum için mutluyum.

Mekanı cennet olsun.

Fotomuhabiri Dergisi için Ara Güler’le ilgili bir yazı kaleme alan Orhan Pamuk şöyle diyor;

“Bir sokak bize işten atılma acısını hatırlatır, bir başka sokak bir köprünün görünüşünü getirir aklımıza… Derken bir meydan bir aşk mutluluğunu, karanlık bir geçit siyasi korkularımızı ve bir çınar ağacı da eski yoksul halimizi getirir aklımıza…”

Belki de bu yüzden cep telefonunun denklaşörüne basarken biraz daha özenli olmalıyız.

“Geçip giden zamanları / Bir yerlerde bulsam”

Sevgili Ebru Çengeloğlu sosyal medyadan hoş bir sürpriz yaptı… 20 yıl önce Sabah Akdeniz için yaptığım “Piyazcı Mustafa” röportajının küpürünü paylaştı. Meğer “Antalya Piyazının Babası” yazım bugün restoranda Amerikan servisi olarak kullanılıyor muş. Hem hoşuma gitti, hem duygulandım. Mustafa ağabey rahmetli oldu. Bildiğim kadarıyla oğlu mesleği devam ettiriyor. Merak edenler için yeri İsmetpaşa Caddesi’nde.

Gerçek Bir Kent, Felsefe ve Sanat Yaratmalı

Şehirde mantıklı bir kaç kelime duymak isteyenlerin sayısı artıyor. Nereden mi biliyorum?

Antalya Kültür Sanat’ta sezonun ilk Felsefe Konuşmaları kapalı gişeydi.

İlk buluşmanın konukları “Değişen/Dönüşen Kentler ve Kentlilik Olgusu: Kentlerde Sinema, Sinemada Kent” başlıklı konuşmalarıyla Akdeniz Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Gönül Demez ile Akdeniz Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Emine Uçar İlbuğa oldu.

Moderatörlüğünü Doç. Dr. Cihan Camcı’nın üstlendiği söyleşiye büyük ilgi vardı. Merdivenlerde bile yer yoktu. Gözlerime inanamadım. Çoğunluk gençti. Şaşırtıcı olduğu kadar sevindirici bir kalabalık. Etkinliğin ücretsiz olması bunda etkili olmuş mudur? Bence hayır.

Zira kentte son günlerde çeşitli konularda görüşünü dile getirmek ya da görüş almak isteyen, fikir birlikteliği yapan küçük küçük topluluklar oluşmaya başladı. FullAntalya’nın ThinkTalk’u buna güzel bir örnek. Katılımcıları giderek büyüyor.

Gelelim Felsefe Konuşmaları’na. Duyurusunda deniyor ki;

“…Sinema, kent, hız ve teknik modernleşmenin en önemli göstergeleridir. Sinemada anlatılan hikayeler çoğu zaman kent ve kentlilere ya da taşra/kent karşıtlığında bireysel ve toplumsal yaşanan sorunlara ilişkindir. Bununla birlikte sinema-kent ilişkisi sadece konu bakımından sınırlı olmayıp, mekansal olarak da önem taşır. Sinema bir yandan kentsel yaşam görünümlerini bize sunarken, öte yandan kentin görsel deneyimlerini biçimlendirir. Bu bakımdan sinema filmleri ve sinema mekanları bireysel, toplumsal, tarihsel, kültürel bellek bakımından da önemli bir yere sahiptir.”

Söyleşiden aklımda kalanlar;

  • Kent fiziksel bir yapı mı, yoksa başka anlamları var mı?
  • Kent insanı daha özgür ama aynı zamanda aşırı uyarıcılar nedeniyle bezgin.
  • Kentli sürekli bir yerlere yetişme telaşı içinde…
  • Tüketim üzerinden kimliklenen bölgeler var.
  • Yeni Antalyalılar kent tarihi ile kopuk bir hayat sürüyor.
  • Saray Sineması, Yıldız Sineması apartman oldu. Bugünkü Yenikapı-Karaalioğlu Parkı girişinde 1918’de açılan Elhamra Sineması’nın yerinde bankamatikler var.
  • Ve son söz: Gerçek bir kent, felsefe ve sanat yaratmalı.

Kendi ıssız adamızı hiç mi keşfedemeyeceğiz?

“Sosyo-psikolojik coğrafya” profesörü Alaistair Bonnett’in “Harita Dışı” kitabında gezegendeki en gizli, en karanlık ve en tuhaf yerler anlatılıyor. Ortak noktaları, dünya atlaslarında yer almamaları ve adreslerinin Google Maps aracılığıyla bulunamayacak olması. Yani Bonnett, yeryüzünün gerçek görünmez kentlerini, yersiz yurtsuz halklarını anlatıyor. Sadece bir farklı yer var: O Google Maps dahil bütün haritalarda var ama aslında hiç olmamış.

Alaistair Bonnett bütün bu yerleri sırf ilginç ve görülmeye değer oldukları için seçmemiş. Ona göre, hiçbirimiz sürdüğümüz hayatlardan çok memnun değiliz; bazen kaçıp uzaklaşmak, yeni yerlerde yeni hayatlar kurmak istiyoruz. Mesela ben bazen arkadaşlarıma “Neverland’de buluşalım” diyorum. İşe bakın ki kaçacak yer yok. Teknoloji sağolsun; dünya küçüldü, herkesin her dakikası biliniyor, her yer sürekli gözetleniyor. Peki, bu durumda biz kendi ıssız adamızı hiç mi keşfedemeyeceğiz? Bonnett’a göre, hâlâ seçeneklerimiz mevcut. Kaçabilir, keşfedebilir, istemezsek bulunamayabiliriz.

Yazının devamı https://egoistokur.com/gercek-gorunmez-kentler-haritada-olmayan-ulkeler/

Masalcı…

Dinledikçe susması, düşündükçe susması…

Tek başına iki kişi olmuş kendisiyle gölgesi,

Heykelini yontuyor yalnızlığın ustası….

böyle diyor Özdemir Asaf “Bir Adam” şiirinde…

Mardin sokaklarında gezerken, bir Adam tanıdım … Namını çok duyardım, merak ederdim… Mardin’in taş ve dar sokakları arasında dolaşırken tesadüfen kendimi atölyesinin önünde buldum… Masalcı Ebu Burak…

Asıl Adı Tacettin…

img_1974

İlk izlenim….

Bu adam güzel susuyor. İsraf edecek kelimesi kalmamış gibi.

Dükkanın içi, dışı, sokağı rengarenk şahmaran tablolarıyla süslü. (Utandığım için fiyatlarını soramadım. Ben de böyle bir adamım işte. Sanatçıyla pazarlık etmekten korkuyorum.)

Duvarda, etrafta bolca bakır tepsi ve metal objeler var. Demir işçisi aynı zamanda ama etraftaki eşyalardan çok ellerine bakınca anlaşılıyor.

Belli ki becerikli bir adam. Çok becerikli bir adam.

Masal anlatıyor. Öyle içten anlatıyor ki masalın içinde geziniyorsunuz.

Kafasının içinde de, dükkanının duvarlarında da, sokağında da onlarca hikaye gizli.

img_1983

Mardin Bienali için Fransız sanatçı Thierry Payet tarafından hazırlanmış “Şehrin Duygu Haritası” O’nun kapısında duruyor.  Haritanın bir de kitabı var. Mütevazi kara bir kitap.

Şehrin bütün sırları bu kara kitabın içinde gizli.

“Anlatım – Mardin Hikayeleri” isimli kitapta Mardin Bienali için Ebu Burak’ın atölyesinin önünde vücut bulan enstalasyonda yer alan birbirinden ilginç, etkileyici, kentle ilgili ipuçları veren sözler, anekdotlar yer alıyor.

Hediye ettiği kitaptan altılı çizili satırları paylaşıyorum.

img_1990

Şehir bitmiyor

şehir hep var

anlatacakları var

dinliyorum.

anlattıkça açılıyor

açıldıkça karışıyoruz..

kokusunu, sesini, dokusunu

seni, beni görüyorum,

duvardaki otu…

şehir bitmiyor.

anlatıyorum.

**

mardin

Ellerim beni farklı yerlere götürüyor. Ellerim olmasa oralara gidemem.

**

Çalıştığımda dertlerimi unutuyorum.. Kötü şeylerle zaman geçirecek vaktim yok. Büyük babam derdi ki; soylu kişiler sanatçı doğar. Çalışırken kötü şeyler hissetmem. Hissettiğim sanat, bütünüyle atölyemde bunu hissederim.

**

Atölyede bir yaz gecesi, filozof, Tanrı’nın karşısına çıkıp bir soru sormaya hazır olduğunu söyledi.

**

Mayıs 15’ten sonra düşen ilk yağmurun suyu toplanır, imam tarafından okunur, akreplere karşı korumak üzere evlerin etrafına serpilir.

**

Dükkanında birçok insan hediyelik eşya olduğunu düşündükleri şeyleri alıyorlar, ancak çok daha fazlasılar.

ebu4

Burada anlatılacak çok hikaye vardır, ama bazen hikayeleri anlatmayız ki, hikayeler başka yere gitmesin, Mardin’de kalsın diye.

**

Birisi şöyle yazmış:

“Ebu Burak’ın dükkanı çok özel bir mekan. Buraya özellikle onun için gelirim. İstanbul’dan geliyorum. Birkaç saat kalıyor, sonra geri dönüyorum.

Cennet bahçesi, yılan, elma..”

**

Biri dedi ki; dikkat et, biri hikayelerini anlatabilir. Dedim ki; hikayeleri anlatabilirsin ama hikayeyi anlatanı anlatamazsın. Şiir için aynısı geçerlidir. Şiirleri anlatırsın ama şairi anlatamazsın.

img_1969

Mardin’e  Sipahiler Çarşısı’na (Revaklı Çarşı) yolunuz düşerse mutlaka tanışın.

Ama bir uyarı;

Her şahmaran sahibini bekler. Öyle herhangi birine satmaz..

Kayaköy… Kanatsız Kuşlar Mezarlığı

Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini

Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki

**

Uzun uzun bakıyorum kıvrılan sokaklara

Tek yaprak bile kıpırdamıyor nedense

**

Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz

Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün…

Ahmet Telli

img_0908

Fethiye’de bir köy var. Adı: Kayaköy. Sanırım kayaların üzerine kurulduğu için bu adı vermişler. Bana sorarsanız insanlık tarihi boyunca hüküm sürmüş bütün taş kalpli siyasetçilere bir gönderme.

Tarih boyunca yüzlerce insan topluluğu, yaşadığı topraklardan göç etmek zorunda kaldı. Kayaköy bunun en taze örneklerinden biri. Henüz bir asırlık bir geçmişi var.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında çoğunluğu Ege ve Akdeniz bölgesinde yaşayan Rumlar ile Yunanistan’da yaşayan Türkler, devletlerarası bir anlaşmayla yer değiştirdi. Mübadele sonucu binlerce insan evini bırakıp, söz de kendi ülkesine göç etti.

Antalya’nın Şarampol Mahallesi’nde Giritli komşularımızın arasında büyüdüğüm için iyi biliyorum.

Onlar hiç kendi topraklarında olmadılar. Gelenler burada yabancı, gidenler orada.

img_0927

İşte Kayaköy eski adıyla Karmylassos tam da bu mübadelenin cansız tanığı.

Bugün müzekartla ya da 5 lira ödeyerek girdiğiniz turistik bir örenyeri. En çok da fotoğrafçıların uğrak yeri. Fethiye içine girdiğinizde yön levhaları sizi Kayaköy’e götürüyor.

Yamaca dayalı evlerin tamamı 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yapılmış. Yapıların ahşap bölümleri kapı vs. doğal etkenlik sonucu tahrip olmuş. Duvarlarda çok az da olsa, mavi ve turuncu boya izleri görünüyor. Buradan anlıyoruz ki, aslında kent bugün göründüğünün aksine renkli cıvıl cıvıl bir yermiş.

img_0850

Aslında kentsel mimari açıdan da derslik bir yer. Kentte her biri 50 metrekare büyüklüğünde birbirlerini manzara ve ışık açısından engellemeyen 400 civarında ev var. 2 büyük kilise, 1 okul ve 1 gümrük binası da ayakta.

Ziyaret saatleri 08.00 – 19.00 saatleri arıasında. Ziyaret saatleri dışında bölgeye girmek yasak.

img_0885

Kayaköy sırtını yamaca dayamış ve yüzünü bereketli bir ovaya dönmüş. Kısa bir yürüyüşle yamacın arkasına geçtiğinizde Gemiler Koyu ve muhteşem bir Akdeniz manzarası sizi selamlıyor. Görmeden dönmeyin.

img_0846

Dip not: “Kanatsız Kuşlar”, ünlü İngiliz yazar Louis de Bernières’nin romanının adı. I. Dünya Savaşı’nın son yılları ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Fethiye’nin bir köyünde birlikte yaşayan ve daha sonra göç etmek zorunda kalar Müslüman ve Hristiyan halkın yaşamını konu alıyor. Mutlaka okumalısınız.

img_0790

img_0921

img_0942

Bozcaada… Bi Küçük Eylül Meselesi

Son dönemde dizi ve film mekanlarının izini sürer olduk. Bilinçli bir seçim değil, bilinç altımızın bir oyunu galiba.

Geyikli – Bozcaada feribotundan Ada’ya indiğimizde kendimizi bir anda “Bi Küçük Eylül Meselesi” filminin başrol oyuncu dev çınar ağacının gölgesi altında bulduk. Çok hoş bir sürpriz oldu.

Engin Akyürek ile Farah Zeynep Abdullah rol aldığı filmi büyük bir keyifle izlemiştim.

4

Bozcaada’ya gelirken onlarca arkadaştan onlarca tavsiye aldık. Biz kendimiz aklımıza estiği gibi davrandık. İyi de yaptık. O nedenle kimseye mutlaka şunu yapın demeyeceğim. Çünkü adanın gündüzü-akşamı, sabahı-ikindisi her hali ayrı güzel.

Ada’dakiler anlattı, bağbozumu sırasında müthiş bir kalabalık varmış. Eylülün son haftası daha sakin ve huzurluydu.

2

Otomobilinizle giderseniz sanki adayı gezmek daha keyifli gibi. Ada’nın çevresini dolaşmak size kalmış. Denize girebileceğiniz irili ufaklı çok sayıda koy var. Ayazma Plajı’nda şezlong, duş, wc, kafe vs mevcut. Unutmadan, Ayazma Türkiye’nin en soğuk denizi imiş.

5

Ada turuna çıktıysanız mutlaka üzüm bağılarını ve şarap mekanlarını ziyaret edin. Bozcaada bağları ve şarapları ile ünlü bir yer. Corvus benim favori markam. Üretim yaptıkları yeri ve tadım&satış mağazasını çok sevdim.

Tuzburnu Feneri ve rüzgar santralleri de yine adanın en fotojenik yerleri. Özellikle rüzgar santralleri gün batımında şahane oluyor.

3

Ara sokaklardaki kafeler ve restoranlar – birinin adını yazsam diğerlerine haksızlık olur- hepsi şahane.

Rengigül Pansiyon ve sanat galerisi… Madam Niça’nın Yeri… Adada Lokanta… Çiçek Pastanesi ve Eski Kahve bende iz bırakan yerler oldu.

Ve tabiki meydandaki dev çınar ağacı. Dallarının altında oturup çay yudumlamak çok güzeldi.

9

Bozcaada’da geçirdiğimiz 48 saat’in her dakikası dolu doluydu. Öyle ki yaşamımın geri kalan eylüllerinde fırsat buldukça Bozcaada’yı ziyaret etmek için kendi kendime söz verdim. Her eylül, özellikle de bağbozumu sonrası…

Mevlana “Seyahat, gücü ve aşkı hayatınıza geri getirir” diyor.

Bozcaada tam da böyle bir seyahat için iyi bir başlangıç noktası.

Üç Güzel Şey!

Yaşamda karşılaştığım hoşlukları paylaşmaya çalışıyorum “Üç Güzel Şey” diyerek.

Aklımda hep şair Gülten Akın’ın “İlk Yaz” şiirinden dizeler.

“Ah, kimselerin vakti yok

Durup ince şeyleri anlamaya”

**

Kabalıkların altını kalınca çizerek, güzel şeyleri görmezden gelerek yaşıyoruz sanki.

Belki bilmek istersiniz, farketmemişsinizdir diye bir saksı, bir mezar taşı ve bir sergi paylaşıyorum bu kez.

muduru

Saksı

“Çiçekler, doğanın renkli kırılgan çocuklarıdır.”

Böyle diyor Mudurnu Belediyesi.

Sokakları güzelleştirirken, şiirsel bir mesaj güzel olmamış mı? Benim çok hoşuma gitti.

mezar1Karı ve Koca Mezar Taşı

Mardin Müzesi’ndeki bu mezar taşı üzerinde Grekçe şöyle yazıyor;

“Papinios oğlu Aigeos yaşarken ve aklı başındayken kendine ve eşi Kyriate için yaptırdı. Anısı hoş olsun” Aklı başındayken… Hoş değil mi?

img_3154

Zamanın Sessiz Tanıkları

Antalya Kültür Sanat, “Zamanın Sessiz Tanıkları – Merey Koleksiyonu’ndan Seçkiyle Türk Resminde Portre – Otoportre” sergisine evsahipliği yapıyor. Sergi bugüne kadar Türkiye’de açılmış en kapsamlı portre sergisi. İbrahim Çallı, Nuri İyem, Neş’e Erdok,  Bedri Rahmi, Abidin Dino, Mehmet Güreli gibi farklı dönem ve üslupları temsil eden sanatçıların eserlerini göreceksiniz. Ve benim hayranı olduğum tiyatro sanatçısı Zerrin Tekindor’un iri gözlü kadın portresini.

Sığacık… Ege’nin Hamsisi

Günümüzde teknoloji ve sosyal ağlar sayesinde kaşifler çoğaldı, keşifler hızlandı. Bir bölgenin “turizm çılgınlığı”ndan nasibini alması fazla uzun sürmüyor. “Tam kafama göre sessiz sakin bir yer buldum” diyorsunuz, bir sonraki gidişinizde o sakinlikten eser kalmamış.

1992 yılıydı… Sabah Gazetesi muhabiriydim… Bir haber için Çıralı’ya gittiğimde köylülerin “sakın haber yapma, bütün insanlar buraya üşüşür, huzurumuz kaçar” dediğini hatırlıyorum. Haksız değiller.

Askerliğini 20 yıl önce İzmir’de yapan ve Ege’yi karış karış gezen biri olarak son yıllarda bu bölgelerde yaşanan gelişmeyi hayretle gözlemliyorum.

Sözü Sığacık’a getireceğim….

Türkiye‘de Sakin Şehir Ağı Citta Slow’un ilk üyelerinden biri olan İzmir’in Seferihisar ilçesinin en çok ziyaret edilen mahallesi Sığacık…

Daha birkaç yıl öncesine kadar kendi halinde bir balıkçı köyü olan Sığacık, son dönem tatilcilerin en gözde rotalarından biri.

s1

Biz Bozcaada – Asos – Ayvalık dönüşünü geçerken uğradık… Yoğun ilgi nedeniyle yer bulamadık. Hangi pansiyona sorduysak yer yoktu.

“Ege’nin Hamsisi” dizisinin çekildiği Sığacık’ta dizi turizmi patlamış. Firtuna Şevket’in Kaleiçi’ndeki mekanı Göksu Kafe’de yer yok. Tıklım tıklım… Tatilciler restoranın önünde fotoğraf çektirmek için yarışıyor.

s4

Biz de oturduk kabak çiçeği dolması, yaprak sarması ve ev yapımı baklavanın tadına baktık. Enfesti. Kendimizi dizi setinde sandık.

Ata Demirer’in Olanlar Oldu filminin çekimleri de burada gerçekleşmiş.

Sığacık’ta özellikle hafta sonları yer bulmak zor muş.

s3

Çiçeklerle bezenmiş dar sokakları, sahildeki balıkçı lokantaları ile cazibe merkezi bir yer.

Sığacık sakini ev hanımları birbirinden lezzetli börek, sarma ve tatlılar ile yöresel lezzetleri evlerinin önünde açtıkları tezgahlarda ziyaretçilerine sunuyorlar. Yine hemen her evin önünde el emeği göz hediyelik eşyalar satılıyor. Gezerken bir yandan alışveriş yapıp bir yandan atıştırabilirsiniz.

**

Dip not: Kızmasınlar ama Sığacık sakinleri son dönemde gördükleri yoğun ilgi nedeniyle şımarmış olsa gerek… Kaleiçi olarak tabir edilen bölgede ara sokaklarda dolaşırken, begonviller ve türlü çiçeklerle renk cümbüşünü andıran pencerelerin önünde fotoğrafı çektirmek isteyen tatilciler sıkça “sandalyelere oturmayınız” “Masa ve sandalyeleri resim çekmek için kullanmayınız” şeklinde uyarı yazılarıyla karşılaşıyor. İnsan evine gelen misafirine “koltuğa düzgün otur, yerlere çekirdek kabuğu atma, çayı karıştırma, kahveyi dökme vb.” uyarılarda bulunur mu?

Sığacık’ta en az 10 evin penceresinde bu tip uyarılar görünce, bir Antalyalı olarak çok şaşırdım ve garipsedim doğrusu… Sığacık’ta güzel bir pencerenin önünde selfie yaparken fırça yiyebilirsiniz benden uyarması.

Seferihisar’a 5, İzmir’e 52 kilometre, Adnan Menderes Havalimanı’na ise 70 km uzaklıkta. İzmir’den otomobille yaklaşık 1 saatte Sığacık’a ulaşabilirsiniz.