Işık Ülkesi’nde Yürümek

Yoldur: İnsanları, toplumları, kültürlerini birbirine bağlar; buluşturur. Binlerce yıldır yaşamın aracısıdır. Yerleşimlere ulaşır, geçime ulaşır ama en çok da istilaya yol verir; tehlikelidir. Kavuşmanın da ayrılmanın da aracısı olur. Binlerce yıldır ülkelerin sınırları değişir yollar değişmez. Çünkü yollar, üzerinden geçenin milletini, rengini, cinsini sorgulamaz: Herkes içindir.*

1

Turizm Haftası etkinlikleri kapsamında Antalya Valiliği’nin himayesinde İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün düzenlediği organizasyona davetliydik. Her yaştan Bin kadar insan, dünyaca ünlü Likya Yolu’nun Ulupınar – Çıralı – Olimpos etabını yürüdük.

* Prof. Dr. Nevzat Çevik hocamız yürüyüş öncesi, hepimizin aklına kazınan nefis bir “yol” konuşması yaptı…

Valimiz Münir Karaloğlu’nun “Biz Antalya’nın sadece deniz kum güneş değil, çok önemli özelliklerinin olduğunu, çok önemli değerleri içinde barındırdığını ve bunları da çok fazla bilmediğimizi ve kullanmadığımızı düşünüyoruz” ifadesi anlamlıydı.

Vali beyin birkaç yüz metre sonra pes edip döneceğini düşünüyordum ama beni yanılttı. Sportmen Valimiz parkuru herkesten önce bitirdi. Vali’nin etkinliği sahiplenmesi, yine turizmciler adına AKTOB Başkanı Erkan Yağcı ve Antalya Tanıtım Vakfı Başkanı Yeliz Gül Ege’nin en önde yürümesi çok değerli.

2

Likya Yolu Türkiye’nin ilk uzun soluklu yürüyüş rotası… Adını “Işık Ülkesi” Likya coğrafyasından alan kültür rotası bugün dünyanın sayılı trekking parkurları arasında bulunuyor.

Fethiye ve Konyaaltı Geyikbayırı arasında 555 km’lik kültür rotasının büyük bölümü Antalya sınırları içinde. Tamamını yürümek için en az 1 ay gerekli.

Likya Yolu yabancı yayın organlarının yaptığı değerlendirmelerde “dünyanın en uzun 50” ve “en güzel manzaralı 10” yürüyüş rotası listelerinde yer alıyor.

5

Rotanın tamamı Fransız Grande Randonnee sistemiyle kırmızı-beyaz boyalarla işaretlenmiş durumda. Patikalarda her 50 metrede, orman yollarında ise her 200 metrede rastlayacacağınız işaretler sayesinde kaybollmak neredeyse imkansız. Kavşak noktalarına dikilen Sarı tabelalar yürüyüşçülerin doğru yolu bulmalarına yardımcı oluyor.

Çıralı manzarası enfes. Durup soluklanmak için iyi bir fırsat.
Çıralı manzarası enfes. Durup soluklanmak için iyi bir fırsat.

Nevzat Çevik’in Lykia Kitabı’nda okuduğuma göre Khimaira – Çıralı / Yanartaş adını; aslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu Khimaria’dan alıyor. “Bellorophontes’in mızrağı ile yerin 7 kat altına gömülen Khimaira’nın alevleri binlerce yıldır yanıyor.”

27

Çıralı Yanartaş’ta tiyatro gösterisi ve ardından Olympos antik kentinde tapınak girişinde yan flüt dinletisi iyi düşünülmüş, yürüyüşe renk kattı. Olimpos Kazı Başkanı Prof.Dr.Yelda Olcay Uçkan bölge ve çalışmalar hakkında bilgi verdi.

İtiraf edeyim çok yoruldum. Ama değdi. Edindiğim izlenim her kesin büyük keyif aldığı yönünde. Bu etkinlik mutlaka gelenekselleştirilmeli. Hatta her yıl farklı bir rota seçilmeli. Blogger olarak yaşadığım kentte ilk kez bir etkinliğe davet edildiğim için mutluyum. Naçizane önerim, gelecek yıllarda bu etkinliğe yerli ve yabancı daha çok blogger ve gazeteci davet edilmeli.

***

Likya Yolu dört mevsim yürüyüş yapmaya elverişli. İnsan eli değmediği için bazı bölümlerde toprak kaymaları, taş düşmesi veya ağaç devrilmesi sonucu zorluklar mevcut. Ama zaten bu yolu özel ve güzle kılan da bu zorluklar.

Likya Yolu korumamız ve sahip çıkmamız gereken, Türkiye’nin uluslararası standartlarda bir turizm değeri.

6

Bu uzun yürüyüşte beni en çok etkileyen ve ilk aklıma gelenler:

  • Ulupınar’ın başlangıcındaki mor salkımlar.
  • Gençlerin her noktada durup selfie çektirme merakı.
  • Yeni tomurcuklanan yabani sıklamenler ve pembe papatyalar…
  • Yol boyunca size eşlik eden Ulupınar’ın serin suları.
  • Adını bilmediğimiz kuşların, ilk kez duyduğumuz ve zihnimize kazınan ötüşleri.
  • Issız ormanda karşımıza çıkan yöre sakini bir amcanın yüzündeki tarifsiz gülümseme.
  • Yaklaşık 5 kilometrelik tırmanıştan sonra karşımıza çıkan muhteşem Çıralı – Olimpos Sahili manzarası.
  • Khimaira – Çıralı / Yanartaş’ta binlerce yıldır sönmeyen alevler.

7

Bir hatırlatma; Likya Yolu’nda eşsiz bir doğa ve onlarca endemik bitki ve çiçek göreceksiniz. Doğaya saygılı olun, çöplerinizi yanınızda götürün, rota üzerinde gürültü yapmayın, taş yuvarlamayın ve asla çiçek koparmayın.

12

Likya Yolu‘ndan bahsederken, bu yolun mucidi, İngiliz asıllı Türk vatandaşı Kate Clow’dan bahsetmemek olmaz. Gözüm yürüyüş sırasında Kate Clow‘u aradı, kalabalıktan göremedim herhalde. Likya Yolu’nu merak edenler için Kate Clow’un İngilizce, Almanca ve Türkçe “Likya Yolu” kitapları bulunuyor. Kitapçılarda bulabilirsiniz.

25

Nevzat Hoca ile başladık, yine O’nun Lykia Kitabı’nın kapağındaki bir dize ile noktalayalım;

“Dağ aynı dağdı, deniz aynı deniz.

Rüzgar bile aynı yönlerden esmekteydi.

Hala sofradaydı, yedikleri balıklar.

Dağlardaydı hala bindikleri atlar, sağdıkları keçiler.

Harnup pekmezini parmaklıyordu çocuklar.

Aynıydı nedenleri tüm kavgaların: Topraktı, bağımsızlıktı.

Para hala değerliydi,

Ve hala güzeldi kadınlar

Sadece zaman değişmişti Lykia’da.”

 

Gençlik Tutkularımız

Antalya Ticaret ve Sanayi Odası (ATSO) tarafından kente kazandırılan Antalya Kültür Sanat, kentin önemli bir kültür ve sanat merkezi haline geldi. Bir yandan sergiler ve yetişkinlere dönük sanat seminerleri ve çocuklar için sanat atölyeleri düzenleniyor, diğer yandan felsefe konuşmaları, konferans ve paneller, müzik dinletileri, sinema ve belgesel gösterimleri yapılıyor.

AKS’ın yeni sergisi “Bizim Sayfiyelerimiz: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Sanat Koleksiyonu’ndan Bir Seçki” açıldı. Türk resim sanatının önemli isimleri Abidin Dino, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Fikret Otyam gibi sanatçıların eserlerinin de yer aldığı sergi, 28 Temmuz 2019‘a dek Antalya Kültür Sanat’ta ziyaret edilebilecek.

aks-1

Serginin Küratörü Prof. Dr. Burcu Pelvanoğlu, sergiyle ilgili bilgi verirken, “Sayfiye ya gençlik tutkularımızı barındırır, ya da gelecekteki düşümüzdür” ifadesini kullandı.

Bu cümle beni Konyaaltı Sahili’nde 1980’li yıllarda kurulan yazlık obalara götürdü. Çocukluğumda birkaç yazı ailecek Konyaaltı’nda kurulan obalarda geçirmiştik. Yine ilerleyen yıllarda –gençlik dönemimizde- bu kez Lara Sahilleri’nde kamplarda yaz’lamıştık. Sahilde yakılan ateşlerin çevresinde söylenen şarkıların, rüzgarın ve karpuzun tadı zihnimin bir yerinde tazeliğini korumaktadır.

aks-8

Sayfiye kültürünün zayıfladığını vurgulayan Pelvanoğlu’nun sözleri önemli:

“Marmara kıyıları ve Adalar’da halen sayfiye kültürü sürse de bugün giderek zayıflıyor. İstanbul’da denize girilen yerlerden artık otoyol geçiyor. Yeni nesil İstanbul’un yazlık olduğu zamanları bilmiyor. Sergide Afife Ecevit’in  Rize adlı eseri yer alıyor, oraya da otoyol yapıldı.  Sayfiye kültürü şimdilerde daha çok güneye kayıyor. Belli bir coğrafyayla sınırlı hale geldi. Antalya, hem yaylaları olan hem her yerinden denize girilmesi nedeniyle sayfiye kültürünün halen canlı olarak yaşandığı bir kent. Serginin burada açılması ayrıca çok anlamlı oldu.”

aks-12

70 eserin yer aldığı sergide Türkiye manzara resminin klasiklerinden Ali Sami Boyar, Hikmet Onat, Ayetullah Sümer, Mıgırdiç Civanyan, İbahim Safi gibi sanatçıların yanı sıra çağdaş resim geleneğinden Nejad Devrim, Abidin Dino, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Mehmet Güleryüz, Fikret Otyam ve Devrim Erbil gibi sanatçıların eserleri bulunuyor.

28 Mart – 28 Temmuz 2019 tarihleri arasında açık kalacak olan sergi, pazartesi hariç her gün 11.00 – 19.00, Perşembe günleri ise 11.00 – 21.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

Büyük şiiri doğanın; Tazı Kanyonu

 

 

büyük şiiri doğanın
renklerin, seslerin, biçimlerin ötesinde…
insanın ruhunu yitirdiği bu zamanda
kim okuyup yazacak?*

Uçsuz bucaksız manzaraya bakarkan tam da böyle dedim içimden….

Dijital saçmalık keşfetme duygumuzu öldürüyor! Gitmek istediğimiz yeri akıllı telefondan işaretlerken, aslında farkında olmadan, telaşlı gezginler olarak, ıskalaya ıskalaya, bakıp ama aslında görmeden hedef noktaya gidiyoruz. Onca güzellikten bi haber.

Bu yüzden mümkün olduğunca gitmek istediğim yerleri, yol üzerindeki yön levhalarını ve özellikle de yöre sakinlerinin tarifleri ile bulmayı seviyorum.

Yöre halkı ile sohbet ederken bambaşka bir dünya ile karşılaşıyorsunuz. Şuraya nasıl gidilir diye sorduktan sonra sanki Alice’in harikalar ülkesinde gibi, yeni rotalar, yeni kapılar açılıyor muş gibi geliyor bana.

Son keşfimiz Tazı Kanyonu’na giderken benzer bir durumu yaşadık.

t1

 

Antalya – Manavgat yolu üzerinde Beşkonak – Köprülü Kanyon – Taşağıl sapağından girdikten sonra bir yanda gürül gürül akan köprüçay ve uçsuz bucaksız karlı dağlar, diğer yanda yeşilin binbir tonu sizi selamlıyor.

Asfalt yol boyunca yaklaşık 30 km içeriye doğru giderken, yol boyunca rafting firmalarını göreceksiniz. Seyrek de olsa, şirin mahalleler, taş evler, bahçeler, yöre sakinleri karşınıza çıkacak. Sık sık durup sohbet etmekten ve Tazı Kanyonu’na nasıl gidilir diye sormaktan çekinmeyin.

Dijital haritalarda bir çok Tazı Kanyonu noktası işaretlenmiş. Bu konuda bir bilgi kirliliği söz konusu. Pek çoğu yöredeki işletmelere çıkıyor.
En güzeli yöre sakinlerine sora sora gitmek.

tktk

Yol sizi nihayetinde tarihi Oluk Köprü’ye çıkaracak. Aziz Paul yolunun da başlangıcı olan bu köprü, binlerce yıldır ayakta.

Köprüyü geçtikten yaklaşık 100 metre sonra, yol sola ve yukarı doğru kıvrılıyor. Yaklaşık 15-20 km bu yolu takip ettikten sonra Gaziler Mahallesi tabelasından sola içeri girin. Bu yol sizi Tazı Kanyonu’na götürecek.
Sosyal medyada sıkça gördünüz kanyon manzarası için biraz yürümeniz gerekiyor. Tazı Kanyonu’na 1,5 kilometre kala aracınızı park edeceğiniz bir alan var. İsterseniz araçla da son noktaya kadar gidebilirsiniz ama yürümenizi öneririm.

tazi-12

Kanyonu gören üç-dört harika nokta var.

Tazı Kanyonu özellikle fotoğraf tutkunlarının uğrak noktası. Hafta sonu giderseniz o meşhur kanyon pozunu çekebilmek için sıra bekleyebilirsiniz.
Yol zahmetli ama karşılığında size sunulan manzara gerçekten büyüleyici.
Ölmeden önce yapılması gerekenler listesine eklenmesi gerekiyor.

* Şair Şükrü Erbaş – Otların Uğultusu Altında kitabından.

Atlastaki Mavi Nokta!

Kısa bir süre önce gazetelerde şöyle bir haber yer aldı:

“…Burdur, Isparta, Antalya, Afyonkarahisar ve Konya’nın güneyinde yoğunlaşan göllerin oluşturduğu Göller Bölgesi, bu unvanını kaybetmeye doğru ilerliyor. Akşehir Gölü’nün önemli bölümü de kayboldu. Türkiye’nin ikinci en büyük tatlı su gölü özelliği taşıyan Eğirdir Gölü’nün su seviyesinde meydana gelen azalma ise tedirgin edici. ‘Türkiye’nin Maldivleri’ olarak ünlenen Burdur’daki Salda Gölü de kirlilik riskiyle karşı karşıya. Göller tamamen kurursa bölgedeki canlı hayatı bozulacaktır. Tatlı su kaynaklarımızı kirlettiğimiz zaman doğanın yok oluşunu izleyeceğiz. Haritalarda Göller Bölgesi’ni gösteren mavi noktaların birçoğu yeni baskı atlaslarda artık yer almayacak.”

3

Büyülü Bir Yer; Kovada

Antalya Isparta Yolu üzerinde bir kestirme yol var. Sütçüler Yazılı Kanyon levhasından içeri girince kıvrıla kıvrıla Eğirdir’e çıkıyorsunuz. Türkiye’nin meyve ambarı bir bölge.

Daha önce pek çok kez bu yolu kullanmamıza rağmen bir yeri ihmal etmiştik; Kovada.

Sütçüler-Eğirdir yolunda kıvrıla kıvrıla giderken yaklaşık 30 km sonra kahverengi bir tabela sizi sağa doğru bir yola davet ediyor. Kısa bir süre sonra da sizi “Kovada Gölü” karşılıyor.

“Bir tatlı huzur” arıyorsanız tam istediğiniz yer.

Benzersiz flora zenginliği ve yaban hayatı çeşitliliği var. 1970’te milli park, 1992’de l. derece doğal SIT alanı ilan edilmiş. Deniz seviyesinden 900 metre yükseklikteki gölün çevresi 20 kilometre.

9

Şahane bir yürüyüş parkuru var. Kızılçam, karaçam, saplı-sapsız-saçlı meşeler, pırnal meşesi, kokar ağaç ve ardıç gibi ağaç türleri ile hayıt, sandal, kocayemiş, funda, çitlembik, yabani zeytin, akçakesme, mersin, menengiç, boyacı sumağı, alıç, dağ muşmulası, böğürtlen, yabani gül, defne, tesbih ağacı, karaçalı, kördiken gibi bitkilerin arasında yürürken, size yaban ördeği, çulluk, keklik sesleri eşlik ediyor. 153 tür su kuşu tespit edilmiş. Rahatsız etmeden fotoğraflarını çekebilirsiniz.

4

Gölün rengi kirlilikten değil, sudaki biyolojik çeşitlilikten dolayı yeşil. Endişelenmeyin.

Milli parkın girişinden başlayan patika, size kısa bir süre sonra küçük bir iskeleye götürecek. Burası fotoğraf çekmek için ideal noktalardan biri. Güzergah üzerinde yaklaşık 300 m sonra ikinci bir iskele göreceksiniz. Yarımadanın en yüksek noktasında, muhteşem göl fotoğrafları çekilebileceğiniz gözetleme kulesi bulunuyor.

Milli Parkın girişinde küçük bir müze var. İçeride doldurulmuş hayvanlar ve posterler ile Kova ve çevresindeki zengin doğal yaşam anlatılıyor.

Kovada Milli Parkı’na giriş kişi başı 5 TL, araçla giriş 15 TL.

Dilerim Kovada Gölü atlaslardan hiç silinmez.

Not: Eylül ve Ekim ayları elma hasadı dönemi olduğu için, yol boyunca kamyon ve traktörler yoğun olarak arkanızdan ve karşınızdan gelecektir. Çinliler’in gümüş madeni ve çok sayıda taş ve mermer ocağı da var. Bu yüzden kamyonlara dikkat!

 

Fotoğraf

Dijital dünya sanki anılarımızı değersizleştiriyor. Oradan oraya koşturup, instagramda birbirimizle yarışırken – zamanımızı tüketirken- anlar, anı olmaktan uzaklaşıyor.

Çocukken, ailece bir albümün başında geçirdiğimiz saatleri hatırlıyorum. Sahi en son ne zaman bir albümümüz oldu?

Mezatlarda siyah beyaz aile fotoğraflarına rastlayınca üzülüyorum. Kentin eski fotoğrafları da benzer bir duyguya yol açıyor. Siyah beyaz ağaçların yerini gökdelenler almış. Eski toprak yollarda oynayan çocuklar yok.

Büyük fotoğrafçı Ara Güler ölmeden kısa bir süre önce Antalya’ya gelmiş, hastalığına ve tüm huysuzluğuna karşın yüzlerce hayranıyla fotoğraf çektirmiş, titreyen elleriyle kitaplarını imzalamıştı.

Benim için imzaladığı fotoğrafına bir de not düşmüştü;

“İstanbul ve Süleymaniye… Tabi ki balıkçılar ile beraber”

Böyle bir fotoğrafa sahip olduğum için mutluyum.

Mekanı cennet olsun.

Fotomuhabiri Dergisi için Ara Güler’le ilgili bir yazı kaleme alan Orhan Pamuk şöyle diyor;

“Bir sokak bize işten atılma acısını hatırlatır, bir başka sokak bir köprünün görünüşünü getirir aklımıza… Derken bir meydan bir aşk mutluluğunu, karanlık bir geçit siyasi korkularımızı ve bir çınar ağacı da eski yoksul halimizi getirir aklımıza…”

Belki de bu yüzden cep telefonunun denklaşörüne basarken biraz daha özenli olmalıyız.

“Geçip giden zamanları / Bir yerlerde bulsam”

Sevgili Ebru Çengeloğlu sosyal medyadan hoş bir sürpriz yaptı… 20 yıl önce Sabah Akdeniz için yaptığım “Piyazcı Mustafa” röportajının küpürünü paylaştı. Meğer “Antalya Piyazının Babası” yazım bugün restoranda Amerikan servisi olarak kullanılıyor muş. Hem hoşuma gitti, hem duygulandım. Mustafa ağabey rahmetli oldu. Bildiğim kadarıyla oğlu mesleği devam ettiriyor. Merak edenler için yeri İsmetpaşa Caddesi’nde.

Gerçek Bir Kent, Felsefe ve Sanat Yaratmalı

Şehirde mantıklı bir kaç kelime duymak isteyenlerin sayısı artıyor. Nereden mi biliyorum?

Antalya Kültür Sanat’ta sezonun ilk Felsefe Konuşmaları kapalı gişeydi.

İlk buluşmanın konukları “Değişen/Dönüşen Kentler ve Kentlilik Olgusu: Kentlerde Sinema, Sinemada Kent” başlıklı konuşmalarıyla Akdeniz Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Gönül Demez ile Akdeniz Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Emine Uçar İlbuğa oldu.

Moderatörlüğünü Doç. Dr. Cihan Camcı’nın üstlendiği söyleşiye büyük ilgi vardı. Merdivenlerde bile yer yoktu. Gözlerime inanamadım. Çoğunluk gençti. Şaşırtıcı olduğu kadar sevindirici bir kalabalık. Etkinliğin ücretsiz olması bunda etkili olmuş mudur? Bence hayır.

Zira kentte son günlerde çeşitli konularda görüşünü dile getirmek ya da görüş almak isteyen, fikir birlikteliği yapan küçük küçük topluluklar oluşmaya başladı. FullAntalya’nın ThinkTalk’u buna güzel bir örnek. Katılımcıları giderek büyüyor.

Gelelim Felsefe Konuşmaları’na. Duyurusunda deniyor ki;

“…Sinema, kent, hız ve teknik modernleşmenin en önemli göstergeleridir. Sinemada anlatılan hikayeler çoğu zaman kent ve kentlilere ya da taşra/kent karşıtlığında bireysel ve toplumsal yaşanan sorunlara ilişkindir. Bununla birlikte sinema-kent ilişkisi sadece konu bakımından sınırlı olmayıp, mekansal olarak da önem taşır. Sinema bir yandan kentsel yaşam görünümlerini bize sunarken, öte yandan kentin görsel deneyimlerini biçimlendirir. Bu bakımdan sinema filmleri ve sinema mekanları bireysel, toplumsal, tarihsel, kültürel bellek bakımından da önemli bir yere sahiptir.”

Söyleşiden aklımda kalanlar;

  • Kent fiziksel bir yapı mı, yoksa başka anlamları var mı?
  • Kent insanı daha özgür ama aynı zamanda aşırı uyarıcılar nedeniyle bezgin.
  • Kentli sürekli bir yerlere yetişme telaşı içinde…
  • Tüketim üzerinden kimliklenen bölgeler var.
  • Yeni Antalyalılar kent tarihi ile kopuk bir hayat sürüyor.
  • Saray Sineması, Yıldız Sineması apartman oldu. Bugünkü Yenikapı-Karaalioğlu Parkı girişinde 1918’de açılan Elhamra Sineması’nın yerinde bankamatikler var.
  • Ve son söz: Gerçek bir kent, felsefe ve sanat yaratmalı.

Kendi ıssız adamızı hiç mi keşfedemeyeceğiz?

“Sosyo-psikolojik coğrafya” profesörü Alaistair Bonnett’in “Harita Dışı” kitabında gezegendeki en gizli, en karanlık ve en tuhaf yerler anlatılıyor. Ortak noktaları, dünya atlaslarında yer almamaları ve adreslerinin Google Maps aracılığıyla bulunamayacak olması. Yani Bonnett, yeryüzünün gerçek görünmez kentlerini, yersiz yurtsuz halklarını anlatıyor. Sadece bir farklı yer var: O Google Maps dahil bütün haritalarda var ama aslında hiç olmamış.

Alaistair Bonnett bütün bu yerleri sırf ilginç ve görülmeye değer oldukları için seçmemiş. Ona göre, hiçbirimiz sürdüğümüz hayatlardan çok memnun değiliz; bazen kaçıp uzaklaşmak, yeni yerlerde yeni hayatlar kurmak istiyoruz. Mesela ben bazen arkadaşlarıma “Neverland’de buluşalım” diyorum. İşe bakın ki kaçacak yer yok. Teknoloji sağolsun; dünya küçüldü, herkesin her dakikası biliniyor, her yer sürekli gözetleniyor. Peki, bu durumda biz kendi ıssız adamızı hiç mi keşfedemeyeceğiz? Bonnett’a göre, hâlâ seçeneklerimiz mevcut. Kaçabilir, keşfedebilir, istemezsek bulunamayabiliriz.

Yazının devamı https://egoistokur.com/gercek-gorunmez-kentler-haritada-olmayan-ulkeler/

Masalcı…

Dinledikçe susması, düşündükçe susması…

Tek başına iki kişi olmuş kendisiyle gölgesi,

Heykelini yontuyor yalnızlığın ustası….

böyle diyor Özdemir Asaf “Bir Adam” şiirinde…

Mardin sokaklarında gezerken, bir Adam tanıdım … Namını çok duyardım, merak ederdim… Mardin’in taş ve dar sokakları arasında dolaşırken tesadüfen kendimi atölyesinin önünde buldum… Masalcı Ebu Burak…

Asıl Adı Tacettin…

img_1974

İlk izlenim….

Bu adam güzel susuyor. İsraf edecek kelimesi kalmamış gibi.

Dükkanın içi, dışı, sokağı rengarenk şahmaran tablolarıyla süslü. (Utandığım için fiyatlarını soramadım. Ben de böyle bir adamım işte. Sanatçıyla pazarlık etmekten korkuyorum.)

Duvarda, etrafta bolca bakır tepsi ve metal objeler var. Demir işçisi aynı zamanda ama etraftaki eşyalardan çok ellerine bakınca anlaşılıyor.

Belli ki becerikli bir adam. Çok becerikli bir adam.

Masal anlatıyor. Öyle içten anlatıyor ki masalın içinde geziniyorsunuz.

Kafasının içinde de, dükkanının duvarlarında da, sokağında da onlarca hikaye gizli.

img_1983

Mardin Bienali için Fransız sanatçı Thierry Payet tarafından hazırlanmış “Şehrin Duygu Haritası” O’nun kapısında duruyor.  Haritanın bir de kitabı var. Mütevazi kara bir kitap.

Şehrin bütün sırları bu kara kitabın içinde gizli.

“Anlatım – Mardin Hikayeleri” isimli kitapta Mardin Bienali için Ebu Burak’ın atölyesinin önünde vücut bulan enstalasyonda yer alan birbirinden ilginç, etkileyici, kentle ilgili ipuçları veren sözler, anekdotlar yer alıyor.

Hediye ettiği kitaptan altılı çizili satırları paylaşıyorum.

img_1990

Şehir bitmiyor

şehir hep var

anlatacakları var

dinliyorum.

anlattıkça açılıyor

açıldıkça karışıyoruz..

kokusunu, sesini, dokusunu

seni, beni görüyorum,

duvardaki otu…

şehir bitmiyor.

anlatıyorum.

**

mardin

Ellerim beni farklı yerlere götürüyor. Ellerim olmasa oralara gidemem.

**

Çalıştığımda dertlerimi unutuyorum.. Kötü şeylerle zaman geçirecek vaktim yok. Büyük babam derdi ki; soylu kişiler sanatçı doğar. Çalışırken kötü şeyler hissetmem. Hissettiğim sanat, bütünüyle atölyemde bunu hissederim.

**

Atölyede bir yaz gecesi, filozof, Tanrı’nın karşısına çıkıp bir soru sormaya hazır olduğunu söyledi.

**

Mayıs 15’ten sonra düşen ilk yağmurun suyu toplanır, imam tarafından okunur, akreplere karşı korumak üzere evlerin etrafına serpilir.

**

Dükkanında birçok insan hediyelik eşya olduğunu düşündükleri şeyleri alıyorlar, ancak çok daha fazlasılar.

ebu4

Burada anlatılacak çok hikaye vardır, ama bazen hikayeleri anlatmayız ki, hikayeler başka yere gitmesin, Mardin’de kalsın diye.

**

Birisi şöyle yazmış:

“Ebu Burak’ın dükkanı çok özel bir mekan. Buraya özellikle onun için gelirim. İstanbul’dan geliyorum. Birkaç saat kalıyor, sonra geri dönüyorum.

Cennet bahçesi, yılan, elma..”

**

Biri dedi ki; dikkat et, biri hikayelerini anlatabilir. Dedim ki; hikayeleri anlatabilirsin ama hikayeyi anlatanı anlatamazsın. Şiir için aynısı geçerlidir. Şiirleri anlatırsın ama şairi anlatamazsın.

img_1969

Mardin’e  Sipahiler Çarşısı’na (Revaklı Çarşı) yolunuz düşerse mutlaka tanışın.

Ama bir uyarı;

Her şahmaran sahibini bekler. Öyle herhangi birine satmaz..

Kayaköy… Kanatsız Kuşlar Mezarlığı

Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini

Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki

**

Uzun uzun bakıyorum kıvrılan sokaklara

Tek yaprak bile kıpırdamıyor nedense

**

Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz

Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün…

Ahmet Telli

img_0908

Fethiye’de bir köy var. Adı: Kayaköy. Sanırım kayaların üzerine kurulduğu için bu adı vermişler. Bana sorarsanız insanlık tarihi boyunca hüküm sürmüş bütün taş kalpli siyasetçilere bir gönderme.

Tarih boyunca yüzlerce insan topluluğu, yaşadığı topraklardan göç etmek zorunda kaldı. Kayaköy bunun en taze örneklerinden biri. Henüz bir asırlık bir geçmişi var.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında çoğunluğu Ege ve Akdeniz bölgesinde yaşayan Rumlar ile Yunanistan’da yaşayan Türkler, devletlerarası bir anlaşmayla yer değiştirdi. Mübadele sonucu binlerce insan evini bırakıp, söz de kendi ülkesine göç etti.

Antalya’nın Şarampol Mahallesi’nde Giritli komşularımızın arasında büyüdüğüm için iyi biliyorum.

Onlar hiç kendi topraklarında olmadılar. Gelenler burada yabancı, gidenler orada.

img_0927

İşte Kayaköy eski adıyla Karmylassos tam da bu mübadelenin cansız tanığı.

Bugün müzekartla ya da 5 lira ödeyerek girdiğiniz turistik bir örenyeri. En çok da fotoğrafçıların uğrak yeri. Fethiye içine girdiğinizde yön levhaları sizi Kayaköy’e götürüyor.

Yamaca dayalı evlerin tamamı 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yapılmış. Yapıların ahşap bölümleri kapı vs. doğal etkenlik sonucu tahrip olmuş. Duvarlarda çok az da olsa, mavi ve turuncu boya izleri görünüyor. Buradan anlıyoruz ki, aslında kent bugün göründüğünün aksine renkli cıvıl cıvıl bir yermiş.

img_0850

Aslında kentsel mimari açıdan da derslik bir yer. Kentte her biri 50 metrekare büyüklüğünde birbirlerini manzara ve ışık açısından engellemeyen 400 civarında ev var. 2 büyük kilise, 1 okul ve 1 gümrük binası da ayakta.

Ziyaret saatleri 08.00 – 19.00 saatleri arıasında. Ziyaret saatleri dışında bölgeye girmek yasak.

img_0885

Kayaköy sırtını yamaca dayamış ve yüzünü bereketli bir ovaya dönmüş. Kısa bir yürüyüşle yamacın arkasına geçtiğinizde Gemiler Koyu ve muhteşem bir Akdeniz manzarası sizi selamlıyor. Görmeden dönmeyin.

img_0846

Dip not: “Kanatsız Kuşlar”, ünlü İngiliz yazar Louis de Bernières’nin romanının adı. I. Dünya Savaşı’nın son yılları ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Fethiye’nin bir köyünde birlikte yaşayan ve daha sonra göç etmek zorunda kalar Müslüman ve Hristiyan halkın yaşamını konu alıyor. Mutlaka okumalısınız.

img_0790

img_0921

img_0942