Antalya’nın tablosu Beydağları

 

 

 

 

 

Antalya denince hep deniz akla geliyor. Oysa Akdeniz’i Antalya Körfezi’ni çevreleyen dağlardan gelen serin sular besliyor.

Gazeteci Mustafa Balbay bir yazısında şöyle diyor;

“…Beydağları Antalya’nın dev bir tablosudur…

İster taa uzaklardan izleyin, ister Kaleiçi’nde karşısına geçin, ister dibine kadar gelip çökün…

İsterseniz  de içine girin!’’

Balbay, haksız mı?

 

 

Ben, yaz aylarında balkonumdan, kışın penceremden Beyağları’nı izlemekten büyük keyif alıyorum. Sekizinci  katta oturduğumu unutup, önümde yükselen binalara sitem ediyorum.

Beydağları’nı daha iyi tanımak isteyen dostlarımıza Antalyalı gazeteci ağabeyimiz Mustafa Tuncel’in, “Beydağları Efsane Söyler” adlı kitabını okumalarını tavsiye ederim. Meraklıları Antalya Gazeteciler Cemiyeti Kütüphanesi’nde bulabilirler.

Kaç sezon finali sığar ki bir ömre?

 

 

 

 

 

 

 

 

–        Siz hangi edebiyat uyarlamasındansınız? Ben sizi Araba Sevdası’ndan hatırlıyorum.

–        O daha çekilmedi mi?

–        Siz Gossip Girl dizisinde Bihter’in ablası olan kız değil misiniz?

–        Pardon karıştırdım mı? Benim favori dizim Maymunlar Cehennemi de!

 

Ne çok fragman dönüyor hayatın dipnotlarında dikkat ettiniz mi hiç?

Bir gecede birkaç tekrar ve yeni bölümde, birden fazla karaktere bürünüyoruz çoğu zaman.

Kendisi “varoşcity” İstanbul’un arka sokaklarında… Çakma Mardin, Çakma Urfa dolaylarında…

Sabah uykulu gözlerle birbirimize anlatıyoruz, “arkası haftaya” devreden yaşanmamışlıklarımızı.

İçimizdeki çocuk Osman, tercüman oluyor duygularımıza.

Zaman “öyle bir geçiyor” ama şairin dediği gibi “delipte geçiyor” kardeşim.

Ekranda durduğu gibi durmuyor ki meret.

“Kendi hayatımda sürgünüm” diye bağırıyordu genç bir kadın.

Yalan da değildi, sahici bir replikti. Toplumsal bir mesaj içeriyordu ilk defa.

Kendi hayatımızın sürgününde ekrana kilitlenmiş meraklı gözleriz artık hepimiz.

Bu sezona yetişmese de bir daha ki sezona yine bekleriz.

“Mutlu finaller” temennisiyle.

Ama bir dakika biz “mutlu final” sevmeyen bir nesiliz.

Ne demiş şair; Hüzün ki en çok yakışandır bize

Zaten kaç sezon finali sığar ki bir ömre?

 

 

 

 

 

 

Şairle tanışma…

Siz hiç sevdiğiniz bir şairle tanıştınız mı? Okurken yüreğinize dokunan, kelimeleriyle aklınızı karıştıran, başka baharlara, iklimlere coğrafyalara taşıyan.

Bejan Matur’un Antalya Kitap Fuarı’na katılacağını öğrenince imza gününü iple çekmeye başladım.

Ama zaman o kadar kısaydı ki.

Şair için bir kitap imzalamak ne kadar vakit alırsa, o kadar işte.

“Tanışma” bile denemez aslında.

Oğullarım için üç kitap aldım. Üçünü de Oğullarımın adına imzalattım. Adımı söyleyince twitter’daki mesajlarımdan tanıdığını söyledi. Çok şaşırdım…

Ama zaman o kadar kısaydı ki.

Şimdi bana her zaman yaptığım gibi, okumak ve sevdiğim cümlelerin altını çizmek düştü..

Şairin izni olursa, altını çizdiğim cümleler…

“….Daha büyük acıları vardır belki hayatın

O toprağa basan

Genişlediğini gören ormanın.”

(Peri Ormanı- Ayın Büyüttüğü Oğullar)

 

“…Kalbe değen tuzlu sular yakmadığında

Anne de

Tanrı da

Unutulacak.”

(Akdeniz-Ayın Büyüttüğü Oğullar)

 

“Yol gidenin

Gün dönenindir

Şiir hayatın

Ve görenin.”

(Allah’ın Çocukluğu – Tanrı Görmesin Harflerimi)

 

“…Hayat ne kadar karmaşıksa

İyilik o kadar yalın.”

(Kuzeyde Zaman – Tanrı Görmesin Harflerimi)

 

“…Sonsuzluk benden çıkan ve bana dönen değil

Benden çıkan ve bana dönmeyendir.

Dönmeyendir sonsuzluk.”

(Sonsuzluk Bilgisi – Tanrı Görmesin Harflerimi)

 

“…Kutup yıldızı yerinden oynasa bir an

Balıkçı mı şaşırır yolunu,

Çoban mı unutur ıslığını?

Belki de hiçbir şey

Hiçbir şey hakikatimi değiştiremez.

Yeryüzünün düşüyüm ben

Uykusunu bitiren insan

Uyanınca görecek

Asıl karanlık ötede…”

(Yeryüzünün Düşü  – Tanrı Görmesin Harflerimi)
Vaktim olsaydı eğer, çocuksu bir merakla O’na sormak isterdim; “Neden her kitap siyah bir sayfa ile başlıyor?” diye. Ben aklını kurcalayan soruların yanıtlarını, sahibinden duymak isteyenlerdenim.

Zaman o kadar kısaydı ki.., Soramadım, öğrenemedim.

Sizi de merakta bıraktıysam özür dilerim.

 

Meraklısına Dip not: Aldığım kitaplar TİMAŞ yayınları.

 

Boğaçayı Köprüsü’ndeki küçük kırmızı kilit…

 

 

 

 

 

 

Bugün Antalya’nın Konyaaltı Sahili’nde yürüyüş yaparken Boğaçayı Köprüsü’nün yeşil parmaklıkları üzerinde küçük kırmızı bir kilit gözüme çarptı. Sıradan bir kilit değil. Küçük kalp şeklinde kırmızı bir kilit. 

 

Bu kırmızı kilitin mutlaka bir anlamı hikayesi olmalı.

Tıpkı Paris’te Pont des Arts Köprüsü’nü Sen Nehri’ndeki diğer yüzlerce köprüden farklı kılan binlerce kilit gibi.

Bugun 12 Şubat 2012 pazar.

Salı günü 14 Şubat. Yani tüm dünyada Sevgililer Günü.

Merak ediyorum; Boğaçayı Köprüsü’ne başka aşıklarda kilit takacak mı? 

 

Pont des Arts Köprüsü’nde aşk ve kilitler üzerine

“……….Hava kararmak üzereydi. Louvre Müzesi’nin arka kapısından çıkıp otelimize dönmek için taksi ararken kendimizi bir köprünün üzerinde bulduk. Korkulukları üzerinde yüzlerce kilit asılı. Çeşit çeşit, irili ufaklı. Kırmızı kalpli olanından, bisiklet kilidine kadar yüzlercesi. Bir anlamı vardı elbet. İnsan durduk yere niye köprüye kilit taksın.

Bizim dilek ağaçlarına çaput bağlayıp dilek tutmamız gibi, Paris’teki uygulamada da köprüye kilit takıyorlarmış. Bir çeşit modern sanat eseri olarak başlamış, daha sonra Fransız aşıklar bunu devam ettirmiş. Ertesi gün konuştuğumuz Rehberimiz, “Pont des Arts Köprüsü’ne (sanatçılar köprüsü), artık kilit asılmasına izin vermiyorlar” diyerek merakımızı giderdi.” diye yazmıştım.

yazının tamamını okumak için; http://www.beyazatlipress.com/?p=80

Moğol Kurdu

Temuçin’in kazandığı başarıların yankısı bozkırda dörtnala yayılıyor ve dün onu terk edenler bugün atlılarının ve okçularının arasına katılıyordu. Zeki ve sabırlı Temuçin’in içgüdüleri bir kurdunki gibidir. Yanında, her türlü güçlük karşısında dimdik ayakta kalmayı başaran sadık dostu Borçu, tüm dünyanın tanıdığı ve önünde korkuyla diz çöktüğü Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Cengiz Han’ın, yani Temuçin’in büyüklüğünün en yakın tanığı olacaktır.

Temuçin’in Moğol boylarını kendi sancağı altında toplaması yirmi yılını aldı; daha sonra fetihlere çıktı ve tutulmaz atlılarıyla, Çin ve İran gibi İmparatorluklara diz çöktürdü, kendi ordusundan on kat daha kalabalık orduları bozguna uğrattı ve alınmaz denilen kaleleri alarak, görkemli uygarlıklara son verdi.

Borçu’nun anlattığı bu öykü bize, ‘Gog ve Magog topraklarından çıkan felaketin’, yani bütün halkları tek bir kağanın egemenliği altında toplayarak aralarındaki anlaşmazlıklara son vermeyi başaran Cengiz Han’ın ruhu ve dehası konusunda fikir veriyor. Aynı zamanda Kağan’ın kan kardeşi olan saf ve sadık Borçu, bu destandan bir de aşk romanı çıkarıyor.

Temuçin’in kadınlarını ve atlarını başkalarından, hatta en sadık dostundan nasıl kıskandığını yaşayarak öğrenecektir. Homeric adını kullanan yazarın diğer eserleri Ourasi le roi faineant, I’ Aventure da Mazeppa ve 1992’de yayımlanan Oedipe de cheval’dir.

Yazar:Homeric
Çevirmen:Ali Cevat Akkoyunlu
Sayfa Sayısı: 452
Baskı Yılı: 2008
Yayınevi: Doğan Kitap

Akvaryumdaki Stalin

Prag’da ünlü Charles Köprüsü’nde 60 küsur heykelin her birinin önünde durup fotoğraf çektirip, sokak sanatçılarıyla keyifli bir gün geçirdikten sonra, hararetle tuvalet ararken, kendimizi eski bir binanın geniş avlusunda, havada asılı duran tabancalara bakarken bulduk.

Bir arkadaşımızın çığlığıyla kendimize geldik. Gözleri faltaşı gibi açılmış, “İçeride ceset var” dedi.

Bakımsızlıktan dökülen odaya girdiğimizde şaşkınlıktan küçük dilimizi yuttuk. Dev bir akvaryumun içinde bir erkek cesedi. Dikkatlice bakınca bunun cansız bir manken olduğunu anladık. (Stalin’e benzediğini belirtmeliyim.)

Binanın Prag’daki genç sanatçılara tahsis edildiğini öğrendik. Çöp kutusunun üstünde bir birlerine sarılan çift ise serginin en masum eserlerinden biriydi.

Kültür – sanat kenti olmak böyle bir şey olsa gerek. Tuvalet ararken kendinizi bir sergide buluyorsunuz!

Çitlenbik

 

 

 

 

 

 

Antalya’nın Karaalioğlu Parkı’nda, falezlerin kıyısında, köklerini Akdeniz’e doğru sarkıtan, yılların yorgunluğunu yüklenmiş dallarıyla Beydağları’na baş kaldıran bir güzel ağaç bekler sizi. Adı Çitlenbik.

Antalya’nın ilk mimarı – şair Tarık Akıltopu, aşıklar ağacı da denen bu güzel “çitlenbik”i şu şiiriyle ölümsüzleşmiştir.

 


Çitlenbik;
Hatırladın mı beni?
Yetmiş sene evvelini
Arkamıza gurubu alarak
Resim çektirdiğimiz
Sana aşıklar ağacı
Dediğimiz günleri?
Görüyorum,
Kökün hala toprakta
Gövden boşlukta
Farkındayım,
Sen de yaşam savaşı
Veriyorsun benim gibi
Bu yaştan sonra.

“Üç Maymun” kadar bile insan olamadığımız durumlar!

Şu sıralar bolca Mevlana okuyor, Mevlana’dan alıntılar yapıyoruz ama nafile. Söz bir yerde, düşünce bir yerde, eylem bir yerde tıkanıyor. İçinde bulunduğumuz çağın kıymet bilmez Tanrıları gelip aklımızı bir şekilde çelmeyi başarıyor.

Toplum olarak garip bir dönemden geçiyoruz. Değerlerimiz hızla değişiyor.

Ne diyor Mevlana; “Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.”

Cekete, kravata, ayakkabıya garip anlamlar yüklüyor, statü sembolleri sayıyoruz. Temiz ve alın teriyle alınmasından çok, bol sıfırlı etiketleri ve markalarına önem atfediyoruz.

Yönetmen Nuri Bilge Ceylan, “Üç Maymun” isimli filmiyle 61’inci Cannes Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen Ödülü”nü aldığında, kürsüden “Bu ödülü, tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme armağan ediyorum” dediğinde hepimizi gururlandırmıştı. Kürsüye smokiniyle çıkan başarılı yönetmen, ülkemizi temsil ederken, ruhumuzu okşayan bir konuşma yapmıştı. O gün filminden ve simokininden daha çok o lirik sözlere odaklanmıştık.

Aynı yönetmen, SİYAD Ödül töreninde kürsüye sade bir “hırka” ile çıkınca göze battı. Ne yaptığından, ne söylediğinden çok ne giydiğiyle ilgilenir olduk bir anda.

Radikal Gazetesi’nde Elif Türkölmez imzalı, “Nihayetinde çul’dur” başlıklı yazıyı okurken takıldı bunlar aklıma. Türkölmez “Bilge Bey’in hırkası çok zarifti. Filmleri gibi, kendisi gibiydi. Nihayetinde ‘çul’dur” diyor.

 Affına sığınarak bu güzel yazıyı bloguma koymak istiyorum.

 

Nihayetinde ‘çul’dur

Bilge Bey’in hırkası çok zarifti. Filmleri gibi, kendisi gibiydi. Onun sinemayla yapmaya çalıştığı da buna az çok benzer bir şeydir. Gücün ve gösterişin temsil ettiği değerlerle ancak eleştirmek için ilgilenir.

Giysilerin temsil değeri vardır. Ayağınıza giydiğiniz pabucunuz, üzerinizdeki kazağınız, pantolonunuz, şapkanız; kazancınızı, sınıfınızı ve zevklerinizi temsil eder, en azından etmesi beklenir. Pejmürde kılıklı bir zengin görürseniz şaşırırsınız. Aynı şey, iyi giyimli bir yoksul gördüğünüzde de geçerlidir. Hırsızlık yaptığını düşünürsünüz yahut pis işler çevirdiğini… Belki bir kereliğe mahsus bir kötülük işte, neyse. Pejmürde zengin ise olsa olsa bir varoluş krizindedir. Ya da sosyetenin değerlerini umursamayan bir saygısız, cemiyetten dışlanması gereken bir kendini bilmez.

Neden, maharetli bir terzinin elinden çıkma biçimli ceketimiz lüks bir restoranın kapısını sonuna kadar açtırır da, solgun renkli örgü hırkamız açtıramaz? Çünkü ceketi giyenin bu cekete verecek parası olduğuna, bu parayı kazanacak bir işe, bu işi alabilecek donanıma, bu donanım için gerekli eğitime sahip olduğuna inanılır. Yani ceketli kişi toplumun saygın bir üyesidir. Muhakkak bir işi vardır ve içi para dolu bir cüzdanı. Şık ve pahalı bir ceket giyen kişi usa yakındır, hırkalı kişi duygulara. Ceket zengini, hırka yoksulu temsil ederse eğer, ceket gösteriştir, hırka fonksiyonel. Ceketi bize bakan gözler için, imaj için yani en nihayetinde başkaları için giyeriz, hırkayı ısınmak için, yani kendimiz için.

Diyeceğim, Nuri Bilge Ceylan’ın SİYAD ödül töreninde giydiği hırka çok zarifti. Dışarıda lapa lapa kar yağarken giyilebilecek makul bir kıyafetti. Gri renkli, üzerinde kar desenleri olan, kendisine biraz büyük geldiği için ayrıca güzel duran, sade bir hırka… Bu, ‘üzerine büyük gelme’de de her zaman bir şey vardır. Hırkanın başka birine ait olduğu hissi belki. Çok sevilen birine, çok özlenilen birine. Ya da şöyle diyeyim: ‘Emanet’ giymekten gocunmayan, yücegönüllüdür. Şunu bilir: Bu üzerimdekiler nihayetinde ‘çul’dur.

Hırkada insana iyi gelen bir duygu var…

Bilge Bey’in hırkası, tekrar söyleyeyim, çok zarifti. Filmleri gibi, kendisi gibiydi. Onun sinemayla yapmaya çalıştığı şey de buna az çok benzer bir şeydir. Gücün ve gösterişin temsil ettiği değerlerle ancak eleştirmek için ilgilenir. Ayrıca törende gecenin en güzel cümlesini de o söylemiştir. “Teşekkür ederim. Ödül için de tabii ama esas bütün o yazılar için.”

Smokin tahmin de edileceği gibi, bir kral için üretilmiş ilk kez. Londra’da Savile Row tarafından 1860’ta VII. Kral Edward için dikilmiş. Amerikalı milyoner James Potter, 1880’lerde İngiltere’yi ziyaret ettiğinde smokini çok beğenmiş ve bir tane satın almış. Potter’ın ‘Tuxedo Park’taki şehir kulübündeki erkekler, onu örnek alarak giyinmeye başlayınca moda New York’a yayılmış. Hikâyede şaşırtıcı bir yan yok. İçinde, ‘kral’, ‘milyoner’ gibi sözcükler geçiyor.

Hırkada her zaman insana iyi gelen bir duygu, insanı varlığına duacı yapan bir vazgeçilmezlik var. Sırtına bir hırka atmanın güven duygusuyla kesinlikle bir ilgisi var. Depresyon hırkası var, melamet hırkası var, Mecnun’un hırkası, Kurt Cobain’in hırkası var. Var da var. Yaz akşamları var sonra, masada yarım kadeh rakı, omuzda el örgüsü hırka var. Bir de tabii, “Kendim giydim, kime ne?” diye bir türkü…

Kıyafet meselesini Radikal’e anlatmıştı…

Nuri Bilge Ceylan, Radikal’den Erkan Abi’ye (Aktuğ) birkaç yıl önce anlatmış zaten: “Modern olmaya çalışan az gelişmiş ülkeler, modernliğin önce dış görünüşüyle ilgileniyor. Sadelik, alçakgönüllülük, kendinle alay edebilmek gibi özellikler bizim kültürde hiçbir zaman bir üst değer olmamıştır. Böbürlenmek, şişinmek, övünmek her zaman daha çok onay görmüştür. Az gelişmiş ülkelere has çifte standardın en somut gösterilerinden biri de, kendi ülkesinde aşağılanan bir davranışı, bir Batılı yaptığında bu davranışa hemen hayran olunmasıdır. Geçen yılların birinde İstanbul Film Festivali Ödül Töreni’nde, bir sürü kravatlı Türk arasında, kolları sıvanmış soluk kazağı ve eski kadife pantolonuyla John Berger sahneye çıktığında bütün yorumlar aynen şöyleydi: ‘Ne rahat adam!’ Bu ülkede kravata, smokine ya da o tip giyime yüklenen anlam, beni bu tarz giyimden ve onun temsil ettiği hemen her şeyden yıllar önce soğuttu. Cannes Film Festivali’ne gittiğimde smokin giymek zorunda kalmıştım ama doğrusu kendimi maymun gibi hissetmiştim. (…)

Elif TÜRKÖLMEZ / RADİKAL Gazetesi / 20.01.2012

 

Fotoğraflar; www.nuribilgeceylan.com’dan alınmıştır.

 

Sosyal Medya’daki ilk zaferim

Yazılı medyada uzun yıllar görev yaptım. Türkiye’nin en önemli gazetelerinde çalıştım. Övünmek gibi olmasın haber ödülleri, yılın gazetecisi ödülleri almışlığım var. 

Ama bu süre zarfında başta rahmetli babam Ali Temel Çakmur olmak üzere yakınlarımdan sık sık şu azarı işittim durdum; “Ne biçim gazetecisin?”

Azarlanma nedenimi izah edeyim.

Emekli olan Babam, bütün gün arkadaşlarıyla kentin caddelerini ve parklarını dolaşır, gözüne çarpan her konuyu cebindeki not defterine yazar, sonra ilk fırsatta çalıştığım gazetenin ofisine uğrardı. Kısa bir muhabbetten sonra, babam cebindeki not defterini çıkarır, başlardı anlatmaya;

–          “Evlat, yine bizim mahalleyi kazıyorlar. Her yer toz toprak içinde”

–          “Kalekapısı’nda su borusu patlamış, turistlere rezil oluyoruz”

–          “Halk pazarında balıkçıların suları caddeye akıyor, etrafı kokutuyor”

–          “Karaalioğlu Parkı’ndaki kafeler, belediyenin banklarını kasıtlı olarak ıslatıyor ki, millet oraya değil, kafeteryaya otursun, hepsi üçkağıtçı bunların”

(bu sonuncusuna çok güler, inanmazdım ama doğruymuş)

Yazın bunları, niye yazmıyorsunuz?

Babam siteminde haklıydı elbet.

Ama o günün koşullarında bizim yaptığımız gazetecilikte ortadaydı. Hoş bugünde durum farklı değil. Anlı şanlı gazeteler ne yapsın bizim mahallenin patlayan su borusunun haberini. Antalya’da bugünkü gibi Akdeniz ekleri yok, yerel gazete sayısı bir elin parmaklarından az. Genellikle ünlü sanatçıların konserlerini, üstsüz güneşlenen turistleri, devlet büyüklerinin ziyaretlerini vs. haber yapardık.

Bugün artık medya çok gelişti. Özel televizyonlar, radyolar ve en önemlisi internet  ve “sosyal medya” var.

Dün televizyonda bir yangın haberini izliyorum, herkesin elinde cep telefonu, herkes kameraman, muhabir vaziyetinde.

Çektiğiniz bir fotoğrafı bir tık’la dünyanın dört bir yanına iletebiliyorsunuz.

Ben artık aktif olarak bir gazetede çalışmıyorum. Ama gördüğüm tüm olumsuzlukları ve güzellikleri twitter’da ve blog’da yazarak, bir çoğunu şahsen tanımadığım takipçilerimle paylaşıyorum.

Sosyal medyada serbest gazeteci olmanın keyfini çıkarıyorum.

Geçtiğimiz günlerde superonline’cılara taktım. Fiber optik kablo – süper internet sloganlarıyla mahallenin altını üstüne getirdiler.

Twit bombardımanı ile konuyu gündeme getirdim. 24 saat dolmadan, açılan çukurlar kapatıldı, yolumuz asfaltlandı, toz – toprak temizlendi mahalle pırıl pırıl oldu.

Bu benim sosyal medya’daki ilk zaferim.

Rahmetli babam görseydi benimle gurur duyardı.

Dipnot: Şayet babam sağ olsaydı o zaman bürokratların, bakanların, belediye başkanlarının vay haline. Kesin elinde tablet bilgisayar bütün gün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile twit’leşir, belediye başkanlarını ve bürokratları twit bombardımanına tutardı

Zamanın durduğu yer

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Antalya’da öyle yerler var ki, gezerken sanki ağaçlar, deniz, gökyüzü, çakıltaşları kulağınıza bir şiirin mısralarını fısıldar.

Antalya’yı iki kişiden dinlemeyi severim. Birisi kent tarihçisi Hüseyin Çimrin, diğeri araştırmacı Giray Ercenk.  Antalya’ya dair merak ettiğim tüm soruların yanıtları, iki değerli ağabeyim de mevcuttur.

Giray Ercenk’in tavsiyesi üzerine maceraperest arkadaşım Ender’le Antalya’nın Akdeniz’deki en uç noktasında bulunan Karaöz’deki Gelidonya Burnu’na doğru yola çıktık. Giray Ağabey, “git ve fenerin önüne gelince beni ara” dedi.

Karaöz, Kumluca İlçesi’ne bağlı şirin bir belde. Karaöz’ün eteklerine kurulduğu Musa Dağı’nın  yamaçlarını tatil siteleri işgal etse de, Akdeniz’in diğer turistik bölgelerine göre hala bakir bir belde ve dilerim öyle de kalır.

(Bunları yazarken, 1990’ların başında bir haber için gittiğim Çıralı’da köylülerin “Haberimizi yaparsan millet buraya akın eder, huzurumuz kalmaz” dediğini anımsıyorum.)

Antalya – Kumluca Karayolu’nun Adrasan Sapağı’ndan sahile indikten sonra, Adrasan’ın içinden yönlendirme levhalarını takip ederek Karaöz sahiline indik. Adrasan  – Karaöz arasındaki asfalt yolun çukurlar ve bakımsızlık nedeniyle çok kötü olduğunu söylemeliyim.  Sahilde “Korsan Koyu” ve “Gelidonya Feneri” tabelasını göreceksiniz. Sahilde “Likya” adında şirin bir balık restoranı var.

Restoranın garsonunun tavsiyesi üzerine, bir yanda orman, bir yanda deniz yaklaşık6 kilometrearacımızla gittikten sonra “Likya Yolu, Gelidonya Feneri2 km.” yazılı tabelanın yakınında park ettik. Aracı Karaöz sahilinde bırakıp bu yolu yürümek de mümkün. Ama dedim ya garsonun uyarısı üzerine açıkçası bizim gözümüz yemedi ve otomobille gitmeyi tercih ettik.

Araçtan indikten sonra sonra, karşımızda çevresi binbir çeşit ağaç ve çiçeklerle süslü inanılmaz bir patika bulduk. Bir yanda kekik ve adaçayı kokusu, bir yanda uçsuz bucaksız Akdeniz, doğrusu büyülendik.

Patika yolda 2 kilometrelik tırmanma sonucu karşımıza çıkan muhteşem fener ve manzara tüm yorgunluğumuzu unutturdu.

Fenerin önünde 2004 yılında güneş tutulmasını izlemek için gelen Amerikalılar tarafından yaptırılmış bir çardak var. Çardakta oturup bir süre nefeslenip, sırt çantalarımızdaki kumanyaları yedik.

Telefonla Giray Ağabey’i aradım; “Abi şu anda gördüğüm manzarayı anlatmaya kelimeler yetmez.”

– “Dinle” dedi ve başladı anlatmaya;

“…Milat’tan Önce Birinci Yüzyıl’da Zeniketez adlı korsan, Akdeniz’deki tüm denizcilerin korkulu rüyasıydı. Antalya açıklarını mesken tutan Zeniketez’den “olur” almadan yelken açmak neredeyse imkansızdı. Zeniketez öylesine bıktırmıştı ki, sonunda Romalı Komutan Selvilus Vatia bu zulme son vermek için dev bir donanma ile Korsan’ın üzerine sefere çıktı. İki donanma bugünkü Kumluca ile Adrasan arasındaki bölgede karşılaştı. Komutan Vatia’nın denizcileri, Zeniketez’i büyük bir mağlubiyete uğrattı. Tüm gemileri batan zalim korsan, bugün Karaöz’ün bulunduğu Musa Dağı’nın tepesindeki evine döndü. Tüm ailesini yakarak yok ettikten sonra, kendisi de intihar etti.”

Ender’le büyülenmiş gibiydik. Uzun süre konuşmadık. Sanki gözümüzün önünde Karayip Korsanları filminden bir sahne oynuyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gelidonya’da insan manzaraya bakmaya doyamıyor.

Biz de bu güzel manzarayı ölümsüzleştirmek için bol bol fotoğraf çektik. Bu sırada Adrasan yönünden pek çok yerli ve yabancı turist geldi, geçti. Araçla6 kilometregeldiğimizi hatırlayınca, onlara imrendik, kendi tembelliğimizden utandık.

Su altı mezarlığı

“Kırlangıç Burnu” ve “Taşlı Burnu” olarak da anılan Gelidonya Burnu ve önündeki Beş Adalar, Antik Çağ’dan bu yana Pamfilya Denizi’nin (Antalya Körfezi) en tehlikeli yeri olarak biliniyor. Ters akıntılar, sert rüzgarlar yüzünden yüzlerce gemi sarp kayalara sürükleyip, burayı adeta bir su altı mezarlığına çevirmiş. Türkiye’de 1960 yılında ilk bilimsel sualtı araştırması da bu sularda gerçekleşmiş.

Akdeniz kılavuz fenerlerinden biri olan Gelidonya Deniz Feneri, 1934 yılında Antalya’nın Kumluca İlçesi Taşlık Burnu’nda, Antik Likya Yolu üzerinde inşasına başlanmış, 1936 yılında hizmete açılmış. 227 metrelik rakımıyla Türkiye’nin en yükseğe konumlanmış fenerlerinden biri olan Gelidonya Feneri, 1944’ten bu yana Demir Ailesi’nin fertleri tarafından kullanılıyor.9 metrekule yüksekliği olan Fener “Ulusal Miras” olarak Kıyı Emniyeti ve Gemi Kurtarma İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nce koruma altında tutuluyor.

Herkes Bekçi Mustafa’ya imreniyor ama

Antalya Dergisi’ni hazırlayan değerli meslektaşım Hamit Seçil’in verdiği bilgilere göre; Fener, kurulduğu günden bu yana Demir Ailesi tarafından işletiliyor. Fenerin son bekçisi ise ailenin üçüncü kuşak temsilcisi Mustafa Demir. Demir Ailesi üç kuşaktır denizcilere yol gösteriyor. İlk zamanlarda fener gaz yağı ile çalışıyormuş. O zamanlar feneri mecburen beklemek gerekiyormuş. Gece alevlenirmiş, tıkanırmış Fener. Temizlenmesi gerekirmiş. Daha sonra tüp gaz sistemine geçilmiş. 2000 yılının ardından güneş enerji sistemine geçilmiş. Güneş enerjili aküler kullanılıyor. Gündüz güneşle şarj oluyor, akşamda bu enerji kullanılıyor. Fener geceleri fotoselli sistemle yol gösteriyor denizcilere.

Mustafa Demir diyor ki; “İnsan bu manzaraya bakınca aklına her şey geliyor. Ufka bakınca kafanda sorun da kalmıyor. Dert yok tasa yok, kafan rahat. Denizin sesi… kuşların sesi… Likya yolu buradan geçtiği için bahar dönemlerinde geleni gideni eksik olmaz Fener’in. Çok imrenen oluyor bana. Genelde buradan geçip gidenler şehir hayatından bıkmış olmalı ki, burada yaşamak istiyor. Ben de onlara diyorum ki; Güzel ama bir de burada yaşayana sor. Yalnızlık zor.”

Karaöz’e gelirken epey sıkıntı yaşadığımız için, dönüşte Mavikent üzerinden Antalya’ya dönmeyi tercih ettik. Doğrusu bu yol Adrasan yoluna göre oldukça bakımlı ve güzel. Sahil yolu boyunca irili ufaklı sayısız koy var.

Yeşil ve mavinin buluştuğu eşsiz manzarası ile günümüzde dünyanın en güzel yürüyüş rotaları arasında gösteriliyor. Her yıl binlerce yerli ve yabancı doğa tutkunu, Adrasan, Kumluca arasındaki güzergahta yürümek için Antalya’ya akın ediyor.

Gelidonya, Akdeniz’den gelen serin rüzgarların yüzünüze vurduğu, çam ağaçları ve adaçayı kokuları arasında zamanın durduğu bir yer.