Elinde Işık Parçaları

Antalya Kültür Sanat’ın yeni sergisi Elinde Işık Parçaları – Türk Resminin Paris Macerası 14 Ekim’de açıldı. Sergi Türk resmine damga vurmuş 8 önemli ressamı biraraya getiriyor. Ortak noktaları, uluslararası sanat ikliminde resim yapmak amacıyla 1945-1960 yılları arasında Paris’te yaşamaları olan Fikret Mualla, Abidin Dino, Avni Arbaş, Nejad Melih Devrim, Mübin Orhon, Selim Turan, Albert Bitran ve Hakkı Anlı’nın toplam 54 eseri sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Umarım gezersiniz.

abidindino

Nazım Hikmet, dostu, ressam Abidin Dino’nun Yürüyüş isimli resmini şöyle yorumlamış;

Bu adamlar, Dino

ellerinde ışık parçaları

bu karanlıkta, Dino

bu adamlar nereye gider?

Sen de, ben de, Dino

Onların arasındayız,

Biz de, biz de Dino

Gördük açık maviyi…

aks-17

Antalya’nın Çocuk Kalbi

Antalya’nın ilk sanayi tesislerinden Dokuma Fabrikası’nda bir zamanlar işçi çocuklarının gittiği Kreş Binası, Kepez Belediyesi tarafından dünyanın en güzel Oyuncak Müzesi’ne dönüştü.

Antalya’daki blogger arkadaşlarla Kepez Belediye Başkanı Hakan Tütüncü’nün özel davetiyle Anadolu Oyuncak Müzesi’ni ziyaret ettik. Başkan’ın rehberliğinde 3 saate yakın dolaştık. Tek kelimeyle rüya gibiydi. Büyülendik.

Nihayetinde hepimiz biraz çocuğuz.

Ya da büyük şair Edip Cansever dediği gibi; “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk / Hiçbir yere gitmiyor…”

img_7047

İzlenimlerimi www.fullantalya.com’da okuyabilirsiniz.

Uzun yaşamın sırrı insanlara yardım etmek

Dr. Shigeaki Hinohara, Japon tıbbının temellerini atan ve yaptığı çalışmalarla ülkenin ortalama yaşam süresini uzatan doktor olarak tanınıyor.

Dr. Hinohara 18 Temmuz’da tam 105 yaşındayken hayatını kaybetti. Ölmeden bir kaç ay öncesine kadar sağlıklı bir şekilde yaşadı, günde 18 saat çalıştı, önümüzdeki beş yılı da kapsayan bir randevu defteri tuttu ve hasta kontrollerine devam etti.

Dr. Hinohara’nın sağlıklı yaşam için verdiği tavsiyeler geçenlerde Japan Times gazetesinde yayınlandı. Tavsiyelere kulak vermekte fayda var:

  • Japonya’da emeklilik yaşı 65 olarak belirlenmiş durumda. Fakat o dönemde ortalama yaşam süresi 68 yıldı. 2015 yılında ise Japonya’da ortalama yaşam süresi 84’e yükseldi. Dolayısıyla, emeklilik yaşının da yükseltilmesi gerekiyor. 65 yaşından önce emekli olmayın.
  • Hayatın anlamı, diğerlerine yardım etmek. Her sabah uyanın ve insanlara yardım etmeye, insanlar için güzel şeyler yapmaya odaklanın. Bugünün, yarının ve önümüzdeki beş yılın hedefi, insanlara yardım etmek olmalı.
  • İyi beslenmek ya da yeteri kadar uyumak konusunda endişe etmeyin. Eğlenin ve hayattan keyif alın. Çocukken nasıl eğlendiğimizi hepimiz hatırlarız. Eğlenirken yemek yemeyi ve uyumayı çoğu zaman unuturduk. Yetişkin olarak da aynı şekilde davranmaya devam edebiliriz. En iyisi, bedeni uyku saati, yemek saati gibi kurallarla sınırlamamak.
  • Uzun yaşamak istiyorsanız, fazla kilolu olmayın.
  • Doktorunuzun söylediklerine körü körüne uymayın. Ben müzik ve hayvanlarla birlikte olmanın doktorların sandığından çok daha iyi bir terapi olduğunu düşünüyorum.
  • Her zaman merdivenleri kullanın ve kendi eşyalarınızı taşıyın. Ben her defasında iki basamak birden atlıyorum ve böylece tüm kaslarım çalışıyor.
  • Ağrının üstesinden gelmek için eğlenin. Ağrı gariptir, şaşırtıcıdır; onu unutmanın tek yolu eğlenmektir.

Yazının tamamını okumak için; https://www.dunya.com/surdurulebilir-dunya/uzun-yasamin-sirri-insanlara-yardim-etmek-haberi-381081

Solucanlara Piyano Çalan Adam

Son zamanlarda bilimsel yayınlara karşı bir merak başladı. Oldum olası dünyayı anlamaya çalışmış, kendi kendime  – ne yapıyorum, niye varım? – gibi karmaşık sorular sormuş, yanıtlar aramışımdır. Pek bulduğum da söylenemez. Bilimsel yayınlara ilgim acaba bu arayışın bir sonucu olabilir mi? Doğrusu bilmiyorum ama bilimsel yayınları okumaktan acayip keyif alıyorum.

Antalya Kitap Fuarı’nda NTV standında eşimin önerisiyle Sargun A. Tont’un  “Solucanlara Piyano Çalan Adam – Bilim ve Bilimcilerin Dünyasında Gezintiler”ini satın aldım. Çok severek okudum. Başucu kitaplarımdan biri haline geldi.

Tont, basit, yalın, herkesin anlayabileceği makaleleriyle, bilim dünyasının bir çoğumuza göre soğuk, karmaşık labirentlerinde keyifli bir yolculuğa çıkarıyor. Kitapseverlere tavsiye ederim.

Arka kapakta şöyle diyor;

“Birçoğumuz için sıkıcı formüller, yaşamaktan ve tabiattan uzak laboratuvarlar, eğlenceden firar etmiş insanlar dünyasıdır bilim. Sargun Ali Tont, Solucanlara Piyano Çalan Adam’da, formüllerdeki hayatı, deneylerdeki tabiatı, bilimcilerdeki emek ve azimle yoğrulmuş eğlentiyi kendi hayatımızın içine taşıyor. Dünyanın saygın üniversitelerinde dersler vermiş, en saygın dergilerinde makaleler yayınlamış, güngörmüş bir bilimcinin, dil dökmüş bir masalcınınki gibi yaşama sevinci taşıyan üslubuyla. Bu kitaptaki makaleler, sevabıyla günahıyla, bilimcileri ve bilimi size sevdirecek; çünkü onları tanıyacak, öğreneceksiniz. Ve merak etmedeki sihiri görüp seveceksiniz. Avare Dolaşma Derneği’ne katılarak başlayabilirsiniz.”

Yayınevi: NTV
Sayfa sayısı: 264

Harese!

Harese nedir bilir misin oğlum? Arapça esi bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar. Kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu’nun adeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.”

h

Ömer Zülfü Livaneli’nin “Huzursuzluk” romanı bu kısa öyküyle başlıyor. Çok etkileyici değil mi?

Evlat Edinin!

Deniz kaplumbağaları yaklaşık 110 milyon yıldır dünyamızda yaşıyor. Ancak gelecekleri tehdit altında.

Orfoz aşırı avcılık ve kirlilik nedeniyle nesli tehlike altına giren türler arasında yer alıyor.

Yunuslar; yaşam alanlarının kaybı, deniz ve ses kirliliği, tesadüfi avcılık ve kasti öldürme gibi tehditlerle karşı karşıya.

Saz kedilerinin nesli tehlike altında çünkü yaşam ve beslenme alanları, insan etkisiyle giderek daralıyor.

Nesli tehlike altında olan bir türü evlat edinerek, WWF Türkiye’nin o türü korumak için yürüttüğü çalışmalara destek olabilirsiniz.

caretta

Babalar Günü, Doğum Günü, Yeni İş Tebriği, Anneler Günü, Yeni Yıl, Sevgililer Günü gibi özel günlerde kendiniz ya da sevdikleriniz için bir saz kedisi evlat edinerek onlara harika bir hediye verebilir, WWF Türkiye’nin çalışmalarına destek olabilirsiniz.

http://www.wwf.org.tr/sizneyapabilirsiniz/evlat_edinin2/

 

 

Sanatçının Özgeçmişi

Orhan Taylan‘ın eserleri dünyanın ve Türkiye’nin çeşitli müzelerinde bulunmaz. Müzayedecilere resim vermez. Karma sergilere katılmaz. Türk resim sanatı seçkilerine adını katmamak için çabalayanlara aldırmaz. Yurtdışında sergi açarken, oralarda ünlenmek hevesine kapılmaz. Hapishane anıları yazmak ya da sülalesiyle böbürlenmek gibi merakları yoktur. Başka sanatçıları yargılamak anlamına gelen resim jürilerinde ve bilirkişi heyetlerinde yer almaz.

Sakal bırakmaz, pipo içmez. Resimde ustalık geleneğini küçümsemez. Gravür yapmaz, heykellerini çoğaltmaz. Resim öğretmenliğinin yaratıcılığa katkısı konusunda kuşkusunu saklamaz.

Resimlerin önemsenmesi için uçuk fiyatlar konması gerektiğine inanmaz. Suluboya kullanmaz. Yağlıboyasını kendi yapmayı, oğlu Ferhat’ı, edebiyatı, Macintosh’unu ve büyük atölye düzeninin keyfini bişeylere değişmez. Akşam içkisini ihmal etmez. Solaktır.

Resmini, akımlar içinde adlandırmaz. Avangardizmin, deneysel-kavramsal çalışmaların sanat yerine ikame edilmesinin sanatseverleri yanıltabildiğine inanmaz. İnsan hakları kavramını küçümsemez. Polis devletine de, şeriat devletine de karşı demokrasiyi savunmayı bir erdem sayar. Yurtdışında yaşamaz. İstanbul’da, Asmalımescit’te oturur, resim yapar.

http://www.orhantaylan.com/contact.htm

promete

Antalya kent merkezinde Döneciler Çarşısı’nın tam karşısında bugün Vakıflar İşhanı – daha önce Belediye İşhanı idi- dış cephesinde görünmez bir resim vardır. Bu görünmez resim 1976 yılında yapılmıştır. Klasik Yunan Mitolojisi’ndeki “Prometheus’un İnsanlara Ateşi Getirmesi” efsanesini anlatır. Ressamı Orhan Taylan’dır. 12 Eylül’den sonra Kenan Evren’in emri üzerine resmin üzeri boya ile kapatılmıştır. Çocukluk anılarım içinde özel bir yeri vardır. 2 binli yılların başında yapılan son restorasyonda, esaret altındaki resmin üzerine Atatürk’ün özdeyişi konmuştur.

Laf’ı güzaf…

Tik tak tik tak tik tak…

“Bazen bir anın gerçek değerini (o an) bir hatıraya dönüşmeden önce anlayamazsınız.”

Carolin Koç’un eşine veda mesajında görmüştüm. O gün çok etkilemişti beni. Eski notları karıştırırken rastladım.

Şu sıralar “zaman”a taktım. Çoğunlukla biz farkında bile olmadan önümüzden geçip giden zamana. Gelecekle ilgili, hatta yarınla ilgili bile plan yapmam oysa.

Gazetecilik refleksi olsa gerek, yaşamın sürekli yeni sürprizlerle planlarımızı boşa çıkaracağına inanırım. Kimine göre olgunluk, kimine göre yaşlılık belirtisi.

Bolca zamanla alakalı şiirler okuyorum. Not defterimdekileri Amelie’nin fotoğrafları eşliğinde paylaşıyorum, bakalım beğenecek misiniz?

at-2

Louis Aragon “Elsa’ya Şiirler”inde sevgilisini zamana, zamanı bir kadına benzetiyor.

“Sana büyük bir sır söyleyeceğim zaman sensin

Zaman kadındır ister ki

Hep okşansın diz çökülsün hep

Çözülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına

Bir taranmış

Bir upuzun saç gibi zaman

Soluğun buğulandırıp sildiği ayna gibi

Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken

Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi….

**

Sana büyük bir sır söyleyeceğim bilmem ben

Sana benzeyen zamandan söz açmayı

Bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm

Tıpkı uzun bir süre garda

El sallayanlar gibi gittikten sonra trenler

Ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının.

**

Sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden

Korkuyorum yanınsıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri

El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden

Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden.

**

Sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları

Ölmek daha kolaydır sevmekten

Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

Sevgilim.

at-7

Zamana dair en güzel dörtlüklerden biri Ömer Hayyam’ın.

Çayda akan su gibi, çölde esen yel gibi

İşte bir günü daha kayboldu ömrümün.

Ben ben oldukça iki günün gamını bir çekmem.

Biri geçip giden gün biri gelecek gün.

at-3

Birhan Keskin şiiriyle tanıştığımda büyülenmiştim. Bence çağımızın en önemli ozanı.

Bir yerden aşağı,

çok aşağı düştüm

zaman:

solgun ve gri bir koridordu

orada çok üşüdüm.

at-1

Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in zaman vurgusu da çok etkileyici.

Bakma saatine ikide birde!

Halin neyse saat onun saati.

Saat tutamaz ki, ölü kabirde;

Zamana eşyada gör itaati!

Bir kıvrım, bir helezon,

Her noktası baş ve son…

13

Halil Cibran sevenlerdenseniz buyurun büyük bilgeye kulak verin;

Ve zaman da, tıpkı sevgi gibi bölünemez ve ölçülemez değil midir?

Yine de eğer düşüncenizde zamanı mevsimlerle ölçmek isterseniz,

her mevsimin diğerlerini içermesine izin verin.

Ve bırakın bugününüz, geçmişi anılarla,

geleceği ise özlemle kucaklasın.

audrey-tautou-24

Ahmet Telli’ye göre ise “Zaman Kekemeydi”

Saçlarındı diye düşünüyorum ömrümüzü

çözdükçe savrulan rüzgârdı saçların

ve ikide bir aklıma düşüyor aynı soru

-Aşkı bilmiyorsam nasıl değiştiririm

kendimi, seni ve bütün dünyayı

attt

Nazım Hikmet Ran’ı sona bıraktım. Nazım’ın “Ben İçeri Düştüğümden Beri” şiiri zaman üzerine yazılmış en güzel şiirlerden biridir.

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman…’

Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün…’

Bir kurşun kalemim vardı, ben içeri düştüğüm sene

Bir haftada yaza yaza tükeniverdi

Ona sorarsanız: ’Bütün bi hayat…’

Bana sorarsanız: ‘Adam sende bi hafta…’

Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri

Yedibuçuğu doldurup çıktı.

Dolaştı dışarda bi vakit,

Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.

Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda…

 **

Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.

Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,

Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.

Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

 **

Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri…

Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

 **

Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene

Sonra vesikaya bindi

Bizim burda, içerde

Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için

Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

 **

Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz

Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya

Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman

Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları

Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri

Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

 **

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine

‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.

Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,

Ve kahreden yaratan ki onlardır,

Şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

 **

Ve gayrısı

Mesela, benim on sene yatmam

Laf’ı güzaf…

Daha güzel bir dünya mümkün elbet!

Antalya’ya EXPO 2016’nın gelmesine tanıklık eden biri olarak, zaman zaman başka dünya kentlerini görünce “kaçan trene” üzülüyorum.

Sevdiğim kent bloğu fullantalya.com’da “Şehirleri Sanatçılar Tasarlamalı” diye bir başlık altında, dünyada sanatçıların yaşadıkları kentlere katkılarından örneklere yer veriliyor ve Antalya’ya atıfta bulunuluyor.

Valencia’da Antalya EXPO’dan çok yıllar önce yapılmış EXPO yapısını görünce derin bir ahh çektim ve keşke dedim bizim EXPO’yu da sanatçılar tasarlasaydı.

ats_9795

Dünyaca ünlü İspanyol Mimar Santiago Calatrava’nın EXPO 1998 Valencia için tasarladığı “Bilim ve Sanat Şehri”ni gezmek rüya gibiydi.

Daha güzel bir dünya mümkün elbet ama bir şartla. Sanatçılar tasarlarsa…

ats_9765

Bilim ve Sanat Şehri’nin üzeri tamamen yöreye özgü “seramik”le kaplı. İrili ufaklı milyonlarca beyaz renkte seramik parçası. Şaka gibi.

ats_9784

Bir şeyin kalbini kırması için illa yanlış olması gerekmez ki?

“Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” ne güzel bir film ismi değil mi? Filmin adını Altın Portakal’da yarışanlar listesinde görmüş ve meraklanmıştım. Yazar İlhami Algör’ün aynı adlı eserinden uyarlanan filmi izlemek ve kitabını okumak kısmet olmadı.

Hafta sonu evdeki sessizliği fırsat bulup, filmler içinden seçim yaparken birden karşıma çıktı…

**

Çok az filmden sonra böyle oluyor… Uzun süre düşünmez oluyorum… Camdan büyük bir ormana bakıyorum, ya da zihnim pırıl pırıl bir okyanusun dibinde istiridyelerin yürüyüşünü seyrediyorum. Altını çizdiğim bazı konuşmalar gözümün önünden geçiyor.

ttt

Çok bilinmeyenli bu sorunun yanıtını arardık. Hayat bizi yalancı çıkarana dek, bulduğumuz cevapları doğru sanırdık.

**

“Bazen insanlar biri yarım sanır iki yaparak tamamlamaya çalışırlar. Oysa iki lanetli sayıdır. Kendine yetmez hep üçe koşar.”

**

Bir uçurtma için en güzel uçuşun ipi kopukken olabileceğini düşünürdüm. Bazıları buna “düşme hali” diyebilirdi.

**

Niye daha önce karşılaşmadık Müzeyyen? Ah Müzeyyen Ah?

Mutlaka izlemeli, okumalı…

tut-1

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

Yazar: İlhami Algör

Yayınevi : İletişim Yayıncılık

“Her şeyin iyi gittiğini nerden çıkarıyorsun?” dedi. “Herif rüzgârı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor gece yarısı.” “Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku” dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi. “Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku,” dedi, arkasını dönüp gitti. Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor… Bülbülün çilesi, yazarın zulası… İnceden sarma bir sigara, inceden bir bardak… Jak Danyel isimli bir şişe, Hicran isimli bir yara, tuhaf isimli bir roman. Kafamız iyi, açmayın kapağı, biz böyle iyiyiz.

İlhami Algör, alelacayip aşkların ve oyunbazlığın, hüzünlü dolambaçların yazarı. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İtalyan Yokuşu’ndan aşağı, rüzgâra asılıp Tophane’ye inen roman. Avaramu!