Gözlerini her kırpışında içimden mavi bir martı kanatlanıyor gökyüzüne

Bugün bu şiir düştü payıma… Sıradan bir günün payına.

Biraz taş topladık sahilde. Yuvarlak, ince, biçimli-biçimsiz, renkli-soluk gri  taşlar.

Üzerlerine resimler yapılacak, belki bir baykuş, belki bir kent silüeti..

Dev dalgaların getirdiği, irice bir kütük bulduk sahilde…

Islak ve yalnız..

Tuttuk eve getirdik..

Belki bir sehpa olacak, belki bir saksı, belki bir hiç.

Kilerde öylece unutulup gidecek.

Hatıralar gibi.

Bugün bu şiir düştü payıma… Sıradan bir günün payına;

Mavi

Maviyi mi soruyorsun

Gözlerimden yüzüme yayılan maviyi mi

Mavi bir renk değildir huydur bende

ve belki benim yetinmezliğimdir

ve belki herkesin yetinmezliğidir

denenecektir ki bir süre ve denenecektir

bir akşamüstü düşünmek bir akşam üstünü düşünmekten başka nedir ki?

Edip Cansever

 

Gözlerini her kırpışında içimden mavi bir martı kanatlanıyor gökyüzüne..

Korkudan ölerek, soğuktan donarak kelimeler arıyoruz

Eduardo Galeano’yu çok geç tanıdım. Belki de doğru zamanda, bilmiyorum. Küçük hikayeler yazıyor. Japonlar’ın birkaç satırlık kısa şiirleri gibi. Az ama öz… Yüreğe dokunan, çok çarpıcı yazılar.

“Bizler zamanın ayakları ve ağızlarıyız” diyor Galeano. Ama zaman, rüzgar gibi estiğinde, ayak izleri de silinir. Zamanın yolculuğu ise ancak zamanın ağızlarından dinlenir.

“Zamanın Ağızları” kitabında, aşk, çocukluk, su, toprak, kelimeler, görüntüler, müzik, göç, iktidar ve korku gibi çeşitli konularda hikayeler anlatıyor. Hikayelerindeki kahramanlar önce varlar; ama sonra yoklarken bile onları hatırlayan kişilerin hikayelerinde yaşamaya devam ediyorlar. Bütün hikayeler aslında tek bir hikaye anlatıyor: Zamanın hikayesini…

“Hala aynı durumdayız: Korkudan ölerek, soğuktan donarak kelimeler arıyoruz” diyor.

Zamanın Ağızları kitabında sevdiğim hikayelerden birini paylaşmak istiyorum.

 

 

İlk Dersler

Köstebeklerden tünel kazmayı öğrendik.

Kunduzlardan dok yapmayı öğrendik.

Kuşlardan ev yapmayı öğrendik.

Örümceklerden dokumayı öğrendik.

Aşağı yuvarlanan kütükten tekerlek yapmayı öğrendik.

Yüzeyde salınan kütükten gemi yapmayı öğrendik.

Rüzgardan yelkeni öğrendik.

Peki kötü alışkanlıkları kim öğretmiş olabilir bize? Hem cinsimize acı vermeyi ve dünyayı hor görmeyi kimden öğrendik.

 

Eduardo Galeano Açık Radyo’da Aslı Pelit’in sorularını yanıtlarken, ilginç bir anekdot anlatıyor;

Aslı Pelit: Siz, hafıza ve tarih hakkında yazıyorsunuz ve diyorsunuz ki; Latin Amerika’nın en büyük problemi amnezi, bununla ne söylemek istediğinizi açıklar mısınız?

Eduardo Galeano: Hafıza beni çok ilgilendiriyor. Ama müze gezmek gibi değil, yani, o eski sakin geçmişin pasif ve estetik vizyonu beni ilgilendirmiyor. Beni yaşanan tarih, o anılar ilgilendiriyor. Geçmişi bugünden kurtarmak, gelecek günlere doğru, geleceğe doğru bakmak. Bir yerli geleneği var ki, sadece Amerika’nın bazı bölgelerinde devam ediyor hâlâ, mesela Kanada ve ABD sınırındaki adalarda. Ve aynı zamanda, Meksika’nın Maya bölgesinde, Chiapas’da. Bu çok ilginç bir yerli geleneği ve “yaşayan anılar” terimini anlatmak için çok uygun: Kabilenin yaşlı seramikçisi, usta, artık gözleri bulutlanıp elleri titrediği için emekli olmadan önce, bir tören yapar. O törende usta son ve en önemli şaheserini yapar, mükemmel bir çanak. Ve o çanağı en genç seramikçiye verir. Ama genç o çanağı, odasında yüksek bir yere koyup da her sabah bakmak için almaz,  eline aldığı anda yere fırlatıp onu kırarak binlerce parçaya böler! Daha sonra o ufacık parçaları toplar ve kendi yapacağı çanağa ekler yavaş yavaş. Bu tip anılar, hayatın devam etmesine yarayan anılardır.

 

Yazar: Eduardo Galeano

Çevirmen: Bülent Kale

Sayfa Sayısı: 353

Yayınevi: Çitlembik Yayınları

 

Kimdir?

Tam adı Eduardo Germán Hughes Galeano. 3 Eylül 1940 Montevideo doğumlu Uruguaylı gazeteci ve yazar. Çocukluğunda futbol oyuncusu olmak ister, gençliğinde birçok farklı işte çalışır. 14 yaşında ilk politik çizgi romanını, Sosyalist Parti’nin haftalık yayın organı El Sol’a satar. Gazetecilik kariyerine 1960’larda Marcha’da editör olarak başlar, 1973’te bir askeri darbe nedeniyle Uruguay’ın iktidarı değişince hapse atılır ve sürgüne yollanır. Arjantin’e yerleşir ve kültür dergisi Crisis’i kurar. 1976’da Videla rejimi, askeri bir darbe ile, Arjantin’de iktidara gelince ülkeden İspanya’ya kaçar. Burada ünlü triyolojisi, Memoria del fuego “Ateş Anıları”nı kaleme alır.

Galeano genel olarak Latin Amerika’daki örneklerden yola çıkarak dünya sorunlarından bahsediyor. Kölecilik, kadın taciri ve artan suç oranı irdelediği sorunlar arasındadır. Kitaplarında çoğunlukla gazete haberlerini kullanarak örneklendirmeler yapar. 1985 yılından beri doğduğu kent olan Montevideo’da yaşamaktadır.

Eserleri:

  • Ateş Anıları
  • Latin Amerika’nın Kesik Damarları
  • Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri
  • Biz Hayır Diyoruz
  • Tepetaklak
  • Zamanın Ağızları
  • Yürüyen Kelimeler
  • Kucaklaşmanın Kitabı
  • Gölgede ve Güneşte Futbol
  • Söz Mezbahası, Görüşmeler, Gözlemler, Görünümler
  • Aynalar

 

 

Galeano’nun “Kucaklaşmanın Kitabı” adlı eseri için çizdiği özel desen…

 

Kaynaklar: wikipedia.org

Yaşayan Anılar

 

Bir Kelebek, Bir ahtapot, Bir Japon balığı

Biri uçan, ikisi yüzen üç canlıya ait, hiç bilmediğim şeyler öğrendim.

İlkini bir takvimden, ikincisini bir balıkçıdan, sonuncusunu da bir kitaptan.

***

Kelebekler, renklidir, zariftir, narindir, özgürdür ve tabiki evrenseldir! Kelebeklerden nefret eden bir insana rastlamadım.

Sadece çiçek tozu ile hayatını devam ettiren, her biri birer renk cümbüşü olan kelebeklerin “gece” ve “gündüz” diye iki cinse ayrıldığını biliyor muydunuz? Peki gece kelebeklerinin tatma ve koku alma duygularının çok hassas olduğunu, erkeklerin 5 kilometre uzaktaki dişinin kokusunu alabildiklerini. Ben bilmiyordum, Antalya Tanıtım Vakfı’nın “Kelebekler” temalı 2015 yılı takviminden öğrendim.

***

Zaman zaman balığa çıkıyorum. Balık yakalamaktan çok, kentten, karadan uzaklaşıp, ruhumu dinlendirmek için. Balıkçılar ilginç insanlar. Onlarla sohbet etmeyi, hiç durmadan konuşmalarını, gevezeliklerini seviyorum.

Yeni tanıştığım Balıkçı Sado’dan benim için ahtapot yakalamasını istedim.

“Ben Ahtapot yakalamam, yakalayanı da sevmem” dedi.

“Niye?” diye sorunca tuhaf bir yaşam dersi verdi;

“Ahtapotlar yumurtalarını kıyıya bırakırlar ve yavruları büyüyünceye kadar yumurtaların üzerinden hiç ayrılmazlar. Ve kolayca avlanırlar. Bebeklerini kollarının altına alan bir canlıya kıyılır mı hiç? İşte bu yüzden ahtapot avlamıyorum, avlayanları görürsem de kızıyorum.”

Balıkçının sözlerinden sonra internette biraz araştırdım.

Sahiden  ahtapot anneliği hiçbir canlının anneliğine benzemiyor. Bir kayanın ovuğuna yumurtladıktan sonra kuluçkaya yatan ahtapotlar, ne pahasına olursa olsun yuvasını terk etmiyor. Uzun süren kuluçka dönemi boyunca hiçbir şey yemiyor. Yavrular yumurtadan çıktıktan sonra çoğunlukla can veriyor. Bu yüzdendir ki hiçbir dişi ahtapot yavrularının büyüdüğünü göremiyor. Ne büyük fedakarlık.

Annelere kıymayın efendiler!

***

Jeffrey Gitomer’in “Sosyal Patlama” isimli kitabında okudum. Araştırmalara göre yüz yıl önce insanların ortalama dikkat süresi yaklaşık 20 dakikaydı. Sonra küçük bir değişiklik oldu; internet ortaya çıktı. Artık her taraftan mesaj bombardımanına tutuluyoruz; sesli mesajlar, videolar, e-postalar, uygulamalar, güncellemeler, tweetler, rettweetler vb.

Artık 100 yıl öncesine göre daha hızlı düşünüyoruz, buna karşılık dikkatimiz daha kolay dağılıyor.

BBC, “Web’de gezinmenin bağımlılık yapan doğası, dikkat sürenizi 9 saniyeye düşürebilir… Yani Japon Balığının ki kadar” diyor.

Dokuz saniye… Bir tweet okuma süresi… Bir konuya odaklandığınız da ya da başka konuya mı atlayacağınıza karar vermeden önce sahip olduğunuz süre işte bu kadar; 9 saniye!

Dinlemek için de, anlatmak için de, anlamak için de topu topu 9 saniyemiz var. Kısacası Japon balıkları gibiyiz.

Ellerim, ellerin olmadan yarım kalmış bir duadır

Ellerin nefestir

Ellerim titrer her nefesinde…

 

Ellerin güneştir

Ellerim yanar her doğuşunda…

 

Ellerin bir nehirdir

Ellerimi yıkarım her damlasında…

 

Ellerin bir dağdır

Ellerin bir gönül ağrısıdır

Ellerin uzaktır

Ellerin bekleyiştir

Ellerin yazgıdır

Ellerin sızıdır

Ama sen bilmezsin, bilemezsin

Ellerim, ellerin olmadan yarım kalmış bir duadır.

 Orhan Çakmur – 30 Nisan 2013 – Antalya

 

 

Lavoisier’in kafası

Kimya  biliminin dehası Lavosier’in asıl eğitimi hukuktu ve Paris Barosu”na kayıtlı bir avukattı. Bilimsel gözlem ve yorum üzerine yaptığı konuşmaları nedeniyle bütün dünyada ün kazanmıştı. Kimya bilimini reddeden yobazları gösterip “Bu kelleler hiçbir şeye yaramaz” dediği için tutuklandı. Aynı gün yargılanıp, giyotinle ölüme mahkum edildi.

Lavoisier; matematikçi Lagrange’ i çağırdı vekafam sepete düştüğünde gözlerime bak. Eğer iki kere göz kırparsam; insanın kafası kesildikten sonra bir süre daha beyin düşünmeye devam etmekte  demektir” dedi…

Lavoisier’ in kafası kesildi, sepete düştü ve gülerek iki kere göz kırptı.

Matematikçi Lagrange diyor ki;
“Lavoisier’ in son saniyedeki ispat arayışı, bilimselliğin yüzyıllar sürecek meşalesidir.

Ama o yobaz kafalar asırlarca karanlıkta sürünecekler, insanlığı da süründürecekler.”

Tanrı,
iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır;
yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Allah’ı
kullanırlar. Giordano BRUNO ( 1548 – 1600 )

 

Antoine-Laurent de Lavoisier kimdir?

Fransız kimyacı. (d. 1743 Paris, Ö.1794 Paris)

Yaşamında iki devrim görmüş bir kişidir. Devrimlerden biri, yüzyıllar boyunca “simya” adı altında sürdürülen çalışmaların, bugünkü anlamda, kimya bilimine dönüşmesidir. Lavoisier bu devrimin kahramanıdır. İkinci devrim, “1789 Fransız ihtilali” diye bilinir. Lavoisier bu devrimin getirdiği terörün kurbanıdır.

1794’de  solunum üzerinde deneylerini yapmakta olduğu bir sırada, Lavoisier, Devrim Mahkemesi önüne çağrılır. İki suçlamaya hedef olmuştur:

  1. Devrim karşıtı olarak karalanan aristokrasiyle ilişkisi;
  2. Vergi toplamada yolsuzluk (Lavoisier topladığı vergilerin küçük bir bölümünü laboratuvar deneyleri için harcamıştı).

51 yaşında iken, “devrim” adına kafası giyotinle uçurulur. Lavoisier, boynunun vurulmasını beklerken kitap okuyordur. Cellat, onu giyotine götürmek için yanına geldiğinde, Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için okuduğu kitabın arasına bir kitap ayracı koymuştur.

kaynak: wikipedia.org

 

Aranızda Kaplumbağa Terbiyecisi var mı?

Kaplumbağa Terbiyecisi, Türk resim sanatının tartışmasız başyapıtıdır. Herkes en az bir kere, bir yerlerde görmüştür o ünlü resmi. Ve herkes en az bir kere sormuştur “böyle bir meslek var mı?” diye.

“…Bu tablo Osman Hamdi’nin olgunluk dönemine aittir ve esasen -uzun bir yaşam tecrübesiyle- kendisine ve içinde yaşadığı Osmanlı toplumuna dair hissettiklerinin bir özetidir. Müthiş simgeciliğiyle -dönemin baskıcı koşulları sebebiyle buna mecburdur da- kendine ve ülkesine dair çok şey söylemektedir. Bir kere kaplumbağa terbiyeciliği diye bir meslek var mıdır? Osman Hamdi için böyle bir mesleğin gerçekte olup olmamasının hiçbir önemi yoktur. Zira kendisinin ömrü boyunca yaptığı şey de bir nevi kaplumbağa terbiyeciliği değil midir. O, o güne dek Osmanlı topraklarında adı sanı duyulmamış birçok meslekle uğraşmıştır: ressamlık, arkeologluk, müze müdürlüğü, güzel sanatlar akademisi müdürlüğü. Ve bu duyulmamış meslekleri icra ederken güzel sanatlar akademisinin dönemin gericileri tarafından basılmasından, binbir zahmetle gün ışığına çıkardığı eserlerin yabancı ülke görevlilerine hediye olarak verilmeye çalışılmasına kadar nice zorluklarla boğuşmuştur. İşte bunlardır Osman Hamdi’yi yavaşlığıyla ve umursamazlığıyla dünyaya ‘geç’ kalmış ülkesinde bir kaplumbağa terbiyecisi yapan…”

Yolum geçtiğimiz gün tesadüfen Kaplumbağa Terbiyecisi’nin evine düştü.

Sevgili dostlarım Neşe – Hüseyin Şenbil ve eşim Lale’yle Gebze Eskihisar sahilinde gezerken “Osman Hamdi Bey Müzesi” çıktı karşımıza.

Resim tutkumu bildiklerinden, kimse itiraz etmedi ve girdik içeri.

Osman Hamdi’nin evini gezmek ücretsiz.

(Yurt dışında Gustav Klimt, Dali, Mucha  gibi ressamların eserlerini görmek için en az 15 Euro ödemiştim)

Müzenin rehberi Şerife Çelik adlı hanımefendi işini titizlikle yapan biri. Değerli Hereke halılarına basmamamız için bizi sık sık uyardı.

1984 yılında restorasyonu yapılan köşk Osman Hamdi Bey’in çeşitli eserlerinin röprodüksiyonlarından oluşan tablolar, aile fotoğrafları ve kullandığı eşyaların sergilendiği müze haline getirilmiş.

Gönül isterdi ki, resimlerin orijinalleri olsa. Ama bugün her biri milyon lirayı aşan değerde ve koleksiyonerlerin elinde.

Osman Hamdi 26 yıl boyunca yaz aylarını geçirdiği köşkte en ünlü tablolarını çizmiş. 

Giriş katındaki ahşap kapıların tablalarına 1901-1903 yıllarında yaptığı çiçek resimlerinin her biri bir tablo değerinde.

Evin üst katında yapılan canlandırmada Osman Hamdi Bey “Vazo Yerleştiren Kız” tablosunu yaparken görülüyor. Bu resimde eşi Naile Hanım’ı manken olarak kullanmış. Osman Hamdi, yine aralarında Kaplumbağa Terbiyecisi de olmak üzere birçok tablosunda kendisini de resmetmiş.

Evdeki tüm resimlerin röprodüksiyon olduğunu bilmemize rağmen insan yine de bir an önce Kaplumbağa Terbiyecisi’ni görmek istiyor.

Ve resmin karşısına geçince, insanın içini sebepsiz bir hüzün kaplıyor.

Yazının başındaki yorum “Huysuzakademik” adlı blog yazarına ait. İlginç bulduğum için paylaşmak istedim.

Çünkü Kaplumbağa Terbiyecisi’nin sırrına erince insan sormadan edemiyor; “Günümüzün kaplumbağa terbiyecileri kimler acaba?”

 Evde beni en çok etkileyen detaylardan biri, banyosundaki çiçeklerle süslü küçük kurna oldu…

Müzenin hemen arkasında bulunan köşke ait koru asırlık ağaçları ile huzur veren bir yer.

 

 

 

Osman Hamdi Bey’in resim yaparken kullandığı palet.

 

Müzenin önünde balıkçılar ve tekneleri var.

Yazarken yararlandığım kaynaklar;

Kaplumbağa Terbiyecisi (Osman Hamdi Bey’in Romanı) Emre Caner / Kapı Yayınları

http://www.istanbularkeoloji.gov.tr/osman_hamdi_bey

http://huysuzakademik.blogspot.com/2012/03/ne-okudum-emre-caner-kaplumbaga.html

 

İnsanın yedi hali

 

 

 

 

 

 

Bir: Tereyağı hali.

Uçma makinesini tamamlayan mucit, havalanma deneyini izlemeleri için büyük bir kalabalığı çağırdı.

Beklenen an geldi. Son kontroller yapıldı. Mucit araca binip motoru çalıştırdı. Bir gümbürtü koptu. Makine üstünde durduğu rampayı parçaladı. Toz duman içinde toprağa gömülüp gözden kayboldu. Mucit ise son anda canını kurtarmayı başardı.

“Gördünüz işte”, dedi kendine gelince. “Ayrıntılarımın sağlamlığını kanıtlamış bulunuyorum.” Yerle bir olmuş tuğlalara bakarak, “Elbette bazı hatalar var,” diye ekledi. “Ama bunlar sadece temelde ve esasta.”

Bu güvence üzerine herkes yeni bir makinenin yapımına para yatırmak için seferber oldu.

İki: Filozof hali.

Aptalın eşeğini dövdüğünü gören filozof araya girdi:

-Kendine gel oğlum, kendine gel… Şiddete başvuranlar eninde sonunda şiddetle karşılık görür.

-“Ben de bu eşeğe bunu öğretmeye çalışıyorum,” dedi aptal, dayağa ara vermeden. “Çifteledi beni lanet hayvan!”

Filozof uzaklaşırken “aptalların felsefesi bizimkinden daha derin ve gerçekçi olamaz kuşkusuz,” diye düşünüyordu. “Sadece bunu dile getiriş biçimleri daha etkileyici.”

Üç: Kurnaz hali.

Delikten çıkmak üzere olan sıçan, dışarıda bekleyen kediyi görünce tekrar yuvaya girdi. “Bitişikte bir mısır ambarı var” dedi öbür sıçanlardan birine. “Yalnız gidecektim ama, bu ziyafeti saygıdeğer bir büyüğümle paylaşmak isterdim.”

Harika!” dedi öbürü. “Geliyorum, önden gidip yolu göster.”

“Önden mi?” diye bir feryat kopardı beriki. “Daha neler! Nasıl gidebilirim sizin gibi yüce bir sıçanın önünde? Siz önden buyurun efendim.”

Pohpohlanmaktan hoşlanan öbürü öne geçti. Kedi onu kapıp uzaklaşınca, bizimki sağ salim çıktı dışarı.

Dört: Mutlu etme hali.

Adam bir kartal yakalamış, kanatlarını kırptıktan sonra tavuklarla birlikte kümese kapatmıştı. Alışık olmadığı bu durum kartalı derinden etkileyip bunalıma sürüklemişti.

“Aslında mutlu olman gerekir,” dedi adam. “Bir kartalken sıradan biriydin. Ama yaşlı bir horoz olarak eşin benzerin yok yeryüzünde.”

Beş: Mutlu hali.

Ölümcül biçimde yaralanan kartal, bedenine saplanan okun sapında kendi tüylerinden birini görünce çok rahatladı.

“Neyse,” diye inledi. “Bu işte başka bir kartalın parmağı olsaydı, kendimi gerçekten çok kötü hissederdim.”

Altı: Haklı hali.

Ormanda dolaşırken ayağına diken batan bir aslan, rastladığı çobandan bunu çıkartmasını istedi. Çoban istediğini yaptı. Az önce başka bir çobanla karnını doyurmuş olan aslan, onun kılına bile dokunmadan uzaklaştı.

Uzun zaman sonra aynı çoban, haksız bir cezaya uğrayıp arenada aslanlara atıldı. Aslanlar onu yemek üzereyken, içlerinden birinin şöyle dediği duyuldu:

“Durun! Bu, benim ayağımdaki dikeni çıkaran adam.”

Ötekiler bu özel ilişkiye saygı gösterip kenara çekildiler. Hak sahibi de çobanını tek başına yedi.

Yedi: Gururlu hali.

Finoyu gören aslan deliler gibi gülmeye başladı. Bir yandan da, “Bu kadar küçük hayvan mı olur!” diye söyleniyordu.

“Küçük olabilirim efendim,” dedi fino gururla. “Ama dikkatinizi çekerim ki, sapına kadar köpeğim ben!”

 

(Ambrose Bierce’in Karanlığın Kahkahası adlı kitabından)

İtibar ve karakter

İtibarı, içinde yaşadığın ortam belirler

Karakteri, inandığın doğrular.

 

İtibar, sandığın şeydir;

Karakter olduğun şey.

 

İtibar fotoğraftır;

Karakter ise yüz.

  

İtibar dışardan gelir;

Karakter içerden.

  

İtibar, yeni bir topluluğa girdiğinde sahip olduğundur;

Karakter giderken elinde olan.

  

İtibarın bir anda olur;

Karakterin, ömür boyunca.

  

İtibarın bir saatte öğrenilir;

Karakterin bir yılda açığa çıkmaz.

  

İtibar mantar gibi büyür;

Karakter sonsuza kadar sürer.

  

İtibar zengin veya fakir yapar;

Karakterse mutlu ya da mutsuz.

  

İtibar insanların mezar tasına kazıdıklarıdır;

Karakter meleklerin tanrı huzurunda senin için söyledikleri.

 

William Hersey Davis

Kavaklarını övmekten, Kuru kuruya sevmekten, Ne çıkar ki memleketim

Antalya’dan Kaş’a, sahilden değil de eskilerin tabiriyle “yayla yolu”ndan gittiniz mi hiç? Doğası, insanları, kültürü ile müthiş bir zenginlik. Masal gibi bir coğrafya…

Şahsen yolum ne zaman Elmalı tarafına düşse heyecanlanıyorum.

Erenlerin diyarında yolculuk ederken her taş, her yaprak ayrı bir hikaye anlatıyor.

 

Beni her seferinde etkilemiştir;

Yol kenarındaki ihtiyarların ve çocukların bakışlarındaki samimiyet… Sedir ağaçları, Abdal Musa, Kıbrıs Çayı Tabiat Koruma Ormanı, Gömbe, Uçansu, Yeşilgöl, Akçay’a girerken yolun iki tarafında yolcuları selamlayan asırlık kavak ağaçları ve meyvesini cömertçe sunan elma bahçeleri…

 

Şiir seviyorsanız size çok özel bir yer tarif edeceğim. Mümkünse sonbaharda gidin.

Akçay’ın girişinde “Giledos Kavakları Şiir ve Dinlence Parkı”yla karşılaşacaksınız. Dev çınar ağaçlarının gölgelendiği park hem bedeninizi hem ruhunuzu dinlendirmeniz için… Türkiye’de bir eşi yok..

Kavaklar siz oturup dinlenirken; Nazım Hikmet’in “Kavak”, Pir Sultan’ın “Dönen Dönsün Ben Dönmezem Yolumdan”, Yunus Emre’nin “Geldi Geçti Ömrüm Benim”, Mevlana’nın “Sevgide Güneş Gibi Ol”, Ataol Behramoğlu’nun “Ozan  Gibi”, Kazak Abdal’ın “Eşeği Saldım Çayıra”, Karacaoğlan’ın “İncecikten Bir Kar Yağar” ve Metin Demirtaş’ın “Akçaylı Elmacıların Türküsü” nü fısıldıyor.

 

Öyle sevdim ki bu parkı, Büyük Ozan Nazım Hikmet’in “Kavak” şiirinden iki dize hala dilimde;

Kavaklarını övmekten
Kuru kuruya sevmekten
Ne çıkar ki memleketim

Kara toprağa eğilip
Yüzümün terini silip
Bir tek kavak dikemedim.

 

Bu çok özel park; Akçay doğumlu Şair Metin Demirtaş’ın  emekleri ve Antalya İl Özel İdare Müdürlüğü, Elmalı Kaymakamlığı, Köylere Hizmet Götürme Birliği ve Akçay Belediyesi katkılarıyla yapılmış.

Yolunuz Akçay’a düşerse mutlaka ama mutlaka durup nefes alın…

 

Tıpkı hayat gibi, kusursuz değil!

Eskişehir dönüşünde Kütahya’nın ünlü Çiniciler Çarşısı’na uğradık.

Rengarenk milyonlarca çini başımızı döndürdü. Bir vitrinin önünde gözalıcı dev çini tabloları ilgiyle hayran hayran seyrederken, seramik ustası Şemseddin Delen bizi dükkanına buyur etti.

Delen uzun sohbetimiz sonunda, bize çatladığı için satmadığı ama atmaya da kıyamadığı, küçük bir çini tablo hediye etti.

Üç parçaya bölünmüş çini tablo, bugün evimizin en güzel köşesinde asılı.

Her bakışımızda bize dostlarımızla yaptığımız keyifli bir yolculuğu anımsatıyor.

Evimize yeni gelen dostlarımızı selamlıyor.

İyi kalpli dostumuz Elif, adının yer aldığı küçük çini tabloyu incelerken gülümseyerek;

“Tıpkı hayat gibi” dedi.

“Kusursuz değil. Hayatında çatlakları var…”