Mezopotamya’nın Kalbinin Attığı Yer; Mardin Müzesi…

Mardin Müzesi’nin davetiyle Türkiye’nin çeşitli kentlerinden blog yazarları “Blog Buluşması” için Mardin’deydik. Mardin Müzesi Müdürü Nihat Erdoğan’ın, çalışma arkadaşlarının ve ailesinin yakın ilgisiyle rüya gibi bir seyahat gerçekleştirdik. Ne yazsam eksik kalacak. Unuttuklarım için peşinen affola.

Mardin, kuzey Mezopotamya’da bir yamaç üzerine yerleşmiş, 11. yüzyıl ve sonrası bine yakın tescilli kültür varlığı olan bir kent. Mardin Müzesi bu kentin göbeğinde yer alıyor. Aslında kentin kendisi bir müze desem abartmış olmam… Kentin merkezinde 1895 yılında inşa edilen Süryani Katolik Eski Patrikhanesi 1995 yılından beri Müze olarak kullanılıyor.

4

Müzeler yaşamları değiştirebilir

Mardin Müzesi, son dönemde müze olmaktan çıkıp adeta kenti ve kentliyi kucaklayan, üreten, düşünen kısaca yaşayan ve yaşatan bir yer haline gelmiş. Kuşkusuz bunda Müze Müdürü Nihat Erdoğan’ın dinamizmi ve olağanüstü gayretinin büyük payı var.

Mardin Müzesi’nin kapısından içeriye adımınızı attığı andan itibaren müze ziyaretçisiyle iletişime geçiyor, adeta sizinle konuşuyor.

1
Ziyaretçilerin gördükleri objeleri ve kültürel el sanatlarını deneyimleyebilecekleri bölümler var. Müzenin fark yaratan uygulamalarından birisi bu. Pek çok atölye var. Karagöz ve Hacivat, çivi yazısı atölyesi, heykel, mozaik, ahşap yakma, kukla, seramik, linol baskı atölyesi, müzik atölyesi… Yaz aylarında uzun soluklu atölyeler düzenleniyor.

Müzenin girişinde kendimizi küçük bir darphanenin içinde bulduk. Görevlilerin yardımı ile Mardin yöresine ait tarihi uygarlıkların paralarını bastık. Yine hemen bir başka atölyede yöreye özgü dokuma kumaştan hazırlanan çantanın üzerine kök boya ile şahmeran figürü bastım. Bir başka blog yazarı arkadaşım ebru atölyesinde kendi ebru tablosunu yaptı. İnanılmaz keyif aldık.

Hemen belirteyim tüm bu atölyelerde para basmak dahil her şey ücretsiz. Dilerseniz müzeye bağış yapabileceğiniz küçük bir bağış kutusu var. Gönlünüzden ne koparsa. Size kalmış.

Ayrıca seramik atölyesinde hediyelik eşya üretimi de yapılıyor. Yine müzenin çevresindeki mahallelerde oturan kadınların gönüllü olarak katıldığı dikiş nakış atölyesi var. Buralarda üretilen el emeği göz nuru eserler, dükkanlarda satılıyor. Bir işletme modeli oluşturulmuş.

Müzenin hemen yanındaki bir bina Mutfak Atölyesi olarak düzenleniyor. Henüz tam olarak faaliyete geçmemesine karşın, gezimiz boyunca öğle ve akşam misafir olduk. İnanılmaz yöresel lezzetler tattık. Ellerine sağlık.

ark

Benim için müzenin en etkileyici bölümlerinden biri Arkeopark oldu. Müzenin bahçesindeki arkeoparkta çocuklara arkeoloji eğitimi verildiğini öğrenmek mutluluk vericiydi. Eserlerin müzeye nasıl geldiği ve kazı yapmanın serüveni çocuklara anlatılıyor. Çocuklar, toprağa gömülü eserleri arkeologlar eşliğinde çıkarıyor. Müzenin en önemli ziyaretçileri çocuklar. Dokuz yılda 100 binden fazla çocuk müzeyi ziyaret etmiş. Çocukların müze kültürünü eğlenerek, yaşayarak ve yaparak öğrenebileceği bir zemin oluşturulmuş. Masal atölyesinden yaratıcı dramaya kadar onlarca atölye var. Geleneksel meslek erbapları müze içinde görev alıyor. Yaparak yaşayarak öğrenirken, müzeye gelen her çocuk mutlu ayrılıyor.

28

Uluslararası ödüller

Mardin Müzesi 7 Kasım 2014 tarihinde 14’üncüsü Sydney’de düzenlenen Uluslararası Tasarım İletişim Ödülleri’nde müze eğitim çalışmaları ve Arkeopark ile “Gençlere Yönelik En İyi Program” dalında dünya birincisi olarak “Altın Ödül” kazanmış.

“Shining Star Awards” 2014 yarışmasında “Eğlencenin Yıldızları – En İyi Müze” kategorisinde birincilik ödülü Mardin Müzesi’ne verilmiş.

Yine Mardin Müzesi’nin “Müzeler Yaşamları Değiştirebilir!” adlı müze eğitim programı Avrupa Kültürel Miras Kuruluşları Federasyonu olan Europa Nostra’nın “Avrupa Kültürel Miras Jüri Özel Ödülü”ne değer bulunmuş.

Mardin Müzesi Müdürü Nahit Erdoğan’ın sözleri önemli;

“Mardin Müzesi olarak kendi kültürel mirasını, geçmişini merak eden bir toplum yaratma felsefesiyle hareket ediyoruz. Farkındalık kurumu olarak çalışıyoruz. Müzeler, değişen topluma ayak uydurmakla kalmayıp değişimin öncüsü olma rolünü de üstlenmelidir.

Bir sloganımız var: müzeler yaşamları değiştirebilir.

Yemekler kayboluyor, müzik kayboluyor, gelenek görenekler kayboluyor, bunların fark edilmesine yönelik topluma yönelik ilişkilerimizi devam ettiriyoruz.”

Müze eğitim uygulamalarının etkin tanıtımı, eğitim programlarının takibi için oluşturulan www.arkeoparktabirgun.com ve www.mardinmuzesi.gov.tr web ve sosyal medya hesaplarından öğretmenler başta olmak üzere herkesin geniş kapsamlı bilgiye ulaşabilmesi sağlanıyor.

6

Nadide Koleksiyonlar

Anlatacak o kadar çok şey var ki daha müzenin salonlarına giremedik. Mezopotamya’nın kalbi sanki Mardin Müzesi’nde atıyor. Arkeolojik Kazılar Salonu, İnanç Salonu, Ticaret Salonu, Yaşam Salonu’nda birbirinden ilginç ve nadide koleksiyonlar var. Bölgede yapılan onlarca kazıda ortaya çıkan ve günümüzden 12 bin yıl öncesine ışık tutan nadide eserler müzede sergileniyor.

Müzenin ziyaretçileri ilk karşılayan koleksiyonlarından biri Boncuklu Tarla buluntuları… Dünyada tespit edilen en eski yerleşim yeri olduğunu öğrenince şaşırdık… Karbon testlerine göre Boncuklu Tarla, Göbeklitepe’den bile 2-3 bin yıl geriye gidiyor. Boncuklu Tarla’dan çıkan eserlere göre 12 bin yıldır süsleniyoruz. Ve bir dip not: 12 bin yıl önce erkekler kadınlardan daha çok süsleniyor muş.
Müzenin ziyaretçileri ilk karşılayan koleksiyonlarından biri Boncuklu Tarla buluntuları… Dünyada tespit edilen en eski yerleşim yeri olduğunu öğrenince şaşırdık… Karbon testlerine göre Boncuklu Tarla, Göbeklitepe’den bile 2-3 bin yıl geriye gidiyor. Boncuklu Tarla’dan çıkan eserlere göre 12 bin yıldır süsleniyoruz. Ve bir dip not: 12 bin yıl önce erkekler kadınlardan daha çok süsleniyor muş.

Ilısu Barağı kurtarma kazıları, Dara Antik Kenti, Cizre ve Mardin Kalesi kazı alanlarında çıkan eserlerin değerlendirildiği salonlar dikkat çekiyor.

Bilinen en eski tapu senedi de Mardin Müzesi’nde sergileniyor. MÖ 9-7 yy’a ait Asurlular’dan kalma bu minik tapu senedi – tablet -  Mardin Gırnavaz’da bir meyve bahçesi satışı için verilmiş. Bu tarihi belgeye göre kapitalizm ve mülk edinme Anadolu’da doğmuş diyebiliriz.

Bilinen en eski tapu senedi de Mardin Müzesi’nde sergileniyor. MÖ 9-7 yy’a ait Asurlular’dan kalma bu minik tapu senedi – tablet –  Mardin Gırnavaz’da bir meyve bahçesi satışı için verilmiş. Bu tarihi belgeye göre kapitalizm ve mülk edinme Anadolu’da doğmuş diyebiliriz.

Mardin Müzesi’nde “Sahte Eserler Salonu” var… Evet yanlış okumadınız, güvenlik güçlerince ele geçirilen sahte eserler, “dolandırıcılık” konusunda toplumu bilinçlendirmek ve farkındalık yaratmak için sergileniyor.

Güncel sanat aktivitelerinin olduğu sanat galerisi, konferans salonu, yaz ayları için 500 kişilik amfi tiyatro, ihtisas kütüphanesi, tam donanımlı restorasyon analiz laboratuvarı var. Türkiye’nin her yerindeki yapıların harç ve derz tahlilleri yapılıyor.

kitap

Müzenin Çocuk Kütüphanesi’nde 3 bin kitap var. Biz gezerken içerisi cıvıl cıvıldı. Her zaman böyleşmiş. Dara Antik Kenti’ni gezerken 7-8 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim Neslihan, Ahmet Arif’ten ve Nazım’dan şiirler okudu. Zindan’da güller açtı… Müzenin çocuk kütüphanesindeki şiir atölyesinde öğrendiğini söyledi.

18

Çocuk Kütüphanesi’ni gezerken camın kenarındaki içi küçük kağıt parçaları dolu iki kavanoz dikkatimi çekti. “Bir dize de sen bırak” adlı bir çalışma yapmışlar. Kütüphanenin önünden geçen büyük küçük herkes kavanozdan bir kağıt çekiyor, tıpkı niyet çekmek gibi… Dilerseniz siz de kağıda içinizden geçen bir kaç dizeyi yazıp atıyorsunuz. Ben o anda aklıma gelen Nazım’ın “Yaşamak bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçesine” dizelerini yazıp attım.

Mardin Müzesi'nin yanındaki Kültür Sokağı adeta instagram sokağı olmuş durumda.
Mardin Müzesi’nin yanındaki Kültür Sokağı adeta instagram sokağı olmuş durumda.

Çiçek üretiyor, sokakları güzelleştiriyor

Mardin Müzesi’nin çiçek serası var. Müzenin dışında komşu mahallelerin sokak çiçeklendirmesine de destek veriliyor, avlular güzelleştiriliyor.

Uçurtma festivali, köylerde sanat atölyeleri, Leyli geceleri, Bilale Şenliği yapılıyor.

Mezopotamya’da hasat 1950’lere kadar kutlanırmış, Mardin’in Bilale Köyü’nde arpaların biçilmesi şerefine “Bilale Şenliği Hasat Bayramı” düzenlenirmiş. 1950’lerden sonra bu gelenek kalkmış. Mardin Müzesi son üç yıldır bu geleneği yeniden canlandırmış. İnsanlar yeniden köylerine dönmeye başlamış. Bilale Köyü'nü Mardin Müzesi Müdürü Nihat Erdoğan rehberliğinde gezdik.
Mezopotamya’da hasat 1950’lere kadar kutlanırmış, Mardin’in Bilale Köyü’nde arpaların biçilmesi şerefine “Bilale Şenliği Hasat Bayramı” düzenlenirmiş. 1950’lerden sonra bu gelenek kalkmış. Mardin Müzesi son üç yıldır bu geleneği yeniden canlandırmış. İnsanlar yeniden köylerine dönmeye başlamış. Bilale Köyü’nü Mardin Müzesi Müdürü Nihat Erdoğan rehberliğinde gezdik.

Mardin’de yaşayan insan hazinesi olabilecek bir çok değer var. Bakırcılar, demirciler, marangozlar, kalaycılar, semerciler, telkâri ve taş ustaları. Mardin Müzesi bu değerleri yaşatmak adına çalışmalar yürütülüyor.

Yine engellilerin de müzeyi rahatça gezebilmeleri adına “Engelsiz Müze” projesi ile düzenlemeler yapılmış.

reyhani

İki yıldır her cumartesi müzede Leyli Geceleri düzenleniyor. Biz de güzel bir eylül akşamında Mezopotamya’ya karşı Reyhani Müzik ekibinden Anadolu’nun kadim ezgilerini dinleme fırsatı bulduk. Mardin’e giderseniz bu etkinliği kaçırmayın. Leyli Gecesi’nde dinlediğimiz Cizreli sanatçı Abdurrahman Oğuz’un türküleri ve Mehmet Fidan’ın Reyhani Oyunu gönlümüze kazındı. Abdurrahman ağabey Mardin yolculuğumuzda zaman zaman bize eşlik etti. Kasimiye Medresesi’nin avlusunda bizi kıramadı ve bir uzun hava seslendirdi ki tüylerimiz diken diken oldu.

Hatırlatma: Leyli Gecesi sadece cumartesi akşamları. Ve ilgi o kadar büyük ki mutlaka internetten rezervasyon yaptırmanız gerekiyor.

Mardin Müzesi tarafından yerel sanatçıların katkısı ile 5 dilde Mardin’in Sesleri filmi hazırlanmış.  Filmde, Mardin’in geleneksel üç halk ezgisi, 48 müzik sanatçısı tarafından Türkçe, Arapça, Kürtçe, Süryanice ve Ermenice olarak seslendirilmiş. Mardin’in binlerce yıllık somut ve somut olmayan kültürel mirasının, kültürel çeşitliliğinin görünür kılınması, tanıtılması ve yaşatılması hedefleniyor. Mutlaka izleyin dinleyin.

Bu arada Mardin sokaklarında dolaşırken Mardin’in ünlü masalcısı Ebu Burak’la tanışma fırsatı yakaladım. Şahmeran ustası ve masal anlatıcısı Ebu Burak’ın dükkanı Mardin Revaklı Çarşı (Sipahiler Çarşısı) da. Mutlaka tanışın. Mardin bienali için hazırlanan bir sanat çalışması Ebu Burak’ın dükkanının önünde duvarları ve sütunları süslüyor. Bu sıradışı çalışmaya “Şehrin Duygu Haritası” adını vermişler. Ne hoş değil mi?
Bu arada Mardin sokaklarında dolaşırken Mardin’in ünlü masalcısı Ebu Burak’la tanışma fırsatı yakaladım. Şahmeran ustası ve masal anlatıcısı Ebu Burak’ın dükkanı Mardin Revaklı Çarşı (Sipahiler Çarşısı) da. Mutlaka tanışın. Mardin bienali için hazırlanan bir sanat çalışması Ebu Burak’ın dükkanının önünde duvarları ve sütunları süslüyor. Bu sıradışı çalışmaya “Şehrin Duygu Haritası” adını vermişler. Ne hoş değil mi?

Mardin Müzesi “Masalcılar Buluşması” kısa sürede tüm Türkiye’nin merak ettiği bir etkinlik haline geldi. Masallar da somut olmayan kültürel miras ve kaybolup gidiyor, masallar unutuluyor, anlatılmıyor. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceleri biliyoruz, Kül Kedisi’ni biliyoruz ama Küllü Fatma’yı bilmiyoruz… Robin Hod’u biliyoruz ama Köroğlu’nu bilmiyoruz… Oysa masalların toplum örgüsünü oluşturmada iyiyi kötüyü öğretmedeki rolü çok büyük… İşte Mardin Müzesi bu coğrafyanın masalları unutulmasın, anlatılsın diye 40 masalcıyı her sene Mardin’de buluşturuyor.

masalcocuk

Mardin’de “Uçan Halı Çocuk Müzikleri Festivali”nin açılışına konuk olduk. Kentin ana caddesi üzerinde gerçekleşen ve müzenin önündeki meydanda sona eren kortej çok eğlenceliydi. Akşam müze bahçesindeki amfide gerçekleşen konser ise ayakta alkışlandı.

Mardin Müzesi Galerisi’nde “Göçebe Tuvaller Sergisi”nin açılışında Mardinli sanatseverlerle buluşma fırsatı yakaladık.
Mardin Müzesi Galerisi’nde “Göçebe Tuvaller Sergisi”nin açılışında Mardinli sanatseverlerle buluşma fırsatı yakaladık.

Mardin şiirdir aslında

Mardinli Şair Murathan Mungan, bir röportajında “Şehirlerin anlamı herkes için farklıdır. Yaşadığın şehir seni biçimlendirir. Mesela Mardin’deki mimari, gözlerimi terbiye etti. Işığın gölgesini içime taşıdım. Belki sen şiirimi okurken o ışık ve gölgeyi görmezsin ama o şiiri var eden ışık ve gölge Mardin’den süzülmüştür. Her şehir sana bir şeyler vermeye hazırdır ama önemli olan senin ne kadar aldığın” diyor.

Küçük Mardin olarak da adlandırılan Kalecik.
Küçük Mardin olarak da adlandırılan Kalecik.

Şair Refik Durbaş Mardin için “taşın ve inancın şiiri” diyor.

Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Süryani, Keldani ve Ezidilerin kardeşçe bir arada yaşadığı, hilalle haçı bir arada görebileceğiniz, ezanla çanı aynı anda duyabileceğiniz kadim kent… Din dil ve ırkın önemi yok burada. Binlerce yıl beraber yaşamışlar bu topraklarda.. Beraber örmüşler bu taş duvarları.

Dara Antik Kenti Nekrepolü’nde Büyük Galeri Mezarı.. Kutsal kitaplarda bahsedilen Ezekiel Peygamberin ruhlara nefes vermesi  ve yeniden diriliş mucizesinin kapı girişinde işlendiği galeri mezar, 573 yılında Sasaniler tarafından savaşta öldürülenlere ithafen Romalılar tarafından 591 yılında yaptırılmış.  Mardin Müzesi’nin çalışmaları sonu 3 binin üzerinde insana ait iskeletin bulunduğu mezar, ziyarete açılmış. Mutlaka görülmeli.
Dara Antik Kenti Nekrepolü’nde Büyük Galeri Mezarı..
Kutsal kitaplarda bahsedilen Ezekiel Peygamberin ruhlara nefes vermesi  ve yeniden diriliş mucizesinin kapı girişinde işlendiği galeri mezar, 573 yılında Sasaniler tarafından savaşta öldürülenlere ithafen Romalılar tarafından 591 yılında yaptırılmış.  Mardin Müzesi’nin çalışmaları sonu 3 binin üzerinde insana ait iskeletin bulunduğu mezar, ziyarete açılmış. Mutlaka görülmeli.

27

Mardin’de dünyanın en büyük üzüm işliğini gezdik. Çelbira (Kırk Kuyu) Üzüm İşliği, tesadüf eseri Google sayesinde bulunmuş… Anadolu’da 2 bin yıldır, üzüm işleniyor, pekmez ve şarap yapılıyor. Çelbira’da 100’e yakın sarnıç açık. Ancak her yerde olduğu gibi burada da yapılaşma tehdidi var.

Yaşayan İnsan Hazinesi Telkari ustası Suphi Usta.. Mardin Müzesi’nin hemen yanında Suphi Usta’nın atölyesi var. Gümüş tellerin neredeyse sanat yapıtı takılara dönüştüğü telkari atölyesine uğramalı son Süryani ustayla tanışmalı, sohbet etmeli, küçük de olsa bir hatıra telkari almalısınız.
Yaşayan İnsan Hazinesi Telkari ustası Suphi Usta..
Mardin Müzesi’nin hemen yanında Suphi Usta’nın atölyesi var. Gümüş tellerin neredeyse sanat yapıtı takılara dönüştüğü telkari atölyesine uğramalı son Süryani ustayla tanışmalı, sohbet etmeli, küçük de olsa bir hatıra telkari almalısınız.

23

Kasımiye Medresesi… Artuklular döneminde 13.yy’da yapımına başlanmış.  15.yy’da Akkoyunlu sultanı Kasım İbn Cihangir döneminde tamamlanmış. Astrolojiden felsefeye pek çok eğitim verilmiş. Medresenin avlusundaki çeşme havuz düzenlemesinde tasavvuf felsefesinde suyun akışıyla doğumdan ölüme kadar geçen insan hayatı ve sonrası simgelenmiş. Çeşmeden çıkan su doğumu, döküldüğü yer bebekliği sonraki bölümler sırasıyla çocukluğu ve gençliği, ince uzun oluk yaşlılığı suların toplandığı havuz ise mahşeri temsil ediyor.

Kasımiye Medresesi...
Kasımiye Medresesi…

Mardin’de farklı din, dil ve kültürlerin bir arada yaşadığı, şehrin huzur ve sükûnetine tanık olduk. Yüzlerce yıl önce Mardin dağlarında safran çiçekleri açarmış. En çok da Deyrulzafaran Manastırı’nın etrafında. Manastır da adını çevresinde yetişen ve günümüzde artık altın değerinde olan bu hoş kokulu bitkiden almış.

Deyrulzafaran Manastırı…
Deyrulzafaran Manastırı…

25

Nusaybin’de UNESCO listesine aday;  Zeynel Abidin Camii ve Mor Yakup Kilisesi’nin içinde yer aldığı Kültür ve İnanç Parkı’nı gezdik.

16

Anadolu’nun en eski camilerinden Mardin Ulu Cami... Avlusunda dinlenmek huzur verici. Minaresindeki desenler ise göz kamaştırıcı.

marin

Marin Antik Kenti, Eskihisar Köyü…  Masallara konu olmuş bir yer.  Tarih boyunca köyün Mistik güçleri olduğuna inanılmış ve ordular uzak durmuş. İskender’in ki dahil hiçbir ordu buraya yaklaşmamış.

Şener Şen ve Meltem Cumbul’un başrolünü paylaştığı “Gönül Yarası” filmi burada çekilmiş.  Haşim Muhtar’ın keçi peyniri enfes. Şanslıysanız tadabilirsiniz.

13
Zindan…

Yöre halkının Zindan adını verdiği binlerce yıllık “Su Sarnıcı” yerin 30-40 metre kadar altına inen mimari harikası bir yapı. Güneş enerjisi ile aydınlatılan sarnıç, farklı ışık oyunları ve muhteşem akustiği ile ziyaretçisini etkiliyor.

2

Bu bir başlangıç…. Türkiye’nin dört bir yanından Mardin Müzesi davetiyle Blog Yazarları Buluşması için geldiğimiz kadim kent Mardin’den emek verilmiş, akılteri dökülmüş örnek projeler, harika dostluklar, güzel tatlarla ayrıldık. Evsahipliği için Mardin Müzesi Müdürü Nihat Erdoğan’a, mesai arkadaşlarına, yol arkadaşlıkları için butopraklar.com, keşfetTV.com, fullantalya.com, esrageziyor.com, ArkeolojikHaber.com, MutluEller.com, istanbulistanbulolali.blogspot.com’a sonsuz teşekkürler. Yeniden buluşmak dileğiyle.

Perge’nin Üç Bin Yıldır Solmayan Laleleri

Perge Antik Kenti Anadolu’daki en görkemli kentlerden biri. Sanki Efes ve Aprodisias’ın gölgesinde ama bence onlardan daha zengin ve ihtişamlı bir yaşamın izlerini görmek mümkün. Antalya Valiliği ve Antalya Tanıtım Vakfı öncülüğünde 2018 yılı Antalya’da Perge Yılı ilan edildi. Perge’yi tanıtan ve dikkat çeken pek çok etkinlik gerçekleştiriliyor.

Geçtiğimiz günlerde bir grup meraklı ANKA (Antalya Kültürel Miras Araştırmacıları Derneği) üyelerinden Arkeolog Dr. Selda Baybo’nun rehberliğinde Perge’yi gezdik.

perge-4

Rehberimiz, Perge Tiyatrosu’nu gezdikten sonra çıkışta kapının hemen yanında duvarı işaret ederek, çok da fark edilmeyen lale resimlerini gösterdi.

Bordo, eflatun, mor laleler binlerce yıldır yağmurdan ve en önemlisi insanlardan gizlenmeyi başarmış. Perge’nin hiç solmayan çiçekleri…

perge-2

Gezerken Perge Agorası’nda – bugünkü karşılığı pazar yeri – bir mermer blok dikkatimizi çekti. Bir yüzünde kanca ve bıçak diğer yüzünde bir balık figürü işlenmiş. Bildiğiniz kasap dükkanı. Bu bilgi çok hoşuma gitti… Meğer kasaplık bu topraklardaki en eski mesleklerden biriymiş.

Mermer blok üzerine işlenmiş desenlere bakınca o günün koşullarında ince ruhlu ve zevk sahibi bir kasap olduğu anlaşılıyor. Belki de döneminin Nusret’i))

pergee-4

Perge, Antalya’nın 18 kilometre doğusunda, Aksu ilçe sınırlarında, bir zamanlar Pamfilya bölgesine başkentlik yapmış bir kent. Perge’deki akropolisin Tunç Çağı’nda kurulduğu düşünülüyor. Helenistik dönem boyunca eski dünya içerisindeki en zengin ve güzel şehirler arasında sayılan Perge, aynı zamanda Yunan matematikçi Apollonius’un da memleketi.

Hitit İmparatorluğu, Büyük İskender ve Roma İmparatorluğu gibi birçok medeniyete ev sahipliği yapan Perge Antik Kenti, çok zengin bir tarihi değere sahip. Antalya Müzesi’nde sergilenen birçok eşsiz eserin çıkarıldığı antik kent olan Perge’de hem kazı çalışmaları hem de tarihi kalıntıların restorasyonu yoğun şekilde devam ediyor. Antik kentte tiyatro, stadyum, agora, sütunlu cadde, Helenistik kapı, Güney hamamı gibi büyük bölümleri ayakta olan eserler dikkat çekiyor.

Perge Antik Kenti, UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme kapsamında, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne de eklendi.

per-1

Plancia Magna heykeli Antalya Müzesi’nde sergileniyor.

Binlerce yıl öncesinde, Anadolu topraklarının ilk kadın belediye başkanı Plancia Magna’nın yönettiği, geometrinin mucidi Apollonius’un doğduğu, beyin ameliyatlarının yapıldığı, “Yorgun Herakles” ve “Dans Eden Kadın” gibi heykelciliğin güçlü örneklerini veren heykelcilik okulu merkezi olma özelliklerini taşıyan Perge antik kentinden çıkarılan eserlerin büyük kısmı Antalya Müzesi’nde özel bir salonda sergileniyor.

Perge’de keşfedecek çok şey var. Mutlaka gezmelisiniz.

pergee-5

 

Elmalı’nın Yüzleri

Dağı, yeşili, iklimi, tertemiz sokakları, şirin evleri, misafirperver insanları, zengin gastronomisi ile Elmalı benim için her zaman Antalya’nın başkentidir.

Kurban Bayramı’nda yolumuzu Elmalı’ya düşürdük. Büyüklerin elini öptük, erenlere dua ettik.

Elmalı Müzesi’nin bayramda açık olduğunu görünce ailece girdik içeriye. Müze ücretsiz. Yaz döneminde 08.30 – 19.00 saatleri arasında açık.

Elmalı bölgesi zengin bir tarihi geçmişe sahip…

Bizans döneminde adı “Alimela” iken Beylikler döneminde Teke livasının yönetim merkezi olmuş. 1390’lü yıllardan itibaren Osmanlılar’a geçip uzun yıllar önemini korumuş. Osmanlı yöneticileri Elmalı’yı yazlık başkent olarak kullanmış.

elmali-3

Eski hükümet konağının restorasyonuyla açılan Elmalı Müzesi, Tunç çağından Likya’ya Bizans’tan Osmanlı’ya tüm bu zenginliklerin buluştuğu yer. Özellikle Bayındır, Kızılbel, Karaburun, Hacımusalar, Karataş – Semayük gibi kazı alanlarında bulunan malzemeler sergileniyor. Yolunuz düşerse mutlaka gezin.

elmali-4

Ünlü Elmalı definesi Antalya Müzesi’nde sergileniyor ama burada hikayesinin yer aldığı özel bir bölüm var. Yine bir çok eser Elmalı’dan çıkarılıp Ankara’ya ve Antalya’ya götürülmüş. Hani hep diyoruz ya yurt dışındaki eserlerimiz vatanına dönsün diye… O zaman Elmalı’nın hazineleri de Elmalı da sergilensin.

elmali-1İnsan yüzlü çömlek Elmalı’ya dönsün mesela.

Bayındır da bulunan ana yüzlü tanrıça Elmalı’ya dönsün, posterleri değil orjinali sergilensin.

elmali-2

Müzedeki Kızılbel Mezarı eşsiz… korumayı başardığımız nadir mezarlardan.

Müzeyi kuranları ve yaşatanları kutlarım.

elmali-6

Yaşama doğru sinsice sırıtan Azrail

“…Ölüm her ne kadar bireyleri yaşamdan ayırsa da yaşama ve bir bütün olarak insanlığa hiçbir şey yapamamaktadır.”

GustavKlimt
Seni bilmem ama ben gittiğim kentleri, orada daha önce yaşamış sanatçıların gözüyle keşfetmeyi seviyorum. Bu yüzden binaların mimarisi, parklarındaki heykeller, varsa şayet galerilerindeki tablolar, bana görünenin aksine, görünmeyen, bambaşka bir şehrin kapılarını açıyor.

Viyana’da böyle bir şehir. Görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen yerleriyle, ziyaretçisine türlü tuzaklar kuran bir şehir. Viyana’da büyük bir ressamın ayak izlerini takip ediyordum; Gustav Klimt.

Klimt, beni bir başka büyük ressamla tanıştırdı; Egon Schiele.

Rehber sana, Klimt’in eserlerinin büyük bölümünün Belvedere Sarayı’nda olduğunu söyleyecektir. Oysa sanatçının belki de yaşamının özeti olan en önemli eseri Viyana’nın ortasında, zengin ama mütevazi bir kutunun – ben de bu çağrışımı yaptı – içinde saklıdır; Leopold Müzesi.

bilet

Kalbim beni Müzeler Bölgesi’ndeki (MuseumsQuartier) Leopold Müzesi’ne götürdü.

Adından da anlaşılacağı gibi Leopold Müzesi, bölgedeki çok sayıda müzeden sadece biri. Müzeye girişte 11 Euro ödedim. Burası, Avusturya ekspresyonizmine ait başyapıtların sergilendiği yer.

CIMG5654
“Leopold Koleksiyonu, modern Avusturya sanatına dair dünyanın en iyi koleksiyonlarından biri arasında sayılmaktadır. 5 binden fazla eseri kapsayan Leopold koleksiyonu, sanatsever çift Rudolf ve Elisabeth Leopold tarafından elli yıl içinde bir araya getirilmiştir. 1994 yılında Rudolf Leopold’a ait koleksiyon Avusturya Cumhuriyeti ve Avusturya Merkez Bankası’nın destekleriyle kar amacı gütmeyen bir özel vakıf niteliğindeki Leopold Müzesi’ne ve dolayısıyla Avusturya modernizm eserlerini görmek isteyen ziyaretçilere bağışlanmıştır.”

CIMG5680
Birkaç dakika sonra kendimi Klimt’in en önemli eseri kabul edilen “Yaşam ve Ölüm”ün karşısında buldum.

“Avusturyalı sembolist ressam Gustav Klimt, 14 Temmuz 1862 yılında dünyaya gelmiş, 6 Şubat 1918 tarihinde ölmüş. Viyana Sezession grubunun önemli üyelerinden biri olan Klimt, tablolarının yanı sıra, duvar resimleri, eskizleri ve diğer eserleriyle de tanınır. Kadın bedenini ustalıkla işleyen Klimt’in eserlerinde ince dekoratif süslemelerle beraber zarif bir erotizm göze çarpar.”

178×198 cm. boyutlarında tuval üzerine yağlı boya ile yaptığı “Yaşam ve Ölüm”, kişisel bir ölümü yansıtmamakta olup, daha çok ölüm meleği Azrail’in ‘yaşam’a doğru sinsice sırıtarak bakmasını anlatmaktadır.

Resmin karşısında durdum.
“…Burada yaşam tüm kuşakları içine almaktadır: bebekten büyükanneye kadar tüm yaş basamaklarını temsil etmekte ve sonsuz yaşam döngüsünü göstermektedir. Ölüm her ne kadar bireyleri yaşamdan ayırsa da yaşama ve bir bütün olarak insanlığa hiçbir şey yapamamaktadır.Yaşam döngüsü, yaşamı oyunbaz bir şekilde kaplayan farklı, güzel, pastel renkli yuvarlak süslerle kaplıdır. Gustav Klimt, 1911 yılında Roma’da Uluslararası Sanat Sergisi birincilik ödülüne layık görülen bu resmini en önemli figüratif eseri olarak nitelendirmiştir. Yine de 1915 yılında eserin bu sürümünden aniden memnun olmamış gibidir ve çerçevelenmiş resim üzerinde çalışmaya başlamıştır. Bir zamanlar sözde altın renginde olan arka plan şimdi gri olmuştur ve hem ölüm hem de yaşam daha çok süslemelerle tamamlanmıştır. Orijinal resmin önünde durduğumuzda Joseph Hoffmann tarafından tasarlanan çerçevenin sol iç kısmında Gustav Klimt’in boyayarak kapattığı hatları görebiliriz.”

Resmin önünden ayrıldığımda, hayretle, gülümsediğimi ama neden gülümsediğimi bilmediğimi fark ettim.

egonn

“Ölüm ve Yaşam” beni bir başka büyük ressamla tanıştırdı.

“Sen Klimt’i seviyorsun ama aslında O’nun başka bir hayranı daha var, en az onun kadar ünlü” demişti Zeynep.

Bu ressam 28 yaşında yaşama veda eden ama kısacık ömründe yaptıklarıyla iz bırakmayı başaran Egon Schiele.

CIMG5694

“…12 Haziran 1890’da doğan Schiele, Gustav Klimt’in de devam etmiş olduğu Vienna Güzel Sanatlar ve Zanaat Okuluna başvurdu; buradan reddedilerek, daha geleneksel bir sanat eğitimi veren Güzel Sanatlar Akademisine refere edildi. Akademinin giriş sınavlarını büyük başarıyla kazandı ve 16 yaşında, akademi öğrencisi oldu. Hemen ertesi yıl hayranı olduğu Klimt’i ziyaret ederek yaptığı eserleri gösterdi. Klimt, genç sanatçıdaki büyük yeteneği görerek onu desteklemeye başladı. 3. sınıfı bitirdikten sonra Akademi’yi bıraktı ve kendi stüdyosunu açtı. Bazı biyografilere göre bu dönemde pornografi kolleksiyoncuları için ürünler yaratarak geçimini sağladı. Küçük çocukların erotik resimlerini yaptığı için tutuklandı ve bir ay hapis yattıktan sonra serbest bırakıldı. 1915 yılında stüdyosunun karşısındaki evde oturan Edith ve Adele isimli iki kardeşle tanıştı. İkisi ile de yaşanan bir flört döneminden sonra, Edith ile evlendi. Evlendikten 4 gün sonra askere çağırıldı. Savaş alanından ve savaşın yarattığı yokluklardan uzak geçen bir askerlik dönemi yaşayan sanatçı, savaşa rağmen, Avusturya’nın önemli ressamlarından biri olarak ün yapmaya devam etti. Avusturya’nın, savaştaki tarafsızlıklarını koruyan İskandinav ülkeleri önündeki imajını geliştirmek için devlet tarafından düzenlenen resim sergisinde eserlerini sergilemesi istendi. 1918 yılında gerçekleşen Sezession’un 49. sergisinde baş ressam olması önerildi. Duyuru posterinde kendisini son akşam yemeğini yiyen İsa olarak resmettiği sergi, savaşa rağmen büyük başarı kazandı. 19 Ekim 1918’de karısı Edith, karnında taşıdığı bebek ile birlikte öldü. Karısının ve çocuğunun ölümüne sebep olan İspanyol gribine yenik düşen Schiele de 31 Ekim 1918’de vefat etti. Schiele’nin figürleri kırılgan, çoğu zaman hastalıklı, fakir ve hüzünlüdürler. Buna rağmen çizgilerinde yüzen güçlü bir enerji, yer yer erotizme dönüşerek, yer yer yaşama sevgisi olarak karşımıza çıkar. Figürlerini gerek teknik sebeplerle, gerek sembolik olarak fondan, beyaz, suluboya bir çizgiyle ayırır. Gustav Klimt’ten yoğun olarak etkilenmiş olsa da, özellikle figür tekniğini Onun ötesine götürebilmiştir. Hayatı ve kişiliği tartışmalı olsa da yeteneği ve desen tekniğine getirdiği enerji tartışılmazdır.”

Leopold Müzesi, Egon Schiele’ye ait 41 yağlı boya tablo, 180 suluboya ve karakalem resimlerini barındırarak dünyanın en büyük ve en önemli koleksiyonu olma özelliğine sahiptir. Müzede sanatçının dünyadaki tüm müzelerdeki eserlerinden daha fazla yağlı boya tablo yer almaktadır. Ve aynı zamanda Schiele’nin 1910-1915 yılları arasında yaptığı en özgün çalışmaları sergilenmektedir. Bu dönemde, Schiele yaratıcılık gücünün doruk noktasına ulaşmış ve kendisinin Ekspresyonizmin bir usta ressamı olarak nitelendirilmesine neden olmuştur. Leopold Müzesi sanatçı tarafından tam bu süreçte yapılmış en belirgin ve önemli eserlerine sahiptir. Dolayısıyla, Rudolf Leopold’un gerçekleştirdiği en önemli katkı Schiele resimlerini sadece büyük bir koleksiyonda bir araya getirmek değil, sanatçının en etkileyici sanat yapıtlarını uluslararası düzeyde tanıtmak olmuştur.

Leopold Müzesi’nde Edvard Munch gibi başka ünlü ressamların eserleri de var.

CIMG5701
Müzenin içindeki kafede oturup, bir süre dinlendim. Aşağıda MuseumsQuartier’ın ortasındaki büyük meydanda her biri farklı bir tasarımcının elinden çıkma rengarenk koltuklarda oturan gençlerin yaşam dolu kahkahaları gökyüzüne yükseliyordu. Ve kim bilir ölüm meleği Azrail, gezegenin hangi köşesinde insanlara sinsice gülümseyerek türlü tuzaklar kuruyordu.

CIMG5707

Nazım’ın masasında Viyana düşleri

vynazim2

Dün Nazım’ın masasına oturdum.

“Yaşamak güzel şey be kardeşim” dedim.

“Seni düşünmek güzel şey, umutlu şey” dedim.

“Bir ağaç gibi hür ve tek bir orman gibi kardeşçesine” dedim.

Teker teker heceledim.

Ağır ve vakur bir sesle teker teker.

Derin bir nefes aldım “Havelka”yı içime çektim.

Nazım’la göz göze geldim.

Viyana’da güzel insanlarla tanıştım.

Güzel caddelerden geçtim.

Güzel binalar gördüm.

Sonra işçiler gördüm.

Türk işçileri.

Bizim işçilerimiz.

Güzel Türk kızlarıyla tanıştım.

Güzel, Türk işçi kızları.

Ve Tuna.

Mavi Tuna’ya baktım.

Akıp gidiyordu.

Şehri bölen değil de,

Sanki birleştiren bir fermuar gibi.

Tuna’ya baktım,

Türk işçilerinin alın teri gibi temiz,

akıp gidiyordu

akıp gidiyorduk…

vynazim

Dipnot: Rivayet odur ki, büyük şair Nazım Hikmet, Viyana’da geçirdiği her gün Hawelka’ya uğrar, kahve içer, memleket özlemiyle şiirler yazarmış. Hawelka, duvarlarında film ve konser afişlerinin yer aldığı, şirin, sıcak bir mekan. Garsonları inanılmaz misafirperver. Dilerseniz duvarlara bir kaç not yazıp imzanızı da atabiliyorsunuz. Kendi markasıyla kahve satışı da yapılıyor. Viyana’da beni en çok etkileyen yerlerin başında gelen Cafe Leopold Hawelka, kentin tam kalbindeki, görkemli Stephansdom Katedrali’ne yaklaşık 500 metre mesafede bir ara sokakta.

vynazim5

Aphrodisias’ın Mavi Atı

Aphrodisias Müzesi Sevgi Gönül Salonu’nda bir Mavi At var. Bugüne kadar onlarca heykel, sanat eseri ve yapıt gördüm, hiç biri beni bu Mavi At kadar etkilemedi. Antik heykeller arasında büyük boyutlu, mermerden yapılmış, dörtnala koşan bir atı temsil eden tek eser olduğu belirtiliyor.

2

Genç Troia prensi Troilos, Truva surları dışındaki bir çeşmeye at üstünde gittiği bir anda Akhilleus tarafından pusuya düşürülüp öldürülür. Eser, Akhilleus’un genç Troilos’u dörtnala koşan Mavi atı üzerinden saçından tutarak çektiği anı tasvir ediyor.

At, kahraman gibi betimlenmiş çıplak bir genç tarafından sürülmektedir. Beyaz mermerden yapılmış bu genç erkek figürünün sadece tek bir baldırı günümüze ulaşmış. Kalçasındaki kenet yerinden anlaşıldığı üzere bu kahraman genç, attan düşerken betimlenmiş. Koyu mavi-gri mermerden yapılmış dörtnala koşan bu at 1970 yılında Sivil Bazilika’nın içinde, kaidesinin kalıntıları yanında bulunmuş. Atın üzerinde, küçük demir iğnelerle atın sırtına tutturulmuş, kedigil derisi şeklinde altın kaplama bronz bir eğerin izleri görülüyor.

9

Aphrodisias Müzesi Sevgi Gönül Salonu bölgede bulunan eşsiz heykellere evsahipliği yapıyor. 

Aphrodisias Aydın’ın Karacasu ilçesi, Geyre Mahallesi yakınında bulunmasına karşın, Denizli’ye de 30 dakikalık mesafededir. Yolunuz bu coğrafyaya düşerse mutlaka ziyaret ediniz. Otomobilinizi antik kente 2 dakikalık mesafede bir otoparka bıraktıktan sonra, traktörün arkasına yerleştirilmiş bir römorkla ören yerinin girişine kadar ücretsiz götürülüyorsunuz.

Ünlü fotoğrafçı Ara Güler’in ilk kez fotoğraflarıyla dünyaya tanıttığı Aphrodisias Türkiye’nin güneybatısında, Antik Karia bölgesinde yer alan, çok iyi korunmuş bir Roma dönemi şehri olup antik dönemde Aphrodite Kutsal Alanı ve mermer heykeltıraşlık eserleriyle ünlenmiş. Seyyahların ve turistlerin 18. yüzyıldan beri tanıdığı şehir 20. yüzyılın başından itibaren bilimsel araştırmalara konu olmuş. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın himayesinde 1961 yılından bu yana New York Üniversitesi tarafından sürdürülen kazı çalışmalarına 1995 yılında Oxford Üniversitesi de dahil edilmiş.

3

Aphrodisias daha önce Geyre Köyü ile iç içeymiş. Ancak kazı çalışmalarıyla birlikte köy taşınmış. Ancak köye ait evlerin bir kısmı kafe, müze ve kazı evi olarak kullanılıyor. Dev çınar ağaçlarının gölgelediği köy meydanı çok keyifli bir ortam.

Aphrodisias, kentin baş tanrıçası Aphrodite’ye adanan kutsal alanı ve mermer heykeltraşlık eserleriyle ün salmış.

Aphrodisiaslılar mermerden görkemli bir kent ve bu kenti süsleyen çok miktarda üstün kalitede mermer heykeltıraşlık eseri yaratmışlar. Ortaçağda ve modern dönemde Anadolu’nun ana geçiş yollarından görece uzak olması bakımından da şanslı bir yerleşim. Bu sayede yerleşim yeri ve barındırdığı heykeller başka yerlerde olmadığı kadar iyi korunmuş.

Aphrodisias antik kenti geniş bir alana yayılmış. Yürüyüş yolları düzgün. Ne kadar süre gezeceğiniz size kalmış. 1 saatte turlamakta mümkün, bir gün dolaşmakta. Ayakta kalmış eserleri, özellikle stadyumu, tiyatrosu, tapınağı, hamamları fotoğrafı tutkunları için bulunmaz bir atmosfer sunuyor.

afrodisias-3

Aphrodisias çığlığı…

Bir baraj açılışı için bölgeye gazeteci olarak giden ve dönüşte yolunu kaybeden Ara Güler, bir köyden geçerken köylülerin tarihle içiçe yaşadığını görür. Köyde yaşayan insanlar tarafından Roma sütunları ve mimari parçaları hala kullanılmaktadır. Köyde yer alan her türlü mimari yapı, Roma dönemi eserlerini de barındırmaktadır. Tarihi lahitler bile üzüm şırası süzmek için kullanılmaktadır ve köyün her yeri tarihi eserlerle doludur.

Ara Güler, şaşkınlık içinde bu güzelliklere baktıktan sonra köyün çeşitli yerlerinden onlarca fotoğraf çeker ve İstanbul’a döndükten sonra bu bölgeyi araştırmaya başlar. Fakat hiçbir bilgiye ulaşamaz. Çektiği fotoğrafları çeşitli kuruluşlara gönderir fakat beklediği ilgiyi bulamaz. En sonunda fotoğrafları Times’a gönderir. Times fotoğrafların renkli olanlarını çekmesini ister ve Ara Güler tekrar aynı köye giderek renkli fotoğraflar çeker. Bu yolla dünya basınına dağıtılan fotoğraflar bir anda büyük yankı uyandırır. Amerika’dan gelen arkeologlar Geyre’de araştırma yapmaya başladıklarında burasının Roma İmparatorluğu’na ait, tarihi MÖ. 500’li yıllara dayanan ve ismini tanrıça Afrodit’ten alan Aphrodisias antik kenti olduğu anlar.

afrodisias-4

Prof. Dr. Kenan T. Erim Aphrodisias’a gelip hayran olduktan sonra, 1961’de Aphrodisias’ı kazmaya başlar. Ara Güler, yaptığı bir röportajda Aprodisias ile tanışmasını şu sözlerle anlatıyor:

“Devir 1958. Adnan Menderes’in son zamanlarıydı. Aydın’da valiye gittim. “Adnan Menderes’in açılış yapacağı baraj var. Beni oraya gönder, açılışta resim çekeceğim” dedim. Şoför dedi “Ben bir kestirme yol biliyorum, oradan gidelim.” Kestirme yoldan giderken yolu kaybettik. Yolu kaybedince de nereye gitsek karşıma hep o büyük kayalar çıkıyordu. Güneş battı ve zifiri karanlık oldu.

Gidiyoruz, gidiyoruz yine aynı kayalıklara geliyoruz. Kaybolduk!

Baktım bir ışık var. Bir kahve… Kahveye girdik, adamlar oyun oynuyor. Lüks lambasıyla aydınlanıyordu. Biraz sonra gözüm ışığa alıştı, bir de baktım ki kahvede masa yok. Sütun başlıklarını masa yapmışlar ve üstünde domino oynuyorlar.

Tarih ve bugün içi içe yaşamaktadır. Böyle acayip bir yer hayatımda görmedim. Harabe dediğin harabedir. Ama bu öyle değil, bu bambaşka. Bu, tarih içinde yaşayan bir şehir…
Baktım ki taşların içinden suratlar bana bakıyor. Hemen aklıma röportajın adı geldi; Aphrodisias çığlığı…

O taşlar bana bakıyor ve “beni buradan kurtar!” diye çığlık atıyor.”

5

Kafeteryadan bir fincan kahve alıp, dev çınar ağacının altındaki mermer koltuğa oturdum. Zihnimde Ara Güler’in fotoğraflarında gördüğüm köylüler. Hafiften bir rüzgar esiyor. Nasıl huzurluyum anlatamam.

Anadolu’nun her karışı hazine… Tabiki bakmayı bilene. Anadolu’yu keşfetmeyi, zenginliklerini fotoğraflamayı ve paylaşmayı seviyorum.

afrodisias-1

Dip Not;

Prof. Dr. Kenan T. Erim, öldükten sonra ömrünü adadığı Aphrodisias’a gömülüyor. Mezarı antik kentin girişinde. Aphrodisias meydanındaki eski köy evlerinden birini küçük bir müze haline getirmişler. Burada Arkeolog Erim’in kullandığı giysiler ve ekipmanlar sergileniyor. Müzenin duvarlarını ise Ara Güler’in fotoğrafları süslüyor.

Yararlandığım kaynaklar: aphrodisias.classics.ox.ac.uk, arkeofili.com, aphrodisias.org

 

 

Üç Güzel Şey

Yaşamı güzelleştiren, fark yaratan, çevresine değer katan, sıradışı şeyler üretenlere şapka çıkarıyorum. Son dönemde karşılaştığım üç güzel şey;

uzun

Uzun Salıncak

Uzun Salıncak, Hurma – Altınyaka – Hisarçandır yolu üzerinde karşınıza çıkıyor.  Aslında tipik bir gözleme evi. Ama orayı cazibe merkezi haline getiren ve ziyaretçi çeken şey Antalya’nın en uzun salıncağına sahip olması. Dev salıncağın koltuğuna oturduğunuzda önünüzde boylu boyunca uzanan Antalya manzarasına karşı adrenalin dolu benzersiz bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Hem de bedava. Tavsiye ederim.

lisinia2

Lisinia’nın Heykelleri

Burdur Gölü kenarındaki doğal yaşam parkı Lisinia’nın eski ahşap malzemelerden yapılmış heykelleri büyük ilgi çekiyor. Alaylı sanatçı Durul Bakan’ın göl çevresinden topladığı ağaç parçalarıyla yaptığı dev Kartal özellikle Beşiktaşlılar’ın özçekim noktası.

plak

33’lük Plak Cafe

Kaleiçi’nde birden karşımıza çıkınca çok hoşumuza gitti. İçeride ne yenir ne içilir, hizmet nasıldır bilemiyorum. Kaleiçi’nde sayıları hızla artan rock barlara sıcak bir Tarık Akan bakışı gönderiyor.

Zeugma ve Çingene Kızı

Zeugma Müzesi… Yarım asıra yaklaşan ömrüm boyunca gördüğüm en etkileyici yerlerden biri desem abartmış olmam herhalde.

Hafta sonu eşim ve dostlarımızla aylar öncesinden yaptığımız plan, aldığımız uçak biletleri, önce Antalya’dan Adana’ya oradan kiraladığımız otomobille Gaziantep’e.

Her karışı Anadolu, emek, alın teri, lezzet ve kültür kokan şehir. Ben sadece Zeugma Müzesi’ni anlatacağım. Zira bu şehri okumanız yetmez, solumak gerek.

1

Sanat Eseri Mozaikler

Zeugma’nın önemi, kazılarla ancak küçük bir bölümü ortaya çıkarılabilen Roma Villaları ve bu villaların tabanlarını süsleyen mozaiklerdir. Benzerleri Türkiye sınırları içerisinde sadece Ephesus (Efes) Antik kentinde görülen bu yamaç villaları arkeolojik açıdan büyük önem taşımaktadır. Müzeyi gezerken sanki binlerce yıl önceye yolculuk yapmışsınız da Zeugma sokaklarında geziyor muş hissine kapılıyorsunuz.

Her biri usta bir sanatçının elinden çıkmış sanat eseri mozaikler karşısında büyülenmemek elde değil. Her biri ayrı bir hikaye anlatıyor.

2

Beni en çok etkileyenlerden biri “Oceanos ve Tethys Mozaiği”

“Antik çağlarda Akdeniz haricindeki dünyadaki bütün açık denizlerin tanrısı olan Oceanos, denizdeki dişi unsuru sembolize eden Tethys ile birlikte yaşar. Dünyadaki bütün ırmakların ve nehirlerin Oceanos ve Tethys’ten meydana geldiğine inanılır. Zeugma’dan çıkarılan ve villalardan birinin havuz tabanı olduğu tahmin edilen bu mozaikte de Oceanos ve Tethys deniz canlılarıyla çevrelenmiş olarak betimlenmiştir. Mozaikte ayrıca yunuslara binen veya balık tutan Eroslara da rastlanmaktadır.”

7

Europa ve yapraklarını dökmeyen çınarın hikayesi

“Europa Suriyeli çok güzel bir kızdı. Öyle ki parlak teni göz alıcı bakışı ile dillere destan olmuştu. Eğlenceyi ve gezmeyi çok severdi. Sabahtan akşama kadar tüm vaktini kırlarda deniz kıyısında arkadaşları ile birlikte gezerek geçirirdi. Gene böyle bir gün, deniz kenarındaki bahçelerden birinde arkadaşları ile çiçek toplarken Zeus Europa’yı gördü. Onun güzelliği baş tanrının aklını başından almıştı. Karısı Hera’nın haberi olmadan güzel Suriyeliye yaklaşabilmek için altın rengi bir boğa şekline girdi ve kızların çiçek topladıkları bahçenin etrafında gezinmeye başladı. Kızlar boğadan korkmak bir yana onu çok sevimli bulmuşlardı, ona yaklaşarak sevmeye başladılar. Güzel Europa ona yaklaştığı anda boğa yere yatarak kızın ayaklarına kapandı. Europa boğanın sırtını okşayarak yavaşça üzerine oturdu. Tam arkadaşları da ona katılacakken boğa birden ayaklandı ve sırtında Europa ile denize doğru koşmaya başladı. Deniz kenarına vardığında azgın dalgaların hepsi sakinleşmiş durulmuştu. Boğa dalgaları yararak, denizde kumlu bir ovada koşuyormuş gibi hızla oradan uzaklaştı. Bir süre sonra kıyıya vardıklarında Zeus genç kızı bir çınarın gölgesine bıraktı ve boğa şeklinden sıyrılarak tekrar tanrı şekline döndü ve ona kendisini tanıttı. Horalar aceleyle Zeus ve Europa için bir yatak hazırladılar. Bu birleşmenin yapıldığı yere gölge saldığı için o günden beri çınar ağacı yapraklarını hiç dökmez. Kirid kralı Minos bu birlikteliğin sonucunda doğmuştur.”

8

Zeugma’nın Mona Lisa’sı

Müzeyi gezerken gözünüz ister istemez Zeugma’nın Mona Lisa’sı “Çingene Kızı”nı arıyor. Sırayla mozaiklerin önünden geçerken, bir yandan gözüm Çingene kızında.

Müzenin küratörleri çok akıllıca bir iş yaparak O’nun için özel bir bölüm yapmışlar. Zindan gibi karanlık bir oda, göz gözü görmüyor. Ve karanlıkta ağır ağır ilerlerken duvarda muhteşem gözlerle karşılaşıyorsunuz. Yüzlerce yıl önceden gelen bu bakış zihninize kazınıyor.

“Çingene Mozaiği (GAİA) – Zeugma – Zeugma Kazılarının kamuoyunun henüz gündemine girmediği 1992 yılında çıkarılan bu mozaikteki kadın figürü gizemli bakışları ile Zeugma’nın simgesi haline geldi. İlk çıktığı yıllarda kimliği konusunda kesin bir tanımlama yapılamayan bu mozaiğe figüründeki kadın resminin çingene kızlarını andırması nedeniyle çingene adı verildi. Ancak bazı kaynaklar mozaikteki asma figürlerine dikkat çekerek, çingene olarak tasvir edilen kadının yer tanrısı GAİA olduğunu ileri sürmekte. Gaia mitolojide, içinden tanrı soylarının çıktığı ilk element olarak kabul edilmektedir.”

“Çingene Kızı” mozaiğinin, ABD’nin Bowling Green Üniversitesi’nde bulunan parçalarının iadesine ilişkin çalışmalar sürüyor.

Müzeden nefesi kesilmiş olarak çıktıktan sonra Müze Kafeteryasında kahve içerek değerlendirmelerde bulunuyoruz: Tek kelimeyle büyüleyici.

6

Zeugma’nın Tarihçesi;

Belkıs/Zeugma Antik Kenti, Gaziantep ili, Nizip İlçesi, Belkıs Köyü sınırları içerisinde Fırat Nehri’nin kıyısında yer alır. Yaklaşık 20 bin dönümlük bir arazi üzerine kurulmuş olan Belkıs/Zeugma Antik Kenti; Fırat’ın geçilebilir en sığ yerinde olması, askeri ve ticari bakımdan çok stratejik bir bölge olması nedeniyle tarihin her döneminde önemini korumuştur.80 bin nüfusu ile döneminin en büyük kentlerinden biri olan Belkıs/Zeugma, tarihin değişik dönemlerinde değişik isimlerle anılmıştır.

4

Büyük İskender’in generallerinden ve daha sonra Suriye Kralı da olan Selevkos Nikator kendi adıyla, Fırat nehrinin adını birleştirerek M.Ö.300 yılında burada Selevkos Euphrates (Fırat’ın Silifkesi) adında bir kent kurar. Daha sonraları M.Ö.1.yy.’da kent Roma hakimiyetine girer. Bu hakimiyet değişikliğiyle birlikte kentin adı da değişerek köprü, geçit anlamına gelen ve bütün dünyada bilinen şekliyle “Zeugma” adını alır. Roma İmparatorluğu’nun 4.Skitia Lejyon Garnizonu’nun burada konuşlandırılması ve ticaret sebebiyle kısa zamanda 80 bin nüfusa ulaşan Zeugma’da Fırat manzaralı yamaçlara villalar inşa edilir. 80 bin kişilik nüfus Zeugma’yı dünyanın en büyük kentlerinden biri haline getirir. Örneklemek gerekirse Zeugma , komşusu sayılan Antakya (Antiokheia) ile Mısır’daki İskenderiye’den (Aleksandreia) ‘dan daha küçük, Atina (Athena) ile aynı büyüklükteydi. Pompei ve şimdi dev bir metropol olan Londra (Londinum)’dan ise birkaç kat büyüklükteydi.

Ünlü coğrafyacı Strabon da Zeugma’dan bahsetmektedir. Hellenistik dönemde Selevkos Nikator zamanında Zeugma’da önemli imar faaliyetleri yapıldığı bilinmektedir. Kentteki Akropolün üzerine kader tanrıçası Thyke’nin bir tapınağı yapılmıştır. Bu tapınak halen toprak altındadır. Zeugma Antik Kenti kendi şehir sikkesi de basmış Roma Kentlerinden biridir. Sikkeler üzerine bir tarafına Thyke tapınağı, diğer tarafına da güçlülüğü simgeleyen Roma Kartalı motifi basılmıştır.

3

Bir dip not: Hazır Zeugma Mozaik Müzesi’ni gezmişken, müzenin hemen yanındaki (yaklaşık 100 metre) meşhur Kebapçı (Küşnemeci) Halil Usta’nın yerini de ziyaret etmeyi unutmayın. Mütevazi ama lezzetleri aklınızı başınızdan alacak bir lokanta. Müze gezinizin üzerine keyfinize keyif katacaktır. 

Yazarken yararlandığım Kaynak: www.zeugma.org.tr

Biz Altın Portakal’ın en esaslı “figüranları”ydık!

Esmeray, sahnede “Gel Teskere Gel Teskere” diye seslendiğinde Konyaaltı’nda binlerce insan hep bir ağızdan “Bitsin Bu Hasret” diye bağırmıştık. Babam elime tutuşturduğu turuncu bir Kasımpatı’yı Esmeray’a vermem için beni sahneye göndermişti. Çocuk kalbim hızlı hızlı atarken, sahneye çıkmıştım. Esmeray yanağıma bir öpücük kondurmuştu. (O zaman cep telefonu yoktu, bu yüzden selfie yapamamıştık.)

Bir Barış Manço konseri hatırlıyorum, Konyaaltı Varyantı’ndan sahile insan seli arasında, en az 100 bin kişi hep bir ağızdan “Gül Pembe”yi söylemiştik.

Sahilde çakıltaşlarının üzerine uzanıp yazlık sinemada Kemal Sunal’a katıla katıla güldüğümüz günleri özlüyorum.

portakal22

Atatürk Caddesi’nde Antalya Lisesi’nin önündeki kaldırımların dili olsa da konuşsa… Televizyon ekranlarından gördüğümüz sanatçılarla “çak” yapabilmek, okul defterine bir imza alabilmek için saatlerce kortej geçişini beklerdik.

**

Altın Portakal mevsimi yaklaşınca hep gözümün önüne yaklaşık 40 yıl önceki bu fotoğraflar geliyor.

**

Biz Altın Portakal’ın en esaslı “figüranları”ydık.

Ve Allah biliyor bu durumdan hiç şikayetçi değildik.

**

Günlerdir şehrin dört bir yanındaki billboardları süsleyen festival afişlerindeki “Başrolde Sen Varsın Antalya” başlığını görünce gülümsemem bu yüzden.

**

The End.

Sabah Yürüyüşünde Beydağları’na Gülümseyenler Kulübü

Güne erken başlamayı seviyorum. Kent henüz uykudayken yürüyüşe çıkmayı, taze havayı içime çekmeyi seviyorum. Fırından mahallenin sabah mahmurluğuna karışan taze ekmek ve poğaça kokusunu seviyorum.  Servis beklerken uykulu gözlerle elindeki akıllı telefondan face’e göz atan öğrencileri, mahallenin bekçisi huysuz sokak köpeklerini, üzerine çiğ düşmüş çimen kokusunu, Akdeniz’in falezlere çarpan serinliğini seviyorum.

Aslında her sabah yeni bir hikayenin sayfasını açıyoruz. Her sabah yeni bir hikayeye başlamayı seviyorum.

Sabah yürüyüşlerinde, birlikte yürüdüğüm, selamlaştığım, göz göze geldiğim, ya da gözlerimi kaçırdığım diğer gölge kent sakinleri ile çoğu kez, hiç fark etmeden birbirimizin ayak izlerine basıyoruz. Aynı deniz kokusu içimizde dolaşıp duruyor. Benim soluğum, sizin göğsünüzde, benim heyecanım sizin yüzünüzde, benim yalnızlığım sizin kalabalıklarınıza karışıp gidiyor. Hiç fark etmeden birbirimizin gölgelerini çiğniyoruz.

Son zamanlarda yürürken hayali spor kulüpleri kuruyor, hayali üye kayıtları yapıyorum. “Sabah Yürüyüşünde Beydağları’na Gülümseyenler Kulübü”nü kurdum ilk olarak.

Sonra; “Sabah Yürüyüşünde Mavi Kapak Toplayanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Fırından Sıcak Poğaça Alanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Serviste Okula Giden Öğrencilere El Sallayanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Instagram’a Fotoğraf Yükleyenler Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Çöpçülere Günaydın Diyenler Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Ipod’un Sesini Sonuna Kadar Açanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Kedilerle Konuşanlar Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Çimenlere Uzanıp Mekik Çekenler Kulübü”, “Sabah Yürüyüşünde Adımsayar Kullananlar Kulübü” kuruldu.

Size tavsiyem, zayıflamak, form tutmak, zinde kalmak her ne için spor yapıyorsanız yapın, hemen benim hayali kulüplerimden birine yazılın. Ya da en iyi siz de kendi hayali spor kulübünüzü kurun. Emin olun kendinizi daha iyi hissedeceksiniz.